Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.08.2018 



Köşe Taşı

 
Prof Dr. Ali Osman Özcan

Yanlışları doğrulama sevdası


Her şeye inanıveren bir toplum olduk. Tıpkı çocuklar gibi. Her şeyin dış görünüşüne kendimizi kaptırıp gidiyoruz. Her şeyi doğrulama merakımız bir türlü yakamızı bırakmıyor. Yeter ki önümüze bir mesele konsun. Hiçbir şeyi sorgulamadan aklımıza ilk gelen çözümü ortaya atıveriyoruz. Yanışlı mı, hatalı mı, eksiği gediği var mı? diye düşünmeden önümüze konan her şeyin üstüne atlama alışkanlığımızı bir türlü bırakamıyoruz.

Yanlışları doğrulama, hatalı olanları düzeltme, eksik olanları tamamlama zorunluluğu görevimizmiş gibi her şeye balıklama dalıyoruz.
Milletimizi bölecek olan bireycilik felsefesine öylesine tutunuyoruz ki, gözlerimiz başka bir şey görmüyor. Düşüncelerimizin işgal edildiğini bile düşünemiyoruz. Niyetlerimiz öyle halis ki, dostun ve düşmanın aynı niyetlerde olduğunu kabul ederek akıl yürüyor, yargılar veriyor, kararlar alıyoruz. Sonuç belli. Sonucun adı: Hüsran…
Yanlışları doğrulamak için her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Zihinlerimizi gerçeklik adı verilen limanlara çekip düşüncelerimizin paslanmasına ve çürümesine sesimiz çıkmadan izin veriyoruz. Okullarımızda demokratik tutumları kazandıracağımızı düşünerek okulların demokrasisine oradan da “oy sandığı demokrasisine” doğru freni patlamış otomobiller gibi hızla gitmeyi çok seviyoruz. Yanlışları nasıl olsa zihinlerimiz doğruluyor diyerek akılsızca bir güven duygusuyla hareket ediyoruz. Hayatımızı yanlışlarımızı doğrulama merakı ile sürdürmeye çalışıyoruz. Barış ve demokrasi sözcüklerinin sadece adının bu dünyada olduğunu içeriklerinin ve anlamlarının bu dünyada bulunmadığını bir türlü anlamak istemiyoruz. Para kaygısıyla başı dönmüş olanlarla para denizinde yüzenlerin iyi niyetlerinin ne olduğunu, ne olacağını hiç aklımıza getirmiyoruz. Para denilen imparatorluğun yöneticilerinin insafına terk edilmenin ne anlama geldiğini anlamıyoruz. Bütün yanlışlar nerede diye araştırıp o yanlışları doğrulama ve doğrultmaya meraklı olarak koşup duruyoruz. Kafamızı kayaya çarpıp başımız yarıldığı ve gözlerimiz karardığında hiçbir şey hatırlamadan tekrar tekrar kayaları yumuşatma sevdasına tutuluyoruz.
Her şeyin bir kolayı vardır deyip işlerin hep kolay taraflarını yapmakla hayatın kolaylaşacağına inancımız öyle güçlü ki. Ucuz ve kolay olan her şey hayatımızın bir parçası olmuş. Bu yönümüzle ucuz etin yahnisinin bile yeneceğini ispatlamaya çalışıyoruz. Milletimiz için hiç de iyi olmayan düşmanların yıkıcılık ve bölücülük izlerini bile görecek gözlerimizi, düşünecek akıllarımızı perdelemek işimize geliyor. Hayat ve hakikatten daha iyisini isteyecek azim ve iradesine sahip olmak varken, kararsızlık ve maymun iştahlılığı yüceltiveriyoruz. Düşüncelerimizi durduruculuk işlevine sahip kalıplarda kendimizi hapsederek yılgınlığa kapılmayı tercih ediyoruz. Zihinlerimize aptallık mikrop veya virüsünü bulaştırıcı her türlü haber, olay ve olguları düşüncemizi besleyen kaynaklar olarak görüyoruz. Yanlışları doğrulama merakımızın sevdasından başımız dönüp duruyor. Sonuç belli. Motorları bozulan uçaktaki yolcular gibi şaşkınlık içinde kaderin acı cilvelerine teslim olmak.
Yanlışları doğrulayıcılık tutumuyla bilimsel ve teknolojik araştırmaların iplerini kesip koparma huyumuzla seviniyoruz. Bu huyumuza övgüler yağdırıyoruz. Çalıntı malların ve ürünlerinde sahtelerin yaparak zenginlikler ülkesine doğru hızla yol aldığımızı düşünüyoruz. İşimize geldiği anda Nasreddin Hoca’nın “Kazan Doğurdu” fıkrasında olduğu gibi küçük tencereler elimize geçince kazanın bizim olduğuna inanma mutluluğu yaşıyoruz. Kazan elden gidince ne olur? Vatan denilen kazan elden gidince, yanlışları doğrulama peşinde koşanlar ne yapar acaba? Sonuç belli: Akılsız evlat neyler baba malını?.. Cevap belli: Savurur.
Düşüncelerini süsleyip püslemeden, giydirip kuşatmadan bu ülkede nasıl olsa her şey para ediyor diye sokağa salıverenlerden milletimiz hiç şikâyet etmiyor. Yanlış üstüne yanlış yapanlara ödüller veriyor. Yanlışları görmeme huyu artık geleneğimiz olmuş. Yanlış olduğunu bile bile yanlışı, hatayı, eksiği savunanların dışında kamuoyunda kimsenin sesi çıkmıyor. Doğruluğun “Doğrucu Davutlar’ı” zihinleri şaşkına çeviren bilgi bombardımanı yapan savaş uçaklarının pilotları gibi kabul ediliyor. Doğru sözler, yanlışlar ordusu tarafından kuşatıldığında, kamuoyu yanlışlıklar ordusu saflarında savaşmayı yeğliyor. Sonuç belli: nesne, olay ve olgularda farklılıkları ayırt edemeyenlerin akıl yürütmelerine inanların akıbetleri, yani kara toprak ve ölüm…
Olay ve olguların ilişkiler ve bağlamlarındaki benzerlikleri bilebilme yeteneğinden yoksun olanların yanlışları doğrulama sevdaları yüzünden milletimizin çektiği acı ve ıstırapları hatırlamak yeter. Hayatın kitap olmadığını, bilginin başka, bilgiden yararlanmanın başka olduğunu yanlışlığa tutkunluğun bir işe yaramadığını yırt etme zamanıdır. Milletler arası bilimi örgütleyerek dünyayı bilgi köyü yapmaya çalıştığını gizleyen gücün bilgi toplumu masalını dinlememe cesareti ve direnişi gösterebilecek, yanlışlarla doğrunun bulunamayacağını kavrayacak olanlar aranmaktadır. Milletimiz bilimi kendine göre örgütleyen topluma yama olmak isteyenlerin yanlışlarını onaylayıcı makam değildir. Kötü olanı olması istenilen sananların yanlışlarını sorgulayacak doğrulayıcı zihinlere de görevler düşmektedir. Yalanları ve yanlışlarını doğru ve gerçek diye pazarlayanların cenneti olan bir ülke olmaktan çıkma zamanı çoktan gelmiştir. Yalan ve yanlışların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak doğruluk ve gerçekçilik ilke ve kurallarının zihinlerde egemenliği ve özgürlüğü yaşamaları beklenmektedir. Kendi ülkesindeki rahiplerin köpeklerine adını taktığı filozofun yanılmazlığına inanıp, yabancıların her şeyi daha iyi bilip yaptığını iddia edenlerin de yanlışlarını doğru sanma testinden geçirilmeleri gerekmektedir.
Nisan şakası değil. Şakada da bir gerçek payı olduğu unutmamalıdır. Nisan ayında çıkan “Ufuk Ötesi Gazetesi” Nisan yağmurları gibi zihin tarlalarında bereket yağmuru olma azim ve kararından asla vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir de…


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 2560 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
           
       
 
   

Karahan 2002