Kasım 2008

Ö T E S İ

 

16.12.2019 



-

 
Dr. Orhan Gedikli

Yunanistan'da Türk izleri-3


Yanya’da ilk önce şehir parkına gittik. Çok güzel düzenlenmiş olan parkın tam ortasındaki saat kulesi dikkatimizi çekti. Kitabelerinden tuğrasına kadar her şeyi ile ben Osmanlı’yım, ben Türk eseriyim ve Yanya’nın kalbindeyim dediğini hissettik. Bir süre orada dinlendikten sonra şehir içine doğru dalarak diğer Türk eserlerini aramaya başladık.

Bundan önceki ikinci yazımızda gezimizi Selanik’te noktalamıştık. Bu yazımızda ise Larisa (Yenişehir), Tirikala, Yanya ve Atina’yı dolaşarak buralardaki Türk eserlerinin durumlarını inceleyeceğiz ve AB üyesi demokrat Yunanistan’da farklı milliyet ve dinlere gerçek bakışı gözler önüne sereceğiz. Sermesi bizden düşünmesi okuyuculardan diyerek yazıma başlıyorum.
Selanik’ten sabah erken yola çıktık. Hedefimiz Larisa (Yenişehir), Tirikala ve oradan Yanya’ya uzanmak idi. Yenişehir’de pek Osmanlı eseri olmadığı için şehri hızlı bir şekilde gezdikten sonra yola devam ettik. Yol üzerinde bir kavun tarlasının kenarında mola verdik. Ürettiği sebze ve kavunları satan Rum teyzenin tezgâhının yanına kır soframızı kurduk. Kahvaltılıklarımıza ilaveten teyzeden de kavun aldık. Teyze ile birlikte güzel bir kahvaltı yaptık ve büyüklerinden dinlediği Türklerle ilgili eski güzel hikayeleri bize anlattı. Kavunları güzel olduğu için 8–10 adet aldık ve İstanbul’a kadar getirdik.
Teyze ile vedalaştıktan sonra Tirikala Osman Şah Camisine kadar durmadan ilerledik. Bir Mimar Sinan eseri olan caminin güzelliğinden etkilenmemek mümkün değil. Ancak boynu vurulmuş minaresini görünce sanki bizimde boynumuz vurulmuş gibi olduk. Cami ibadete kapalı ancak düğün törenleri için açılmasına müsaade ediliyormuş. Yunanistan AB’nin şımarık çocuğu olduğu için bunu yapmaya hakkı vardır tabiî ki. Caminin hemen yanında bir kilise var. Yunanistan’ın hemen her ilinde buna benzer durumlar mevcuttur.
Camiyi ve türbesini gördükten sonra bitişikteki kahvehanede bir yorgunluk kahvesi içmek için oturduk. Sahibi yaşlı teyze Türk olduğumuzu anladı ve hemen bize Türk kahvesi yaptı. Biz içerken başladı anlatmaya. Duvardaki tabloya gözümüz takıldı. Tablo caminin eski halini, önündeki dereyi ve üzerindeki Osmanlı köprüsünü gösteriyordu. Teyze köprünün yıkıldığını söyledi. Eski güzel günleri çok aradıklarını söyledi ve arkasından ekledi. Daha fazla Türk ziyaretçi gelmesinin ve caminin ibadete açılmasının her açıdan iyi olacağını ifade etti. Maalesef teyzenin gördüğü gerçeği Yunanistan yetkilileri göremiyor. Aynen bizim bazı yetkililerimizin göremediği gibi. Ama nasıl görsünler. Bizdekileri de onları da yöneten uluslar arası güçler var.
Tirikala ziyaretini kısa keserek Yanya’ya doğru zor bir yolculuğa çıktık. Güney dağ yolunu aşmak oldukça zor oldu. Ancak doğa harikulade idi. Nihayet Yanya uzaktan görünmeye başladı. Harika bir göl ve etrafına kurulmuş şehir. Biraz daha yaklaşınca ya da makinenin yaklaştırıcısını kullandığınızda şehre İslam mührünü vuran sahilde iki adet minareli cami görüyoruz. Aslan Paşa ve Fethiye Camilerini ve şehrin güzelliğini oturup bir süre seyrettik. Bu arada beynimiz bizi tarihin tozlu sayfalarına götürdü. Yanya’da Esat Bülkat Paşa 2. Balkan harbinde 5 ay direnmiş ve sonunda 6 mart 1913’te şehri Yunanlılara teslim etmek zorunda kalmıştı. Yanya’yı Osmanlı topraklarına katan ise Esat Paşa’nın Türkistan’dan gelen dedeleri idi. Kaderin cilvesine bakın ki dedesi aldı ancak torunu cesurca direnerek vermek zorunda kaldı. Böyle askere şapka çıkartılır. Aynı şekilde Arnavutluk – İşkodra’da Hasan Rıza Paşa ve Edirne’de Şükrü Paşa direnmişler ve tarihin sayfalarına adlarını şanla yazdırmışlardır. Selanik’te ise binlerce asker bir kurşun atmadan teslim olmuş ve tarihe kara leke olarak geçmişlerdir. Oysaki Osmanlı vuruşarak çekilse idi şimdi Selanik’te dahil Balkanların üçte biri, Musul, Kerkük ve kuzey Suriye elimizde kalırdı.
Yanya’da ilk önce şehir parkına gittik. Çok güzel düzenlenmiş olan parkın tam ortasındaki saat kulesi dikkatimizi çekti. Kitabelerinden tuğrasına kadar her şeyi ile ben Osmanlı’yım, ben Türk eseriyim ve Yanya’nın kalbindeyim dediğini hissettik. Bir süre orada dinlendikten sonra şehir içine doğru dalarak diğer Türk eserlerini aramaya başladık. Çünkü Dr. Haluk Dursun en fazla Osmanlı eserleri Yanya ve Kavala’dadır diye yazmıştı. Gerçekten şehirde Türk eseri fazla olduğunu gördük. Boynu vurulmuş minareleri ile garip camilerimizin perişan halleri burada yine karşımızda idi. Üzerlerine kuşların yuva yaptığı minareleri ile birlikte yıllara meydan okuyan camilerimiz çekiciliklerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdi. Parkın hemen altında Osmanlı külliyesini gördükten sonra esas hedefimiz olan kale içine doğru yöneldik.
Arabamızı dışarıda bırakarak kale içini yürüme gezmeye karar verdik. Muhteşem bir giriş kapısı ile karşılaştık. Kale kapısının üstünde kitabesinin mevcut olmasına sevindik. Her ne kadar kalenin ahşap kapısı çürümeye terk edilmiş olsa da çekiciliğinden bir şey kaybetmemişti. Kale içine girdiğimizde mimari yapının Antalya kale içi gibi olduğunu gördük. Tipik Türk mimari sitili ile yapılmış çok güzel evler ve her ne kadar içinde Türk olmasa da devam eden bir yaşam mevcuttu.
Evlere çok takılıp kalmadan doğruca Aslan Paşa Camisini ziyarete gittik. Yol üzerinde Osmanlı Hamamı ve Kütüphanesini gördük. Kütüphanenin hemen arkasındaki tepede Aslan Paşa Camisi, İmareti ve arkasında Aslan Paşanın Türbesi var. Cami 1618 tarihinde yapılmış olup bugün müze olarak kullanılıyor. Aslan Paşa Türbesi içi boş ve oldukça harap halde idi. Türbe içinde ve cami civarında yere yatmış ya da duvara yaslanmış mezar taşları beklide ayağa kalkacakları günü ve ayağa kaldıracak eli bekliyorlardı. Bu manzaralar karşısında üzülmemek ve Türk dış politikasını götürenlere kızmamak mümkün değil. Aslan Paşa Camisinden Fethiye Camisi ve Tepedelenli Ali Paşa’nın konağının seyrine doyum olmuyor. Yanya’ya İslam mührünü vuran bu iki camiyi dedelerimiz göle hakim birbirini gören iki tepeye kurmuşlar ve bugün bu camiler Yanya’nın simgesi durumundadır. Bundan dolayı Yunanistan bu iki camiyi müze haline çevirmiş ve minarelerini de yıkmamış ya da yarıdan budamamıştır. Fethiye Camisinin ve Ali Paşa konağının uzaktan görüntülerini çektikten sonra Aslan Paşa Camisinin avlusunda namazımızı kıldık ve buranın altında yatan şehitlerimiz için dualar ettik. Kale içi gezimize bir süre daha devam ettikten sonra artık Yanya’dan ayrılma zamanı geldi çattı.
Yanya’nın çıkışında arkadaşlar özel aracımıza mazot alırken bende tarihi Osmanlı çınarlarını çektim. Yanya camileri ve Türk eserlerinin çokluğu yanında çinarları ile de meşhurdur. İşte Osmanlının sembolü olan bu çinarlardan bazılarının resimlerini arşivime kattım. İçimiz buruk bir halde Yanya’dan ayrılarak kuzey yolundan Selanik yönüne doğru hareket ettik. Sırası ile Kalpaki, Konitsa, Kozani, ve Veria üzerinden Selanik, Kavala, İskeçe, Gümülcine’den İsatanbul’a döndük. Konitsa’dan geçerken dağın yamacına yaslanmış ve minaresi yarıdan budanmış camimizi gördük. Hemen yolun kenarında durarak onu da tarihe belge olsun diye kaydettik.
Yanya’ya komşu Pireveze, Arta, Navarin ve İnebahtı ve güneyde Mora’ya zamansızlık nedeniyle gidemedik. Hani donanmamızın Fransız, İngiliz ve Ruslar tarafından alçakça bombalandığı yer Navarin. Ve Amerika’lı büyük tarihçi Mc. Carty’ ye göre yaklaşık 25 bin Türk’ün 1821’de Rumlar tarafından acımasızca katledildiği Mora. Sizi unutmak mümkün değil. İnşallah buraları da görmek bize nasip olur. Bu yazımızı okuduktan sonra Yanya’ya gitmek isteyip gidemeyenlerin en azından o havayı koklamak için Fatih’te Yanyevi İsmet Efendi Dergahına gitmelerini öneririm.
Yanya’yı ne kadar anlatsak da bitmez. Biraz da Atina’dan bahsedelim. Bir bilimsel toplantı için 3 gün Atina’da kaldım. Atina yaklaşık 400 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Sağlık Yolu dergisinin Mart 2005 sayısı sayfa 63’de Osmanlı’nın Atina’sı ile ilgili iki resim yayınlandı. Bu resimleri Yazar M. Şefket Eygi gezi sırasında Atina’da eski bir kitapçıda bulmuştur. Resimlerde Olimpus dağındaki Akropol tapınağının ve şehir içindeki caminin görünümleri mevcuttur. Türklerin idaresi altındaki Atina’da insanların inançlarına ve ibadet yerlerine karışılmamıştır. Hepsi korunmuştur. Maalesef Rumlar ve diğer topluluklar Türklerin onlara gösterdiği hoşgörünün % 1’ni Türklere ve Türk eserlerine göstermemiştir. Bu gün Atina’da bir tane açık cami bile yoktur. Mevcut iki camimizin ise minareleri yıkılmıştır.
Bu gün Olimpus dağının etrafındaki eski Atina’da ara sıra Osmanlı mimarisini yansıtan evler mevcuttur. Yine bu bölgede Fethiye Camisi ve hemen karşısında Osmanlı Medresesinin kalıntıları ile Eski Agora Meydanında Mustafa Ağa Camisi mevcuttur. Bu iki caminin de minarelerine Rumlar tahammül edememişlerdir. Mustafa Ağa Camisi müze olarak kullanılmaktadır. Fethiye Camisi ve Medrese kapalıdır. Türkiye ve Tüm Müslüman Dünyanın Atina’daki diplomatik misyon şefleri Yunanistan’a baskı yaparak Fethiye ve Mustafa Ağa camilerinin ibadete açılmasını sağlamalıdır. Bunun önderliğini de Türkiye yapmalıdır. Bu zaten yapılması gereken bir iştir ve dünyadaki hemen her başkent’te bir açık cami vardır. Ermenistan’da bile sadece Cuma günleri açılan bir Osmanlı Camisi vardır. Bizde ise birçok Ermeni kilisesi ve diğer kurumları açıktır. İnşallah kör ve sağır dünya duyarda ibret alır.
Bu üç eser dışında Atina’da Türk eseri bırakılmamıştır. Oysa İstanbul’da ve diğer illerimizde birçok Rum eseri vardır. Her gün yeni Bizans eserleri restore edilmektedir. Ben restore edilmesin demiyorum. Ancak buradan tüm yetkililere sesleniyorum. Uluslararası ilişkilerde karşılıklılık kuralı esastır. Dışişlerimiz her Bizans eserine karşı Yunanistan’da bir Türk eserinin restore edilmesini ve Gümülcine İskeçe dışındaki illerde birer Caminin ibadete açılmasını sağlayabilir. Eğer Yunanistan buna rıza göstermezse bizde Bizans eserlerinin restorasyonuna izin vermemeliyiz. Hatta bizdeki Fener Rum Lisesine karşı Yunanistan’da Gümülcine Türk Lisesi açılmalıdır. Bunlar olmayacak şeyler değildir. Bizden söylemesi, idarecilerden yapması dileği ile bir iftarı Rodos’ta açalım yazımızda buluşmak üzere okuyucularıma iyi günler dilerim.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 8727 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002