Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Türkiye toz duman


Bugüne değin hükümet darbesi deyince akla askerlerin yaptığı darbeler gelirdi. Şimdi yapılan ise hükümetin darbesidir, bir nevi hükümet terörüdür, sivil darbedir, sindirme, göz dağı, baskıdır, “sen yaparsan ben de yaparım” mantığıyla gitmedir, hesaplaşmadır, intikam almadır. Ancak bu tür davranışlarda bulunmak, kişileri de, kurumları da, ülkeyi de olumlu bir noktaya götürmez.

22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye gerginlik ve belirsizliklerle dolu bir yola girdi. Aslında bu yol 22 Temmuz 2008’den önce Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adayı gösterilmesiyle başlamıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde yüzde 99.99 oranındaki ezici çoğunluk, Tayyip Erdoğan’ın fırsatı değerlendirip cumhurbaşkanı adayı olacağını söylüyordu (Bu olgu insanımızın ne kadar fırsatçı olduğunu da gösteriyor). Bizim içinde bulunduğumuz yüzde 00.01 azınlık ise Erdoğan’ın aday olmayacağı fikrindeydi (Yakın çevremizle iddiaya dahi girmiştik).
Erdoğan’ın aday olmayacağı hakkındaki görüşümüzde başlıca iki noktaya istinat ediyorduk. Birincisi hanımının başının örtülü olması, ikincisi Erdoğan cumhurbaşkanı olduğu takdirde partisinin biteceği ihtimali idi. Zira Erdoğan beğenin beğenmeyin, karizması olan bir liderdi. Cumhurbaşkanı olduğu takdirde partisi, Özal’ın Anavatan Partisinin durumuna düşecekti. Gerçi Abdullah Gül ikinci adam olarak yerini doldurmaya çalışacaktı, ama bu yetmeyebilirdi. “Erdoğan parti başkanı kalırsa Gül ne olacak?” diye de sual etmiştik. O zaman Abdullah Gül’e cumhurbaşkanlığı verilebilirdi ama birinci gerekçemizi göz önüne aldığımızda Gül de aday olmamalıydı. O takdirde “Erdoğan’ın genel başkanlık döneminin bitmesi gerekecek” diye düşünmüştük. Netice olarak Erdoğan’ın aday olmayacağı tahminimiz tutmuş, lakin aday olmayacağına dair birinci gerekçemizde yanılmıştık.
Biz AKP’nin devletin ve kamu oyunun baş örtüsü hassasiyetini nazara alacağını farz etmiştik. Baş örtüsünün şekilsel bir mesele olmasına rağmen Türkiye’de ne kadar önemli olduğunu biliyorduk. Nitekim olaylar görüşlerimizi doğrular biçimde gelişti.
Gül aday gösterilince CHP Anayasa Mahkemesine meclis toplanma yeter sayısı hakkında başvuruda bulundu. Akabinde 27 Nisan 2007 e-muhtırası geldi. Anayasa Mahkemesi CHP’nin talebini olumlu buldu. Bu aslında hukuki değildi ama Türkiye’de tansiyonu düşürdüğü de bir gerçekti. Bunun üzerine seçim kararı alındı.
Seçimden sonra MHP’nin meclise girmesiyle Gül seçildi. MHP meclise girmeseydi daha büyük kırizler gelebilirdi.

AKP’nin seçim sonrası yanlışları
AKP’nin cumhurbaşkanı adayıyla başlayan yanlışı, seçimden sonra dizi yanlışlara dönüştü. Önce anayasa tartışmaları başlatıldı. Sonra Ergenekon davası senaryosu yazıldı. Sonra baş örtüsü için anayasa değişikliğine gidildi. Sonra Ergenekon’da yeni tutuklamalar yapıldı. Sonra olaylar birbirini takip etti. Sonra Martta AKP’ye kapatma davası açıldı. Sonra 15 Mayıs 2008’de Anayasa Mahkemesi başkan vekili takip edildi. Sonra 21 Mayısta Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi geldi. Sonra Danıştay bildirisi geldi. Sonra 1 Temmuz 2008’de yeni Ergenekon dalgası geldi. Ve Türkiye toz dumana büründü.
Fakat AKP’nin en büyük yanlışı “yüksek oy aldım, millet bana yetki verdi, istediğimi yaparım” zihniyetine sahip olmasıdır.
Demokrasi adı üzerinde “demos”un, “cumhur”un rejimidir. Ancak hiç bir “demos” yüzde 100 aynı fikirde değildir ve olmamalıdır. Olursa toplum durgunluğa girer, geri kalır. Ayrıca “demos” her zaman en iyiyi, en doğruyu düşünmez, düşünemez (Baş örtüsü meselesine menfi bakışlarda ve ona müsbet bakıp kanun değiştirerek çözme denemesinde bulunanların şahsında sadece “demos”un değil, hükümeti idare edenlerin ve entelektüellerin dahi nasıl yanlış düşündüklerini ve yaptıklarını görmedik mi?). Ayrıca demokrasiler azınlıklara saygı gösterme, azınlıkları koruma rejimleridir. Bu etnik azınlıklar için de böyledir, fikri (ideolojik) azınlıklar için de böyledir. Zira toplumlar fikir farklılıklarıyla gelişir, ilerler ve zenginleşir.
Dolayısıyla “yüzde 47 oy aldım her şeyi yaparım” zihniyeti katiyetle yanlıştır.

Yeni Ergenekon dalgası
1 Temmuz 2008’de Ergenekon davasıyla ilgili denilerek bazı isimlerin göz altına alınması Türkiye’yi iyice gerdi. Gerilimin esas sebebi göz altına alınanların konumları değil, suçlulukları hususunda kamu oyunun ikna edilememesi, suçlu olduklarına dair inandırıcı delillerin bulunamamasıdır. Göz altıların kapatma davasının Anayasa Mahkemesinde görülme gününe denk getirilmesi de tesadüf değildir. Adeta bir güç gösterisi yapılmıştır.
Bugüne değin hükümet darbesi deyince akla askerlerin yaptığı darbeler gelirdi. Şimdi yapılan ise hükümetin darbesidir, bir nevi hükümet terörüdür, sivil darbedir, sindirme, göz dağı, baskıdır, “sen yaparsan ben de yaparım” mantığıyla gitmedir, hesaplaşmadır, intikam almadır. Ancak bu tür davranışlarda bulunmak, kişileri de, kurumları da, ülkeyi de olumlu bir noktaya götürmez.
Demokratik denilen memlekette millet birbiriyle konuşmaya korkuyor, adeta bir terör havası estiriliyor, memleket neredeyse korku imparatorluğuna dönüşmüş. George Orwell (1903-1950)’in 1984 romanında totaliter ülkeleri hicvetmek için yazdığı Big Brother, AKP sayesinde demokratik bir ülkede, Türkiye’de gerçek olmuş. Öyle bir hükümet ki, Anayasa Mahkemesinin başkan vekilini takip ediyor. Tam polis rejimlerine yakışır bir tutum. Takip edilmesi gerekirse devlet takip eder, hükümet değil. İktidar partisinin mebusu muhalefet partisini Sosyalist Enternasyonale şikâyet ediyor.
Daha önce yazdığımız bir yazıda Ergenekon davasının sağlam temellere dayanmadığını, TRT’deki “birbiriyle alakasız üç kelime arasında ilinti kurma” puroğramını hatırlattığını, hâlâ bir iddianamesinin yazılamadığını, operasyonun adına Türk tarihiyle ilgili manidar bir ismin verilmesinin uygun olmadığını belirtmiştik (Tayyip Bey Türk demeyi Araplarla görüşmeler yaptıktan sonra öğrendi. Çünkü Araplar, Arap demeyi İslam’a aykırı saymadıkları için milletlerinin adını rahatlıkla telaffuz ederler. Tayyip Bey ise ilk zamanlarda Türk kelimesini telaffuz etmek istemiyor, mecburen Türk’e benzer bir şey söylemeye çalışıyordu).
Gözaltına alınanların içinde Sinan Aygün de var. Sinan Aygün başbakanlık yapacak bir değerimizdir. Ekibi, bilgisi, fikri olan, becerikli, memleket meselelerini iyi bilen biridir. Her hangi bir örgütle alakası olacak son kişidir (Hapisten çıktıktan sonra siyasete atılması bakımından iyi oldu).

AKP bile bile bu işleri niçin yapıyor?
AKP iktidardan öte muktedir olmak istiyor. Hükümetlikten öte devlet olmak istiyor. Halbuki hükümet devletin bizatihi kendisi değil, sadece bir organıdır. Önemli bir organıdır. Herkes bilir ki demokrasiler üç kuvvet üzerine kuruludur. Yasama, yürütme, yargı. Bu duruma kuvvetler ayrılığı denir. Bu Monteskiyö (1689-1755)’nun Kanunların Ruhu Üzerine eserinden beri bilinen demokrasinin mühim bir kuralıdır. Böyle bir kural konulmasının sebebi, partilerin diktatörlüğe kaymasını önlemek içindir. Dolayısıyla kuvvetlerin zaman zaman yekdiğeriyle çatışması normaldir. Normal olmayan bile bile lades tarzında uygulamalara gidilmesidir. Eğer İttihat ve Terakki’nin bir Anayasa Mahkemesi olsaydı, İkinci Meşrutiyet İttihat ve Terakki diktatörlüğüne dönüşmezdi. Şayet Menderes’in bir Anayasa Mahkemesi olsaydı, Menderes “halktan yetki aldım, her şeyi yaparım” diyemez, tırajik sonunu hazırlamazdı.
Şu anda yasama ve yürütme AKP’nin elindedir. Sadece yargı kontrolü dışındadır. Yargı da ele geçirilirse parti diktatörlüğü tamam olacaktır. Ancak yargı bağımsızdır. Bağımsız olmalıdır. Hükümet Yargıtay bildirisini kınıyor, ancak kendisi aynı yanlışı hem de pek çok kez yapıyor. Son gözaltılar için “savcı emretti, emniyet aldı” diyor. Aynı şeyi başka davalar için demiyor. Çifte sıtandardı her kesimde görmek mümkün.
Dördüncü kuvvet olarak tarif edilen medya da büyük ölçüde AKP’nin elinde veya kontrolündedir.

AKP ve AB
Dikkat edilirse Ergenekon’da göz altına alınan veya tutuklananların hepsi AB’ye ve AKP’ye karşı duran isimlerden oluşmaktadır. Ve Lagendjik operasyondan hemen sonra aceleyle verdiği beyanatta “büyük mutluluk duyduğunu”, “büyük balığa ulaşmak için devam edilmesi” gerektiğini söylemiştir (Lagendjik muhtemelen söylediğinden pişman olacaktır). Bu da AKP’nin AB’yle olan göbek bağını ve varlıklarını birbirlerine borçlu olduklarını gösteren işaretlerden biridir. AKP’nin var oluşu, AB politikasına ve AB’ye taviz vermeye bağlıydı. AB politikası olmasaydı, AKP bu kadar rahat hareket edemezdi, bu kadar rahat kalamazdı, kapatma davası 5-6 sene önce açılırdı.
Aynı şekilde AKP olmasaydı, AB Türkiye’den bu kadar taviz kopartamazdı. Kısaca ikisi de birbirinden daha iyi partneri bulamazdı. AKP seçimden sonra aldığı oyla kendine fazla güvendi, AB politikasını dahi tavsattı, gerilimi tırmandırdı, ardından kapatma davası geldi.

İki büyük devlet yanlışı: Baş örtüsü yasağı ve AB politikası
40 yıldan beri süregelen baş örtüsü meselesinin Türkiye’yi getirdiği nokta esefle söyleyelim ki, tırajiktir, vahimdir. Bir taraf kıçını açsın gezsin, diğer tarafın giyimine müdahale et (Zorla insanın ağzını bozduruyorlar). Kemal Güriz, Erdoğan Teziç, Ahmet Necdet Sezer politikalarıyla gelinen nokta budur (Sanki kanunları her yerde uyguluyorlarmış gibi baş örtüsünü titizlikle uyguladılar). 100 yıl sonraki tarihçiler böyle ufak bir etkenin böyle büyük bir hastalık oluşturduğuna şaşacak, hayret edecek, belki inanamayacaklar. Ama hakikat budur.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1940’lı yıllardan beri uyguladığı batıcı (batılı değil) politika (1959’dan sonra AB politikası), ironik şekilde kendine dönen bir silah oldu. O AB politikası ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin “en büyük çağdaşlaşma purojesi” idi?!. Talihin garip cilvelerinden biri… Ne umuldu, ne bulundu.
Okumayan, düşünmeyen, televizyon veya televole kültürüyle yetişen toplumların olağan karakteridir bu…

Nasıl çıkarız?
Bu dar boğazdan yine sivil, hukuki, kanuni, demokratik yöntemlerle çıkmalıyız. Herkesin biraz daha dikkatli, sakin, yumuşak olması lazım. Parti kapatılsa da dünyanın sonu değil. Yeni yollar aranır, bulunur. Ama bazı hassasiyetler de dikkate alınmalı. Devleti ele geçirme sevdasından vazgeçilmeli. “Milli irade bende, o halde her şeyi yaparım” zihniyetinden uzak durulmalı (O zaman cumhurbaşkanına gerek yok, meclis başkanı cumhurbaşkanı olarak kabul edilsin). İdarecilerin ve entelektüellerin baş örtüsü meselesini menfi, müsbet yönden değerlendiremedikleri bir memlekette “halk böyle istiyor demek”, kaba popülizmdir.
Artık şu baş örtüsü meselesini de kanunen değil, fiilen halledelim. Kaç kere söyledik: Demokrasiler uzlaşma, anlaşma, sözleşme rejimleridir. Bu arada TÜSİAD’ın teknik olarak iyi hazırlanmış Anayasa Konvansiyonu da güme gitti. Tabii siyasetten ekonomiden anladıkları kadar anlamadıkları için neyi ne zaman getireceklerini bilemiyorlar. Öğrenecekler… Zaten idareciler de devleti doğru dürüst idare edemiyorlar. Tökezleyip duruyorlar… Onlar da öğrenecekler…

Baş örtüsü meselesi ve Anayasa Mahkemesinin kararı
Anayasa Mahkemesi beklendiği gibi 5 Haziran 2008 tarihli oturumunda üniversitelerde baş örtüsünü serbest bırakan anayasa değişikliğini iptal etti.
Bildiğimiz gibi baş örtüsü meselesi 1968’den, bilhassa 1980’den beri Türkiye’nin gündemini işgal etmektedir.
Mesele serbestlik veren kanunlarla çözülememiş, işin garip tarafı yasaklayan kanunlarla da çözülememiştir. Ve bu kısır döngü 40 yıldır Türkiye’nin gündemini meşgul etmekte emek, zaman, enerji israfına; siyasi, idari, iktisadi buhranlara sebep olmaktadır.
2002 yılının Aralık ayında Ufuk Ötesi’nde yayımladığımız "Bırakalım millet istediği gibi soyunsun, bırakalım millet istediği gibi giyinsin" başlıklı yazımızda meseleyi sosyolojik, pisikolojik, hukuki ve tatbiki yönden incelemiş, makul bir hal yolu olarak şöyle yazmıştık:
“Bu vaziyette hiç bir şekilde kanuni bir düzenlemeye gitmemek lazımdır. Zira anayasa değiştirilse bile, mesele hukuki pilanda yine halledilemeyecek, aksine çıkacak kırizler ülkemize maddi ve manevi açıdan pahalıya mal olacaktır. Öyleyse böyle bir yola hiç tevessül etmemek, hatta lafını bile etmemek lazımdır.”
(…) “Bizce yapılacak şey, baş örtüsünün üniversitelerde fiilen ve tamamen serbest bırakılmasıdır, yani yasağın pıratikte uygulanmamasıdır.”
(…) “Bu çözüm şeklinde kanun mevcut olacağı için her hangi bir tehlike vukuunda hemen harekete geçilebilecektir.”
Bu kadar makul hal çareleri gösterdiğimiz halde bizi idare eden (!) büyüklerimizin (!) hiç biri bu akılane yolları tatbik edip Türkiye’yi rahatlatmadı, kaş yapayım darken göz çıkarttı ve durum böyle vahim bir noktaya geldi.
Baş örtüsüyle ilgili kâhinane tesbitler yaptığımız bu yazımız, baş örtüsü meselesi durdukça geçerliğini sürdürecek, kılasik bir yazıdır. Aslında gündem yoğun olmasaydı, o yazımızı aynen yayımlamak çok münasip olurdu. Zira bundan altı sene evvel Türkiye Cumhuriyeti devletini idare eden bütün başkanlardan (cumhurbaşkanından daire başkanına kadar her başkan dahildir, tek tek saymak icap etmez) ne denli doğru, ne denli isabetli düşündüğümüzü, ne denli ileri görüşlü olduğumuzu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda 2008 Şubatında baş örtüsünü serbest bırakan anayasa değişikliğine oy veren 411 vekilden ne kadar doğru, isabetli, ileri görüşlü olduğumuzu da kanıtlamaktadır. Bu değişikliği yapan ve yaptıranların içinde eski yeni başbakanlar, eski yeni başbakan yardımcıları, eski yeni bakanlar, eski yeni mebuslar vardı. Şayet bu kişiler bizim yazımızı okusa idiler, böyle bir değişikliği düşünmez, destek olmaz, oy vermezlerdi. Fakat doğrusu okumalarını beklemiyorduk. Okusalardı memleket zaten böyle olmazdı.
23 Şubat 2008’de Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren anayasa değişikliği için de Ufuk Ötesi’nin Mart 2008 tarihli sayısında şöyle yazmıştık:
”Zaten yapılan anayasa değişikliği de büyük ihtimalle Anayasa Mahkemesinden dönecektir. Bize göre anayasa değişikliğine de gerek yoktu. Daha önceki bir yazımızda dediğimiz gibi puroblemin hukuki yollarla değil, uygulamanın gevşetilmesi yoluyla çözülmesi daha uygun olurdu. Çünkü yüksek yargı organlarının konu hakkındaki kararları bellidir.”
(…) Netice olarak maalesef baş örtüsü meselesini hâlâ ve yine halledemedik. Görünen o ki, 40 yıldan beri olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da zamanımızı ve enerjimizi yine bu meseleye teksif edeceğiz. En iyi yol hukuki yollar değil, daha önce dediğimiz gibi uygulamayı gevşetmek yoludur. Ortalığı bu kadar karıştırmadan bunu yapmak mümkündü. Sonucu başarısızlıkla biteceği bilinen, görülen bir yola niçin girildi? Anlamak kabil değil.”
Ama biz anlamıştık, anlıyoruz. 411 kişiye de bize basiret kabiliyetimizi göstermek imkânını lütfettikleri için teşekkür ediyoruz. Fazla mütevazi olmak doğru değil...


TRT kanunu ve mahalli dillerde yayın yapılması

TRT kanunu 12 Haziran 2008’de Meclisten geçti, 25 Haziran 2008’de cumhurbaşkanı tarafından onaylandı ve yürürlüğe girdi. Kanunla 24 saat mahalli dil ve lehçelerde yayın yapma imkânı getirildi.
Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de halkımızın bir kısmı farklı dil ve lehçeler konuşur. Bu normaldir. Zira dünyada Almanya gibi otokton (yerli) azınlığı olmayan ülke pek nadirdir. Dolayısıyla azınlık meselesi sadece Türkiye’nin meselesi değil, bir kaç ülke haricinde her ülkenin meselesidir.
Azınlık meselesini dünyada gerek çarlık, gerek komünist dönemde en puroblemsiz çözen ülkelerden biri Rusya’dır. Gerçi Rusya’nın çözümünde ülkenin büyük, azınlık sayısının çok, fakat nüfuslarının az olması rol oynamıştır. Ancak netice budur (Stalin, Lenin’in dikkatini azınlıklar sorunuyla ilgili görüşleriyle çekmişti. Çarlık Rusyasında bu rolü İlminski üstlenmişti).
Rusya’nın muvaffak olmasının sırrı azınlıklara yayın hakkı vermek, fakat bunu demokratik ilkelere bağlamak olarak özetlenebilir. Mesela hemen hemen aynı dili konuşan Tatarlarla Başkurtlar, Başkurtların isteği üzerine yeni bir dil temelinde Tatarlardan ayrılmışlardır. Şayet Türkiye’de farklı dil ve lehçelerde yayın yapılacaksa bu da Rusya’daki gibi demokratik pirensiplere istinat ettirilmelidir.
Bizim genel olarak Kürt ismini verdiğimiz insanlar kendilerine Kürt demez; kendilerini Kurmanç, Sorani, Kelhuri olarak adlandırırlar. Kurmançları Kuzey Kürtleri (Türkiye’de yaşayanlar), Soranileri Orta Kürtler (Irak’ta yaşayanlar), Kelhurileri Güney Kürtleri (İran’da yaşayanlar) olarak tanımlamak mümkündür. Tabii ki konuştukları dillere de Kürtçe değil, Kurmanci (Türkçesi Kurmançça), Sorani (Türkçesi Soranice), Kelhuri (Türkçesi Kelhurice) derler. Bunların içinde en gelişmişi Irak’ta yaşayan Soranilerin dili olan Soranicedir. Bu etnik gurupların dilleri yekdiğerinin anlayamayacağı kadar birbirinden farklıdır. Zazalar ise apayrı bir guruptur.
Yapılacak yayınların amacı halka doğru bilgiler vermektir. Bunun yolu halkın anlayacağı dilde yayın yapmaktan geçer. Amaca ulaşmak için Kurmançların konuştuğu dil temelinde yayın yapılması zaruridir. Yayınlarda başka bir dilin, diyelim Soranicenin temel alınması lüzumsuzdur. Zira Türklere Osmanlıca, Yunanlılara eski Yunanca yayın yapmak gibi suni bir uygulama olur. Bu vetirede Kurmançça yazı dili olarak gelişecek, kendine ayrı bir yol çizecektir. Kurmançça her kavramı karşılayamayacağı için mecburen Türkçeden yararlanacaktır. Hatta halkın anlaması göz önünde bulundurulduğunda birden fazla dilde yayın yapmak dahi gerekebilir.
Bu durumda terimler de önemlidir. Yayın yapılacak dil, demokratik ve halkın anlayacağı pirensiplere dayandırılacağı için Kürtçe değil, Kurmançça adlandırılmalıdır. Hatta daha doğrusu Kürt dediğimiz vatandaşlarımızı kendilerinin adlandırdığı gibi Kurmanç olarak adlandırmaktır.
Günümüzde uydu yayınlarını önlemek mümkün olamamaktadır. Bu bakımdan KKK Komutanı Orgeneral İlker Başbuğun “Bazı yayınlar var. (…). Onların çok büyük etkisi var. Eğer onların etkisini kırarsa elbette yararı olur” beyanı makuldür (5 Haziran 2008). Çünkü bir şey zaten yapılıyorsa onu bizim yapmamız, kozu başkasının elinden almamız daha akılanedir. Nasıl ki nevruz meselesinde öyle olmuştur.
Ancak yukarıda belirttiğimiz fikirler, bilhassa dikkate alınmalıdır.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 2712 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002