Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Türkiye’de din ve laiklik: Bazı kilometre taşları


İkinci Dünya harbini demokrasi cephesinin kazanması ve ABD’nin cihandaki rolünün artması, Türkiye’yi dünya gidişine göre ayarlayan İsmet İnönü’yü, din ve laiklik politikasını gözden geçirmek zorunda bıraktı. Amerikalılar Sovyet, Alman ve İtalyanlara, hatta İngiliz ve Fıransızlara göre çok daha dindardı. Dolayısıyla 1947’den sonra din hususunda İnönü politikalarının değişmesinin esas, birincil muharriki (harekete geçiricisi), ABD’nin dine bakışıdır.

Ağustos 2005 tarihli Ufuk Ötesi’nde Danıştay’ın misyonerliği serbest bırakan kararını incelemiştik. O noktaya gelişte geçtiğimiz bazı kilometre taşlarını belirtmenin faydalı olacağını düşündük ve cumhuriyet devrinde din ve laiklik hakkında öne çıkan bazı icraatları vermeye lüzum gördük. Şöyle ki:
3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat kanunu çıkarıldı ve şeriye vekâleti kaldırıldı. Kanun bir ilahiyat fakültesinin açılmasını hükme bağladı.
3 Şubat 1928’de İstanbul’da ilk Türkçe hutbe okunmaya başlandı.
9 Nisan 1928’de anayasadaki “devletin dini, din-i İslamdır” ibaresi çıkarıldı. Aynı gün mebus ve sair yeminlerden “vallahi” ibaresi kaldırıldı ve yerine “namusum üzerine söz veriyorum” ibaresi kondu.
22 Ocak 1931’de Hafız Yaşar Okur tarafından Yerebatan camisinde ilk defa Kur’an’ın Türkçesi halka tebliğ edildi. Daha sonra İstanbul ve yurt camilerine yayıldı (“Türkçe Kur’an okundu” ifadesi yanlıştır. Kur’an yine Arapça okunmuş, fakat Türkçesi cemaate beyan edilmiştir. Hafız Yaşar Okur’un hatıralarına bakılabilir).
29 Ocak 1932’de ilk Türkçe ezan Fatih camisinde okundu.
1924’te açılan ilahiyat fakültesine 1933’teki üniversite reformu sırasında yer verilmedi.
5 Şubat 1937’de anayasaya laiklik ilkesi kondu.

Atatürk ve din

Atatürk’ün laiklik hususunda hangi icraatları yaptığını listeledik. Ancak bir çoklarının sandığı veya bildiği gibi Atatürk dine lakayt ve karşı değildi. Dini cehlin elinden alıp ehlin eline vermek taraftarıydı. Atatürk’ün dinsiz bir toplum olamayacağını gördüğünü, din ile rejimi telif edecek bir sistem arzuladığını, çevresinin baskısıyla bundan vazgeçmek zorunda kaldığını, “ben Lüter olmayacağım” dediğini daha evvel de belirtmiştik (Ağustos 2005 tarihli yazımız).
1924’te Atatürk’ün davetiyle Riyaset-i Cumhur Fasıl (ince saz) heyetine şef olan ve onun yanında 15 yıl kalan Hafız Yaşar Okur (1885-1966, 1930’da binbaşı rütbesiyle emekli olmuştur), hatıralarında Atatürk’ün dine karşı olduğu iddialarını reddeder. İnce saz heyetinin ramazanda Çankaya’ya giremediğini, kandil gecelerinde saz çalınmadığını, Atatürk’ün Kuran-ı Kerim okutup huşu içinde dinlediğini belirtir (Atatürk’le 15 Yıl - Dinî Hatıralar, İstanbul 1962, 40 s.).
Atatürk’ün şehitlerin ruhu için ramazanda Hacı Bayram ve Zincirlikuyu camilerinde bir ay boyunca hatim indirttiğini, Çanakkale şehitleri için her yıl mevlit okutturduğunu (1932’de mevlit Şehit Mehmet Çavuş anıtı önünde okutturulmuştu), Şükrü Naili Paşanın Edirne’de ölümü üzerine mezarı başında Yasin tilavet ettirdiğini biliyoruz (İlhan Çiloğlu, Asker Yazarlar ve Şairler, İstanbul 2003, 367. s. vd.).
Kolayca anlaşıldığı gibi Atatürk dine saygılıydı, dinsiz bir toplum olmayacağını, olamayacağını, olmaması gerektiğini biliyordu. Devleti laikleştirmiş, lakin toplumu ve insanları bütünüyle, tamamiyle dinsizleştirmeyi düşünmemiştir. O, dini saflaştırmak, hurafelerden arındırmak, asli haline döndürmek istiyordu. Kuran-ı Kerim’i Türkçeye çevirtmek istemesi, mevlit yayınları yaptırması bunu gösterir.
Atatürk devriyle sonraki devirlerin en büyük farkı şudur: Atatürk dini asli haliyle yanına almak istemişti. Sonraki rejimler ise dini tamamen devre dışı tutmuşlar, bu durumda din yer altına inmiş ve kendini savunmaya geçmiş, bilgisiz kişilerin elinde kalmış, din adamları kulaktan dolma bilgilerle yetişmiş, bu da çeşitli mahzurlar doğurmuştur.
Devletin haricinde kültürün, toplumun ve fertlerin dinden tamamiyle arındırılmak istenmesi, İnönü ve ondan sonrakilerin politikasıdır. Dış siyasette batıya yönelme, humanizma ve kültür politikasıyla at başı gider.

1938 sonrası

Atatürk’ün ölümünden sonra laiklik ilkesi çok sert ve aşırı şekilde uygulandı. Uygulama 1946 seçimlerine dek sürdü. Bu politikada o zamanki üç kudretli devletin din düşmanı olmasının rolü büyüktü. Sovyetler zaten dini afyon olarak görüyordu. Hitler için dinin hiç bir ehemmiyeti yoktu. Keza Mussolini de öyleydi (Bu devirle ilgili Kemal Karpat ve Orhan Türkdoğan’ın görüşlerini vermiştik).

1945’ten sonraki durum

İkinci Dünya harbini demokrasi cephesinin kazanması ve ABD’nin cihandaki rolünün artması, Türkiye’yi dünya gidişine göre ayarlayan İsmet İnönü’yü, din ve laiklik politikasını gözden geçirmek zorunda bıraktı. Amerikalılar Sovyet, Alman ve İtalyanlara, hatta İngiliz ve Fıransızlara göre çok daha dindardı. Dolayısıyla 1947’den sonra din hususunda İnönü politikalarının değişmesinin esas, birincil muharriki (harekete geçiricisi), ABD’nin dine bakışıdır.
İkinci muharrik DP idi. Bütün muhalefet partileri gibi DP de halkın dinî inanışlarını okşuyordu. Ancak DP’nin kurulmasına, yani demokrasiye geçişe BM’ye kurucu üye olabilmek için demokrasi şartı konulmasından dolayı izin verilmişti. Yani ikinci muharrik de dışarıyla ilgilidir.
İnönü devrinin böyle bir tutuma geçmesinde üçüncü önemli muharrik, yine ABD ve batılılar tarafından empoze edilmişti. Bununla amaçlanan komünizme karşı dinle set çekmekti. Bu set daha sonra siyasi edebiyatta “yeşil kuşak” olarak adlandırılmıştı. Çünkü o yıllarda Türkiye’de uygulanan kültür politikası tamamen materyalistti. Bu politika sürdürüldüğü takdirde komünizm kolayca yeşerecekti. Sovyetlerin 1947’de Kars, Ardahan’ı istemesi ve Boğazlarda üs talep etmesi, Türkiye’de komünizme ve yayıcısı Sovyetlere karşı marazi bir korkuya, fobiye yol açmıştı.
Bunların hepsi milletin istediği şeylerdi. Ancak hiç biri demokratik kaygılarla, millet istediği için yapılmamıştı. Çünkü o zamanlar devletin millete ve değerlerine önem verdiği pek görülmemiştir.

CHP’nin yaptığı değişiklikler

Bahsettiğimiz muharrikler hemen tesirini gösterdi. Ünlü Hasan Ali Yücel (1897-1961) dahi devreden çıkarıldı ve gözden düştü. İnönü kılasiklerin başındaki ön sözünü kaldırdı. Ancak kılasiklerin yayınında bir aksama olmadı.
İnönü devrinin dinî husustaki ilk kararı, devletle partinin ayrılmazlığı fikrini savunan totaliter görüşlere sahip Recep Peker (1888-1950)’in başbakan olduğu dönemde, 27 Ocak 1947’de okul haricinde din eğitimi yapılmasına izin verilmesidir. Daha önce böyle bir eylem hapis cezası gerektirirdi
25 Mayıs 1948’te CHP meclis gurubunda ilahiyat fakültesi kurulması kabul edildi. 1 Kasım 1948’te MEB, 15 Şubat 1949’dan itibaren okullarda isteyenlerin din dersini takip edebilecekleri kararını aldı. İki karar da Hasan Saka (1886-1960)’nın başbakan olduğu 10 Eylül 1947-9 Ocak 1949 arasında çıkarılmıştı.
16 Ocak 1949 - 22 Mayıs 1950 arasında başbakan olan İttihat ve Terakki’nin “İslamcı kanadından” Şemseddin Günaltay (1883-1961) devrinde ise şu gelişmeler yaşandı:
1 Şubat 1949’da MEB 70-5426 sayılı tamimle, 15 Şubattan başlayarak ilk okullarda “ihtiyari” (isteğe bağlı) din derslerinin okutulması kararını teşkilatına bildirdi.
10 Haziran 1949’da tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanuna bir madde eklendi.
13 Haziran 1949’da Osmanlı hanedanına ait kadınların Türkiye’ye dönmesine müsaade edildi.
1 Mart 1950’de Türk büyüklerine ait olan ya da sanat değeri bulunan türbelerin MEB tarafından hizmete açılabileceğine dair kanun kabul edildi.
1949-50 ders yılında 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat kanununun 4. maddesine uyularak imam hatip okulları açıldı (Sami N. Özerdim, “Atatürk Devrimi Kronolojisi, İstanbul 1966). Yine 1949’da Ankara üniversitesine bağlı olarak ilahiyat fakültesi kuruldu.
Şemseddin Günaltay 1950 başlarında mecliste şöyle diyordu: “İşte ilk okullara din dersi koyan bir hükümetin başkanıyım. İmam hatip liseleri açan, dini ihya eden bir hükümetin başkanıyım.” (Mahmut Makal, Çağdaş Türk Dili, Şubat 1993, 60. sayı, 8. s.).
Görüldüğü gibi 1947-50 arasındaki İnönü döneminde 8 karar alındı ki bunların her biri o devir için fevkalade ehemmiyeti haizdi.

DP (1950-1960) döneminde durum

Batı ve ABD ile ilişkilerin gelişmesi ve bazı üyelerinin köy çıkışlı olması DP’nin din politikasına yansımıştı.
İlk iş, ezanın 16 Haziran 1950’de tekrar Arapçaya çevrilmesi oldu. 1951’de İslam enstitüleri açıldı. (Sami N. Özerdim, “Atatürk Devrimi Kronolojisi”, İstanbul 1966).
4 Kasım 1951 gün ve 3-12018 sayılı bakanlar kurulu kararıyla din dersleri ilk okullarda müfredat puroğramına alındı, Şubat 1953’te toplanan 5. Maarif şurasında din derslerinin sınıf geçmeyi etkilemesi kararlaştırıldı.
13 Ağustos 1956’da, bakanlar kurulu 4-7805 sayılı kararla orta okullarda da ihtiyari din dersi okunabilmesine müsaade etti. (Büyük Larus’un yazdığı “din dersleri zorunlu hale getirildi” ifadesi sadece ilk okullar için doğrudur (19. c., 11844. s.).
Görüldüğü gibi DP, dini serbestleştirme mevzusunda fazla bir şey yapmamıştır. Topu topu 5 karar almıştır.
Bahsettiğimiz üzere dini serbestleştiren kararların çoğu dış mihrakların etkisiyle de olsa CHP zamanında alınmıştı. Lakin CHP dini serbestleştirmesine rağmen, halk CHP’nin her türlü baskısından bıkmıştı, yılmıştı. DP’nin din politikasında samimilik ikinci pilanda olmasına rağmen halk DP’ye itibar etmiştir. Çünkü yeni ve vaadkârdı. Esas mesele ise oy kaygısıydı. Yani din ile yapılan işlerin çoğu samimiyetten, dindarlıktan değildi. Eğer öyle olsaydı, DP iktidarında kültür politikasının değiştirilmesi, dış politikada Üçüncü Dünya ve İslam ülkeleriyle köprülerin atılmaması, İstanbul’da onlarca caminin ve sivil mimarinin yok edilmemesi gerekirdi. Türkiye’nin batıya altın tepside teslim edilmesi, askerî sanayisinin yok edilmesi, dolayısıyla bağımsızlığını kaybettiği devir de DP devridir. Orhan Koloğlu’nun deyimiyle Menderes hükümetleri “aşırı Natocu” idi (“Osmanlıdan cumhuriyet yıllarına Suriye ilişkileri”, Popüler Tarih, Ocak 2004, 41. sayı, 63. s.).
Türkiye’nin ABD’ye ve Avrupa’ya bağlandığı, bağımsızlığını kaybettiği yıllar da DP’nin iktidarda olduğu yıllardır. Varlık dergisi, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden hemen sonra şöyle yazmıştı:
“Bir zamanlar yabancı memleketlerde Türküz diye göğsümüzü kabartarak gezerken Menderes devrinde yabancı ülkelerde adeta Türk olduğumuzu saklamak ihtiyacını duyacak hale gelmiştik. İş icabı baş vurduğumuz yabancı şirketler yüzümüze karşı ‘siz de bir devlet mi sayıyorsunuz kendinizi’ diye hakaret etmekten çekinmiyorlardı, üstelik haklıydılar. Resmen hükümetçe verilen sözler yerine getirilmiyor, devlet bir dolandırıcı mevkiine düşürülüyordu.” (Varlık, 15 Haziran 1960, 528. sayı, 2. s.).
Bugüne değin DP’nin hep olumlu yanları öne çıkarılmıştır. Halbuki şu andaki puroblemlerimizin büyük kısmının kaynağı DP iktidarıdır. Meselelere bakarken objektif olmalıyız. Ufuk Ötesi, Türkiye sağında ilk defa olmak üzere DP ve Menderes tabusunu kırmıştır.

1965-1991 arasında durum

1965’te iktidara gelen AP, 1939’da kararlaştırılan ve 1941’de fiiliyata geçirilen kültür politikasını değiştirdi. Eğitimde ilk defa olmak üzere dinî ve milli değerlere önem verildi. 1000 Temel Eser yayımlanmaya başlandı. Erbakan’ın dahi parti kurmasına izin verildi. Dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “normal okullardan yetişenlere memleket teslim edilmez. Biz imam hatip okullarını onlara alternatif olarak görüyoruz. Memleketi onlara teslim edeceğiz” dediği yazılır (Mahmut Makal, Çağdaş Türk Dili, Şubat 1993, 60. sayı, 13. s.).
1970’li yıllar anarşi içinde geçse de sağcı partilerin dinî ve milli değerlere verdiği önem sürdü. “Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti” MHP’nin şiarı oldu.
1980’deki 12 Eylül ihtilalinden sonra dinî ve milli değerlere verilen önem devam etti. Özal da aynı temayülü sürdürdü.
Bütün bunların sebebi komünizme geçit vermemek için dini bir set olarak kullanma siyasetiydi. İçeriyi belirleyen büyük ölçüde yine dışarısıydı.


Dünyanın en önemli tarihlerinden biri ve 1991-2008 dönemi

1991’in 8 Aralığında Sovyetler dağılınca dünya yeni bir çehreye büründü. Guloballeşme adı verilen ve hep büyük ülkelerin menfaatine işleyen nalıncı keseri siyaseti başladı.
1990’da Türkiye’de özel televizyonların yayınına izin verilmesi, çok önemli bir olaydı. Özel televizyonların pireyi deve yapma yöntemini kullanması, bazı çevrelerin “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor” şeklinde düşünmesine yol açtı.
1939’da başlayan, 27 Mayıs 1960’dan sonra yavaşlayan, buna rağmen 1969’a kadar gelen Yunancı-Latinci kültür politikasının mayası tutmuştu. Gayri milli ve dinî değerlerden yoksun olması bir yana, dine karşı olan ne kadar yazar, çizer ve sair varsa, özel televizyonlara çöreklenip milliyet ve din karşıtı puropagandaya; patrik, Hırant ve haç muhabbetine başladı.
Demek ki Türkiye’de dinin, dinî ve milli kültürün devlet nezdinde en revaçta olduğu yıllar 1965-1991, daha doğrusu 1969-1991 arasıdır. Sovyetlerin yıkılışından sonra dine biçilen rol ve duyulan ihtiyaç da bitmiştir. Artık dine de, milliliğe de gerek yoktur.

Tanrı (Allah)’ya dair

Elhamdülillah müslümanız. Şüphesiz ki tek bir Allah’a inanıyoruz. Ancak bizim Tanrı’ya inancımız sadece aktarılan, geleneksel müslümanlıktan değil, akılladır. İnsanın vücuduna giren yiyeceği binlerce kimya fabrikasında işleyip gılikoza, kalsiyuma, karbonhidrata çeviren mekanizmayı kuran vücut mudur, insan mıdır, tabiat mıdır? Kış uykusuna yatan ayının idrarındaki üreyi purotein ve dolayısıyla kalori haline çeviren ayının kendisi midir, insan mıdır, tabiat mıdır? Güneş sistemindeki gezegenleri güneşin çekim kuvvetiyle bir arada nizam intizam içinde tutan, kendi etrafında ve güneşin etrafında döndüren güneş midir, insan mıdır, uzay mıdır?
Kâinatın, kâinattaki bütün hayvanların, bitkilerin ve maddelerin bu kadar düzen içinde olması, inorganik veya akılsız varlıkların eseri olabilir mi?
Ayınştayn (1879-1955), “Tanrı (Allah)’nın bu alemde zarlarla oynadığına inanmayı reddederim” dememiş midir?
Dostoyevski (1821-1881)’nin Kant (1724-1804)’ın kıyasına dayanarak ürettiği formül çok akılanedir. “Tanrı yoksa her şeye cevaz vardır. Oysa ki her şeye cevaz yoktur. Şu halde Tanrı vardır.” (Dostoyevski, haz. İhsan Akay, İstanbul 1959, 39. s.).
Tito (1892-1980) dahi hayatının son yıllarında insanın bir madde gibi yok olup gitmesinin ne kadar anlamsız olduğunu, kâinatın bir yaratıcısının ve hesap gününün olduğunu söylemedi mi?
Allah’ın varlığına inanmak için o kadar sebep var ki! Romen asıllı Fıransız yazarı Öjen İnesku (1912-1994) şöyle der: “Kötülük varsa Allah vardır.” Hakikaten İnesku’nun dediği gibi kötülüğün olması da Allah’ın varlığını gösteren olgulardan birisidir. Zira cinayet işleyenlerin, savaş çıkaranların, katliam yapanların, kötülerin bir cezası olmayacaksa, yaptıkları fena şeyler yanlarına kâr kalacaksa, bunlar cezalarını çekmeyecekse, iyilerin suçu nedir veya iyiler neden iyi olma gereğini duymalıdır?
Dünyanın yaradılışı ve insanın dünyaya niçin geldiği puroblematiği ilk insanla beraber günümüze kadar taşınmıştır. İnsan biraz düşününce her şeyin bitimli olduğunu, bitimli olan her şeye erişse bile tatmin olmadığını anlıyor ve “niçin dünyaya geldim, hayatın manası nedir?” sorunsalı zihnini meşgul ediyor. Ve insan dünyaya sadece yemek içmek veya zevk için gelinemeyeceğini görüyor?
Fuzuli (1494?-1556)’nin “sadece yemek ve içmek midir isteğin, eğer öyle ise mabedin mutfak olur, sabah akşam tuvalet olur ziyaretgâhın” mealindeki kıtası hayatın manasını pek güzel izah eder. Bir düşünür de şöyle der: “Mutluyum, çünkü Tanrı’ya inanıyorum.”
NOT : Tanrı kelimesi MÖ 209 yılında Çin kaynaklarınca kayda alınmıştır. Allah kelimesinin Türkçedeki tam karşılığıdır. Tanrı misafiri, Tanrı evi (cami) deyimlerinde ve Tanrıverdi insan isminde bunu görürüz. Yalnız yaklaşık bir asırdan beri mitolojideki ilahlar karşılığında kullanıldığı için manası sulandırılmıştır. Kullanılışına göre manasını anlamak kolaydır. Tabii ki biz Tanrı’yı asli manasında kullandık.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 6107 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002