Kasım 2008

Ö T E S İ

 

10.12.2019 



Gezi

 
Banu Erkmen

İstanbul adaları…


Yaz mevsimi her sene artan sıcaklığı ile İstanbul’un üstüne çökmüşken, herkesin kafasında bir kaçış planı ve hayatında kaçmasını engelleyecek bir çok sebebi vardır. Ama Adalar bu hengâmede arada bir görülen çöldeki vaha gibi; Marmara denizinin sıralı incileridir. Son yıllarda artan ulaşım imkânları ile yeşil ormanları, mesire yerleri ve temiz koyları ile şehrin stresli hayatında yorulmuş insanları için bir enerji noktasıdır.

Artan nüfus ve gitgide incelen dilimlere ayrılan kozmopolitlik pastasında bir zamanlar özellikle ekalliyetlerin yazlığı olarak bilinen Adalar hafta sonları nüfusunu ona katlar. Doğanın kendisine sunduğu imkânların yanı sıra, tarihî ve kültürel olarak da derin bir geçmişe sahiptir. Tarihinde misafirleri için her zaman bir tatil ve neşe kaynağı olmamış, özellikle Doğu oma döneminde zaman zaman tahtından edilmiş imparatorlar, hainlikle suçlanan devlet adamları için birer hapishaneye dönüşmüştür.  Adaların diğer bir adının Prens adaları olmasının sebebi budur.


Adaların yazılı tarihi trajedi dolu hikâyelerle beslenir. Doğu Roma döneminde pek çok kere korsan saldırılara uğramıştır.  İstanbul Adalarının tarihine ait Doğu Roma öncesinden pek az bilgi vardır. Bunlar Thimkus Artemiones gibi antik çağ yazarlarının eserlerinde bulunur. Adaların bilinen tarihi, Doğu Roma ile başlar. Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarının ayrılması ve Hıristiyanlığın giderek yayılması ile Adalara bugün de gittiğinizde izlerine rastlayabileceğiniz pek çok manastır inşa edilir.


Türklerin Adalara gelişi, Doğu Roma İmparatoru Manuel Paleologos dönemine rastlar. 1412’de Musa Çelebi ile imparator Manuel arasında Yassıada yakınlarında yapılan deniz savaşı, Adaları etkiler. İstanbul’un fethinden yaklaşık bir buçuk ay önce, Fatih Sultan Mehmet’in kenti kuşatması sırasında, 17 Nisan 1453’de Baltaoğlu Süleyman Bey, Adaları ele geçirir. Bu tarihten sonra şehirden uzaklaştırılmış ve manastırlarda kapatılmış imparatorluk ailesinin kalan kısmı Ada halkı ile beraber İstanbul’a getirilerek burada yaşamaları sağlanır. Osmanlı devrinde Adalar’a, Akdeniz iklimi altında yaygın bulunan, kızıl toprakların rengiyle ilgili olarak Kızıladalar denildi.  Adalardan Kızıladaların yanı sıra tarih boyunca değişik ilginç isimler ile de bahsedilmiştir.


            Aristo, Adalardan “ Kadıköy’ün Adaları” diye söz etmiş, Thomas Allom, “Ruh Adaları”, ünlü tarihçi Hammer, “Evliya Adaları”, Deiher de benzer bir yaklaşımla “Keşiş Adaları” diye adlandırmıştır. Scarlatos Byzantios, Bahtiyar Adaları, Doğu Romalılar “Papaz Adaları” Grekler de “Devler Adaları” demişlerdir.


Adaların en eski adlarından biri de ‘Cin Adaları”dır. Bazı kaynaklarda coğrafi konumlarından ötürü “Halka Adaları” da denmiştir. Adaların, batılılarca benimsenen ve yaygın olarak bilinen adı “ Prens Adaları”dır. Diğer tarihî bir adı da “Pityusa”dır. Bugün, “Adalar” veya İstanbul Adaları adı kullanılır.


Gustav Schlumberger, Adaların trajik tarihini, doğal güzelliği bakımından eş tuttuğu İtalyan Capri adasının tarihine benzetir.


Reşat Ekrem Koçu’nun Adaların trajik tarihini yorumlayışı ilginç ve çarpıcıdır.


“Adalar, pitoresk bir tabiat yapısı ile zengin tarih hatıralarına sahiptir. Her adımda yirmi asırlık bir tarihin izine rastlanır. Çam ormanlarıyla örtülmüş tepeleri, türlü kır çiçekleriyle bezenmiş vadileri, Marmara dalgalarının çırpındığı kıyıları, bir zamanlar buralarda taç ve tahtından mahrum edilmiş imparatorların işkenceler, mahrumiyetler altında ve korkunç bir sefalet içinde inleyip mahvolduklarına kimseyi inandıramaz.”


            Adalar, Osmanlı imparatorluğu döneminde 19. yüzyıl ortalarına kadar kendi haline terk edilmiş, 1839 Tanzimat fermanı ile yabancılara mülk edinme imkânı tanıyan kanuni düzenleme sonunda hızla gelişme sürecine girmiştir. İlk kez Fransızlar Adaları sayfiye yeri olarak seçmiş, Türklerin yerleşmesi daha sonra gerçekleşmiştir.        


            Şemsettin Sami, 19. asır sonlarının Adalarını şöyle anlatır. “Şehremanetine bağlı bir kazadır. Dokuz adadan oluşur. Büyükada (Bey Adası ), Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedef adalarında yerleşim vardır. Sivriada (Hayırsız ), Yassıada, Tavşan adası ve Kaşık adası ( Pembeada ) oturulmayan, ıssız adalardır. Yalnızca birinde Mısır hidivinin köşkü, Heybeliada’da Bahriye Okulu ile Rum Ticaret Okulu ve papaz okulu vardır.”


BÜYÜKADA


Ortada bir boyun şeklinde Birlik meydanının birbirine bağladığı, İsa ve Kocatepelerinden oluşan iki tepeye sahiptir. Özellikle ortodoks turistler için dinî açıdan önemli tarihî eserlerin olduğu bir ziyaret noktasıdır. Önemli misafirleri arasında sürgünün ilk dört yılını burada geçiren Sovyet devriminin liderlerinden Troçki, Şakir Paşa köşkünde doğup büyüyen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir ve Maden mahallesindeki evinde eserlerini yazan Reşat Nuri Güntekin’i sayabiliriz.


HEYBELİADA


Antik devirde buradaki bakır madenini işleten Dimonisios'un adına atfen Dimonisios ve Rumca bakır anlamına gelen "Halkos"dan bozma olarak Halki diye anılmıştır. Antik dönemde işletilen bakır madeni şu anki Çam limanında idi. Ada maden yönünden bakır kadar demir cevherine de sahipti. Türkler ise şekil itibariyle heybeyi andırdığı için Heybeliada adını kullanmışlardır. Güzel bir koyda bulunan Çam limanı ile Bahriye limanı bunların en önemlileridir.


Adanın önemli yapıları, Bahriye okulu Türkiye’nin ilk sanatoryumu olan Heybeliada sanatoryumu (kuruluşu 1924), Heybeliada’nın ünlü sakinlerinden olan Hüseyin Rahmi Gürpınar lisesi, Abbas Halim Paşa köşkü, diğer dinî yapılar ve resmi binalardır. Büyük edebiyatçımız Ahmet Rasim’in de burada bir evi bulunmaktadır. Herkesin bildiği “ biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” şarkısını da yeğeni Yesari Asım Arsoy yazmıştır.


BURGAZ ADASI


Çamları ve altında zarif mimarileri ile uzanan köşkleri ile bugün de İstanbul’un zengin kesiminin yazlık yeridir. Sait Faik Abasıyanık’ın oturduğu ev bugün müze olarak düzenlenmiş ve ziyaretlere açıktır.


KINALIADA


Topraklarının kırmızıya dönen rengi sebebiyle Kınalı ismini almıştır. Diğer adalardan farklı olarak apartmanlaşma görülür. Kayalık bir yapısı vardır.


Mimarisi, zerafeti ve zenginlikleri ile ünlü köşklerinin arasında, çam ağaçlarının altında yapılan fayton gezileri belleğinize güzel anılar ve tarih dolu bir gezi sunacaktır.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 5176 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002