Kasım 2008

Ö T E S İ

 

06.12.2019 



Seyran

 
Hayri Ataş

Bir ağabey, bir dost, bir öğretmen: Şerafettin Aybars


Okulda âdetti, her yıl okullar başladıktan sonra kurs açılırdı. Bu kurslar öğrencilere yararlı bir şeydi, fakat daha çok bir ekmek kapısıydı. Birinci sınıf öğrencileri bile kursa alınırdı. Bizimki bu tür şeylere karşı olduğu için ücretli kurs açmamış, boş vakitlerinde öğrencilerine yardımcı olmuştu. Bu yüzden de “kıl” bir tip olarak kalmıştı.

Çocuklar hayıflanmaya başlamıştı:
—Tüh be, zil çaldı, eve mi gideceğiz?
Öğrencileriyle olan iletişimi harikaydı. Onlara kızar, bazen sesini yükseltirdi de, ancak öğrencileri onun samimiyetine, sevgisine gönülden inanırdı. Bu yüzden de onun sözlerine alınmazlardı. Oysa onlar, tâbir-i câizse, daha bacak kadar veletlerdi. Fakat bu “veletler”in bazıları öğretmenleriyle kalmayı eve gitmeye tercih ediyorlardı. Çünkü öğretmenleri onları birer küçük hanımefendi ve beyefendi olarak değerlendiriyor, sorumluluklar veriyor, şahsiyet kazandırmaya çalışıyordu. Haliyle de çocuklar kendilerine değer verilip dikkate alındıkları, kısacası “adam yerine konuldukları” bu yerdeki mutluluklarını yukarıdaki hayıflanmayla dile getiriyorlardı. Hâlbuki bu sınıf, okula kaydını geç yaptıran, nakil gelen, yaramazlık ve huysuzluk yaptığı için diğer öğretmenler tarafından bu sınıfa gönderilen öğrencilerden oluşturulmuş, kısacası ve âmiyane bir tâbirle “derleme toplama ve problemli” bir sınıftı. Zaten kendisi de sınıfı, okullar açıldığı zaman değil, okula tayinin yapıldığı Kasım ayı başında teslim almıştı. Sene ortasına doğru sınıfın mevcudu altmışı geçmişti. Oysa diğer sınıflar 40-45 civarındaydı.
Fakat zaman ilerledikçe öğretmenleri tarafından bir intizama sokulan sınıfta gözle görülür müspet değişmeler de başlamıştı. Çünkü öğretmenleri onlarla çok yakından ilgileniyor, her hangi bir problemleri olduğunda aileleri ile görüşüyor, gerekirse konunun uzmanı olan tanıdıklarına müracaat ediyordu. Zaten kendisi de eğitimle ilgili onlarca kitap okumuş, notlar almış, seminerlere, sempozyumlara katılmıştı. Eğitim-öğretimle ilgili bir etkinlik olduğu zaman kaçırmaz, çevresindekileri haberdar ederdi.
Birinci senenin sonunda hemen bütün öğretmenler şatafatlı okuma bayramları yapmışlar, hediyelere boğulmuşlardı. Bizim hoca ise haylazlıkta, yaramazlıkta ve daha birçok hususta okulda herkesin yaka silktiği bu sınıfta bir iki öğrenci dışında (onların özel durumları vardı) bütün öğrencilerine okuma yazmayı herkesten önce öğretmiş, bunu da sınıfında kendi aralarında kutlamışlardı. Öğrencilerine parasını kendi cebinden ödeyerek yaş seviyelerine uygun çeşitli kitaplar almış, hediye etmişti. Böylece de çocuklar okuma bayramını ruhuna uygun bir şekilde kutlamışlardı.
Okulda âdetti, her yıl okullar başladıktan sonra kurs açılırdı. Bu kurslar öğrencilere yararlı bir şeydi, fakat daha çok bir ekmek kapısıydı. Birinci sınıf öğrencileri bile kursa alınırdı. Bizimki bu tür şeylere karşı olduğu için ücretli kurs açmamış, boş vakitlerinde öğrencilerine yardımcı olmuştu. Bu yüzden de “kıl” bir tip olarak kalmıştı.
*
* *
Kendisiyle 1992 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nda tanışmıştım. O zamanlar ben üniversitede öğrenciydim ve okuldan arta kalan vakitlerimde de Vakfın yurt dışı ve Türk Dünyası ile ilgili işlerini koordine eden hocam Halil Açıkgöz’e yardım ediyordum. Vakıf, o yıl Türk Cumhuriyetlerinde Türkçe eğitim-öğretim faaliyetleri yapmak için izin almış, Millî Eğitim Bakanlığı’na müracaat ederek buralarda görevlendirmek için de öğretmen talebinde bulunmuştu. Bundan haberi olan birçok kişi de Vakfa müracaat etmişti. Bütün bu işleri takip eden Halil hocam hastalanıp şeker komasına girince onun yaptığı bazı işler benim üzerime kalmıştı. İşte öğretmenlerin müracaatlarını takip işi de bunlardan biriydi. Sıcak bir Ağustos günü Vakıf Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan hocam gelip “Oğlum Millî Eğitim Bakanlığı talebimizi kabul etti, müracaat eden öğretmenlere haber verelim de görüşmelere başlayalım.” dedi. Bu işlerin acemisi olan ben, bize müracaat eden öğretmenlerimize telefon yoluyla ulaşmaya çalışıyor, durumu anlatıyordum. Bazen yüzelli ikiyüz telefon görüşmesi yaptığım günler oldu. Görüştüğümüz öğretmenlerimizden bazıları geldiler, işlemlerini yaptık. Neticede bir kısmı Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı, bazıları da üniversite ve dışarıdan olmak üzere öğretmenlerimizi Kazakistan ve Azerbaycan’a uğurlamıştık. İşte bu günlerde izin işlemleri tamamlanan Şerafettin Bey de Vakfa geldi. Evraklarını düzenledik ve gidiş programını belirledik. Şerafettin Bey Vakfın, Tataristan’ın başkenti Kazan’da açılan okulunda görev yapacaktı, ancak oraya Azerbaycan üzerinden gidecekti. O da ikinci kafileyle önce Azerbaycan’a gitti, orada on beş yirmi gün kaldıktan sonra da Tataristan’ın başkenti Kazan’a geçti. Bu sıralardaki tanışıklığımız sadece birer merhabadan ibaretti. Ancak Kazan’dan döndüğü vakit daha fazla sohbet etme imkânı bulmuştuk; böylece de aramızda bir dostluk başlamıştı.
Şerafettin ağabey (bundan sonra hep böyle bahsedeceğim) nevi şahsına münhasır tiplerdendir. Serâzâd bir ruha (belki derviş-meşrep demek daha doğru) sahip ancak sorumluk almaktan çekinmeyen, bunları yerine getirmek için de her türlü fedakârlığı göze alan biridir.
Şerafettin ağabey, 1992-1994 yılları arasında iki yıl çalıştığı Tataristan’da çok sağlam dostluklar kurdu. Yıllardır hayallerini süsleyen bu yerlerde bulunmak onu son derece mutlu etmiş, hizmet edebilmek için de elinden gelen bütün gayreti gösterdi ve imkânlarını sarf etmekten geri durmadı. Orada adeta bir şahıs değil bir kurum gibi faal bir şekilde çalışan Şerafettin ağabey, bunlardan da tek kelimeyle olsun bahsetmekten hep hicap duymuştur. Oysa oradan gelenler Şerafettin ağabeyin kendileri için yaptığı fedakârlıklardan her zaman sitayişle ve minnetle bahsetmişler ve bahsetmektedirler. Halen de Türkiye’den herhangi bir istekleri olduğu zaman veya buraya geldikleri zaman yapılacak her türlü işleri için önce Şerafettin ağabeyi bulurlar. Zira bilirler ki o bu insanları hep bir emanet olarak görmüş ve onların gönüllerinin incinmesine hiç razı olmamıştır.
Şerafettin ağabey oralardan gelen misafirlerini ağırlar, onları memnun bırakır. Sadece onlara karşı değil bütün arkadaşlarına karşı her zaman mahviyetkâr davranmıştır ve davranmaktadır da. Onun bir ağabey, bir dost olarak üzerimde birçok hakkı ve tesiri olduğunu burada ifade etmek benim için bir zevk ve bir borçtur. Hem hayatta hem de mesleğimde kendisinden pek çok istifade ettim.
*
* *
Kazan’da çalıştığı yıl (1993) işlerini bitirince bir trene binerek ta Sibirya’ya kadar seyahat edip ata yurtlarımızı ziyaret eden Şerafettin ağabey, orada da dostluklar kurmuştur. Bütün bu dostlarıyla ilişkilerini ve irtibatını oralardan ayrıldıktan sonra da aynı samimiyetle devam ettirdi ve halen de devam ettirmektedir.
Uzun yıllar, memleketin doğusundan batısına birçok yerinde öğretmenlik yapan Şerafettin ağabeyin işini son derece dikkatli ve severek yaptığına bizzat şahit olduğum gibi etrafındaki kişilerden ve öğrencilerinden de müşahede etmişimdir. Derslerine her zaman hazırlanarak giren ve her zaman öğrencilerine ufuk açıcı çalışmalar yaptıran bir öğretmendir. O öğrencilerini sadece bilgi ile donatmaz bunların uygulamasını da yaptırır. Haylaz, yaramaz, okuyamaz denilen birçok çocuğun onun ellerinde okumayı sevdiğini, aşırılıklarını törpülediğini beraber görev yaptığımız İstanbul’daki öğrencilerinde görünce, bazen, öğretmenlik yaparken aslında ne kadar kara düzen çalıştığımızı da anladım. O bunları yılmadan, bıkmadan usanmadan ancak her zaman itina, anlayış ve sevgiyle yapmıştır. Öğrencilerine, bilhassa kitap okuma alışkanlığı kazandırma, okuduklarını yorumlama ve yazıya dökmeleri hususunda çabaları dikkate değer ve takdire şayandır. Bugün Millî Eğitim Bakanlığı’nın eğitim ve öğretimde uyguladığı şeyleri o yirmi yıldır yapıyordu ve bu yüzden de gerek müfettişler gerekse okul yöneticileri tarafından canı epeyce sıkılıyordu.
2004 yılında emekli olduğunda bir daha Türk Dünyasına gitme kararı aldı. 2004-2005 eğitim-öğretim yılında bir yıl süreyle Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın Tataristan’ın Çallı şehrindeki okulunda öğretmenlik yaptı. On yıl önce gittiği bu yerlerdeki değişikliklerin bir kısmı onu hüzne gark etti. Orada bir yıl boyunca hem eski dostlarıyla tekrar buluştu hem de yeni dostlar edindi. 2005-2007 yıllarında yine aynı vakfın Kırgızistan’daki okulunda görev yapan Şerafettin ağabey burada da gerçekten çok faydalı oldu. Burada bir yıl boyunca Vakfın okulunda dersler verirken bir yandan da çalıştığı yere 40-50 kilometre uzaktaki bir Ahıska köyünde öğretmen olmadığını öğrenince haftada bir gün orada ders vermeye gitmiş, yine cebinden maaşını ödeyerek o köyün okuluna bir de Kırgız öğretmen bularak eğitim-öğretimin devam etmesini sağlamıştır.
Özellikle oradaki öğrencilerin hemen her derdiyle ilgilenen, onlara çözüm arayan Şerafettin ağabeyin bir derviş gibi mütevazı fakat bir akıncı gibi gayretli olduğunu oradan gelen öğrencilerinin ağzından bizzat dinledim. Birçok Tatar, Kırgız ve Türkiyeli öğrencisinin “Biz Şeref Hoca sayesinde okula devam edebildik, yoksa bırakacaktık.” derken bu çocukların samimiyeti gözlerinden okunuyordu. Zaten Türk Dünyasının çeşitli yerlerinden Türkiye’ye okumak için gelen öğrenciler İstanbul’a geldikleri zaman muhakkak Şerafettin ağabeyi bir şekilde bulurlar. Şerafettin ağabey de onlara elinden geldiği kadar yardım eder. Buralardan gelmiş onlarca öğrencinin problemi onun gayretleriyle çözülmüş ve bu çocuklar okullarını bitirebilmişlerdir. O âdeta tek başına bir vakıf insandır. Zaten evi de bir otel gibidir. Selçuk ağabey (Uysal) bazen espri olsun diye: “Şeref Hoca, evin anahtarları bizde, istersek seni eve almayız!” der. Evinin anahtarı kendisi hariç beş altı kişide daha vardır. Zaten misafiri hiç eksik olmaz. Türk dünyasına gidip oralarda çalışan çok sayıda tanıdığım içinde Şerafettin ağabeyin yeri gerçekten çok farklıdır. Zira o, gittiği her yerde gücünün yettiği kadar değil daha fazla çalışmış, oradaki birçok kişiye gerek oralarda gerekse Türkiye’ye geldiklerinde hemen her türlü yardımı bütün imkânlarını zorlayarak yapmıştır. Türkiye’den giden birçok kişi oralara elleri ceplerinde bomboş giderken Şerafettin ağabeyin koli koli kitaplar götürdüğüne ve bunları da kendi imkânlarıyla temin ettiğine ben şahidim. Yine birçok hasta ve yaşlı için istenen ilaçları buradan oraya götürmüş ve hepsinin de masrafını cebinden karşılamıştır. Şerafettin ağabeyin oradan gelirken ihtiyacı olan birçok kişiye kaynak kitapları getirdiğini de ben bilirim. Benim kütüphanemde de bana gerek kendisinin getirdiği, gerekse oradan gelenlerle gönderdiği onlarca kitap ve dergi vardır, ki bunların birçoğu benim kolay kolay temin edemeyeceğim sözlükler ve kaynak eserlerdir.
*
* *
Şerafettin ağabeyin hayatı çoğu zaman sıkıntılar içinde geçmiştir, ancak o bunlardan şikâyet etmez. Bilhassa çiftçilik ve ticaretle uğraştığı zamanlarda uğradığı haksızlıkları ve zararları, tanıdığı insanlarla yaşadıklarını anlatırken bazen bizi kahkahalar boğar. Onun köy hikâyeleri meşhurdur. Ancak bir başka hikâyesinden bahsetmek istiyorum: Yaklaşık on beş yıl önce bir iş için Ankara’ya gidiyor. Gideceği yere ulaşmak için de bir minibüse biniyor. Minibüs o kadar kalabalık ki, hareket etme imkânı yok. Bir ara bir iki kişi iniyor ve minibüsün içi biraz rahatlıyor. İşte bu sırada Şerafettin ağabey cüzdanının olmadığını fark ediyor. Hemen minibüsü durdurup inen adamın peşinden bağırıyor, biraz da koşuyor, ancak yetişemeyeceğini anlayınca kaçarken geriye bakan hırsıza el sallıyor ve gelip minibüse tekrar biniyor.
Şerafettin ağabeyi bir yazının çerçevesinde ve bu kadar kuru bir şekilde anlatmak istemezdim. Zaten onu anlamak için tanımanız lâzımdır. Çünkü o sadece kendisine benzer ender tiplerdendir. Yapabileceği bir şey olursa ondan kaçmaz, yapamayacağını da açıkça söyleyerek karşısındakini gereksiz beklenti içinde bırakmaz. Onunla tanıştığınız zaman gerçekten hoş sohbet, dost canlısı ve hakikaten bir dost olduğunu fark edersiniz. O dostluğunu kimseden de esirgemez. Zira samimiyet onun karakteridir. Eminim ki bu yazıyı okuyunca bana çok ama çok kızacak. Ama ben de ona diyeceğim ki “insan ‘ağabeyi’ hakkında dostlarına bir iki çift söz edemez mi?” Ne dersiniz, haksız mıyım?


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 3209 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002