Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

AB, Türkiyenin kabuk değiştirmesi, yeniden yapılanma


Türkiyenin 5 eylül 2006’da Lübnana asker gönderme kararı, kamu oyunda görülmedik bir tepkiyle karşılandı. Bu tepki, Türkiyede bir ilkti. Yani vatandaş ilk defa bir dış politika kararına bu kadar şiddetli tepki gösterdi ve şu ana kadar bütün dış politika olaylarında olduğu gibi yine başaramadı, dediğini yaptıramadı. Malum, Türkiyede hükümetler oy kaygısıyla iç politikada vatandaşı kaale alırlar, lakin dış politikada bu, hiç bir zaman, bir kere dahi vaki olmamıştır.

Söyledik, yine söyleyeceğiz. Artık kimin kime girdiği görülmeye başlandı. Gerçi biraz geç oldu ama olsun. Zararın neresinden dönülürse kârdır.
Artık gazeteci Semih İdizden eski 2. Ordu Komutanı Orgeneral Edip Başere, Güler Sabancıdan Deniz Baykala kadar herkeste AB’nin ne olduğunun farkına varıldığına dair emareler görülüyor. Gazetelere şöyle bir göz atalım.
Bizzat batılıların yaptığı anketlere göre Türkiyede NATO’ya güven 2005’te yüzde 52 iken 2006’da yüzde 44’e, AB’ye taraftar olanların oranı ise yüzde 73 iken, yüzde 54’e, en nihayet yüzde 35’e kadar indi. (Vatan, 7 eylül 2006, 16. s.).
Daha da önemlisi bu güne değin kayıtsız şartsız AB’ci olan iş dünyasının başlarından Güler Sabancı bakınız ne diyor? “[AB ülkelerinin] Kıbrıs meselesi ve Ermeni meselesi gibi çok önemli konularda artık bu abartılı tutumlarından vazgeçmeleri gerekiyor.” (Hürriyet, 7 eylül 2006, 10. s.).
Güler Sabancı gibi bila-kayd ü şart AB taraftarı olan ve şu ana değin Türkiyeyi idare eden devlet ideolojisinin temsilcisi CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal bakınız ne diyor? “Ağızlarıyla kuş tutsalar ilerleme raporu iyi çıkmaz. Sürekli taviz istiyorlar. Artık yeter! AB’ye açıkça hayır!” (Sabah, 20 eylül 2006, 25. s.).
Financial Times da 22 eylül 2006’da “ordu dahil, Türkiyenin AB rüyasının buharlaşmaya başladığını” yazdı.
İş adamlarından Aldo Kaslowski, “AB’nin pozitif enerji ve heyecan vermemesi, doğrusu bizim de heyecanımızı sınırlandırıyor” dedi (Bugün, 27 eylül 2006, 7. s. Perihan Çakıroğlunun sütunu).
O Deniz Baykal ki her ne kadar demokratik de olsa hakikatte bir elitler diktatörlüğünce yönetilen Türkiyenin 60 yıldan fazla süren politikasının yanlışlığını nihayet görüyor ve isyan ediyor.
Ana muhalefetin başı olan Baykalın yukarıdaki düşüncesi çok mühimdir. Çünkü bu görüş aynı zamanda Türkiyenin resmi ideolojisinin görüşüdür. Yani devletin, devletin en etkili unsurlarının da görüşüdür. Baykalın bu isyanını devletin diğer kurumlarının da Baykal gibi düşündüğü yönünde bir belirti olarak değerlendiriyor ve Baykalı tebrik ediyoruz.
Baykalın düşüncesi kadar mühim ve manidar bir olgu da, Doğu Perinçekin 30 ağustos 2006’da cenaze namazı kılmasıdır. Daha evvel Cumhuriyet gazetesinin, İlhan Selçukun, Ecevitlerin “Allah, peygamber, din” dediğini görmüştük. Bu seneki kurban bayramında (10 ocak 2006) Deniz Baykalın torunlarıyla beraber bayram namazına gittiğini de anımsatmak gerekir. Bütün bunlar şunu gösteriyor: Türkiyede manevi değerlerin tahribi artık son noktaya gelmiştir. Böyle bir Türkiyede artık zaptiye tedbirleriyle, kanuni tedbirlerle misyonerliği ve sair şeyleri önleyemezsiniz.
Başkan Buşun tavırları, Danimarkanın karikatür olayı ve son olarak papanın açıklamaları, bütün gayretlerine ve yaranmalarına rağmen Türkiyenin kendini batılılara yine benimsetemediğinin, batılıların Türkiyeyi yine “öteki” gördüğünün bir tezahürüdür. Daha fazla yaranmaya çalışıp kendimize olan saygımızı zedelemeyelim.
Bütün bunlar “Türk tarzı batılılaşmanın”, “Türk usulü modernleşmenin”, “kendini inkârın” doğru olmadığını, “batılılaşma” politikasının rotuşlanması gerektiğini ve yerine “çağdaşlaşma” politikasının konması gerektiğinin de bir göstergesidir.
Demek ki Türkiyede gerçekten bir değişim vuku buluyor, Türkiye kabuğunu çatlatıyor ve bu, bize ümit veriyor.

Yeniden yapılanma

Hep belirtiyoruz: Türkiye yeniden yapılanmalıdır. Lakin bu sosyal bir kontratla mümkündür. Her kurum kendisini özeleştiriye tabi tutmalıdır. Son 60-70 yıllık politikalarla ne kazandığını, ne kaybettiğini, eksik aksak yanlarını, yanlışlarını, hatalarını, artılarını eksilerini belirlemeli, daha iyi olmak için neler yapması gerektiğini düşünmeli, pilanlamalı, hedefini tesbit etmelidir.
Kısaca Türkiye yeni bir milli politika tesbit etmeli, kendi yolunda yürümelidir.
Halk AB’yi zaten istemiyor. Meclis ve hükümet halktan teşekkül ettiği için bunları ikna etmek zor değil. Lakin devletin diğer unsurlarını da ikna etmek gerek. Bunun için de düşünen kafalara ihtiyaç var. Zira ancak akla, mantığa, gerçeklere uygun çözüm ve fikirler ortaya koyarsak, taleplerimizi demokratik metotlarla sürekli ve ısrarlı şekilde tekrarlarsak, devletin unsurlarını ikna etmede başarılı olma imkân ve ihtimalimiz mevcuttur. Yani düşünen, aktif ve sorumlu vatandaş olursak, başarı şansımız vardır. Aksi takdirde yazılı veya sözlü dedikodu yapmış oluruz. Özetle devletin ve milletin ilgili kurumlarını ikna edip rotamızı bağımsızlığa ve burnumuzun doğrultusuna çevirmemiz gerekiyor. Zaman lehimize işliyor. İstersek yaparız. Bunu ne pahasına olursa olsun başarmalıyız, başaracağız.
AB’den vazgeçeceğiz diye gerekli demokratik reformlardan vazgeçmemeli, aksine reformlara daha bir hızla devam etmeliyiz. Böylece demokratlığın AB’nin inhisarında olmadığını da göstermiş oluruz ve bağımsızlık savaşlarında olduğu gibi diğer dünya ülkelerine model teşkil ederiz.
Ufuk Ötesinin bir farkı da buradadır. Biz bir çokları gibi sadece “vatan, millet, Sakarya; devlet, millet, ordu” edebiyatı yapmıyoruz. Türkiyeyi gerçekten çağdaş, demokrat, şeffaf, açık, adil, kimsenin dümen suyunda olmayan bir ülke yapmak istiyoruz. Biz demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti içinde (lakin gerçekten böyle) ve oligarşiden uzak şekilde yolumuza devam etmek istiyoruz.
Türkiyenin her şeyi var. Sadece hedef ve metot belirleyecek ve ona kilitlenecek.

Lübnan, Afganistan, NATO

Türkiyenin 5 eylül 2006’da Lübnana asker gönderme kararı, kamu oyunda görülmedik bir tepkiyle karşılandı. Bu tepki, Türkiyede bir ilkti. Yani vatandaş ilk defa bir dış politika kararına bu kadar şiddetli tepki gösterdi ve şu ana kadar bütün dış politika olaylarında olduğu gibi yine başaramadı, dediğini yaptıramadı. Malum, Türkiyede hükümetler oy kaygısıyla iç politikada vatandaşı kaale alırlar, lakin dış politikada bu, hiç bir zaman, bir kere dahi vaki olmamıştır.
Hadise Türk insanının aşırı tabiatını, yani ifrattan tefrite, uçtan uca sarkan tabiatını da, Türk insanının düşünmediğini, hissettiğini de bir kere daha ortaya koydu.
Koreye dokunmadan 10-15 sene öncesine bakalım. ABD, kendi kuvvetlerini BM kararından önce yola çıkarıp Somaliye giderken biz de yanındaydık (Gerçi bu satırların yazarı buna karşıydı ama o zaman bir Ufuk Ötesi yoktu). Komutayı da bize verdiler. Çünkü biz Müslüman bir ülkeydik. Somaliyle tarihî ve dinî bağlarımız vardı. Komuta Türklerde olursa, Somali halkı BM kuvvetlerine karşı gelmez, daha kolay boyun eğerdi.
Somali halkı BM’ye boyun eğmedi. Halk, BM kuvvetlerine saldırıp yüzlerce BM, bilhassa Pakistan askerini öldürünce, Barış Gücü tasını tarağını toplayıp ardına bakmadan Hint okyanusuna açıldı (Somalide bir askerimiz elektirik cereyanına kapılarak öldü).
Ardından Bosna, Kosova olayları patlak verdi ve biz her ikisine de asker gönderdik. Göndermemiz gerekirdi. Çünkü orada insanlar sistemli şekilde katlediliyordu. Bölgeyle tarihî, dinî, sosyal, kültürel, ırki bağlarımız vardı.
Somalide kumandayı bize verenler, Bosna ve Kosovada kumanda bir yana, bize aktif görev dahi vermediler. Çünkü her iki toplum da Müslümandı. Onları kollayacağımızdan korktular. Lakin bu da fena olmadı. Hem sosyal hizmetlerde bulunduk, hem de askerimiz ölmedi. Bölgede yüzlerce Fıransız, Holanda ve sair ülke askeri öldü.
Peşi sıra bizi Çini, Türkistan Türk ülkelerini, Hindistan, Pakistan, İran ve Rusyayı kontrol eden Asyanın ortasında sıtratejik bir ülke olan Afganistana çağırdılar. Aslında buraya gitmek istemedik. Doğrusu da gitmemekti. Ama zorladılar. Bağımlı bir ülke olduğumuz için boyun eğdik. Önce nakdi yardım vadettiler. Sonra bunu ayni yardıma çevirdiler (Verip vermedikleri bize meçhul). Sonra komutayı almamız için baskı yaptılar. Aynen Somalideki gibi Afgan halkının Müslüman ülke komutasındaki kuvvetlere boyun eğmesini amaçladılar. Hatta bunu daha da kuvvetlendirmek için “Hikmet ağabeyi!” NATO genel kordinatörü yaptılar. Sonuç fiyasko oldu. Niye olmasındı ki? Yani siz bir Afgan marksisti, milliyetçisi, liberali yahut şeriatçısı olsanız, ABD’den, İngiltereden, Kanadadan, Holandadan, bir de Türkiyeden gelen NATO (BM değil) askerlerine nasıl bakardınız? Herhalde emperyalist güçler olarak bakardınız. Peki Türkiyenin konumu ne oluyor o zaman? İsterseniz bunu yazmayalım. Dünyada ilk bağımsızlık savaşını veren, dünyaya örnek olan ülkemize ve tabii Atatürke ayıp olur (Burası hiç aklınıza gelmemişti değil mi?).
Oysa Türkiye ile Afganistan 1921’de İngilizlere karşı birlikte bağımsızlık mücadelesi veriyordu.
Türkiye söz verdiği için önümüzdeki yıl komuta süresini tamamladıktan sonra Afganistandan çekilmelidir. Şunu da sual edelim: ABD güçlerine o kadar yardım eden Özbek Türkü Abdürreşit Dostum bu işten ne kazandı? Yanıt kocaman bir hiçtir.
Bugün Afganistanda İngiliz, ABD, Kanada, Holanda askerleri ölüyor. Kâbilden dışarı çıksak biz de öleceğiz. Sivillerimiz zaten ölüyor (Eylülün 20’lerinde bir mühendisimiz daha öldürüldü).
Lübnana gelince. Lübnan da aynı Bosna, Kosova gibi bizim tarihi-coğrafi hinterlandımızda yer almaktadır. O bakımdan Lübnana da gitmemiz gerekir, gitmeliyiz. Vatandaşımızın hislerine kapılıp söylediği gibi amaç İsrail için ölmek değil, barışı sağlamak. Her ne kadar Hizbullah güçlü bir örgüt ise de, İsrail bir devlet olarak daha güçlü ve daha saldırgandır. Dolayısıyla daha ziyade korunacak, kollanacak olan İsrail değil, Lübnandır. Lübnanın devlet olarak hiç bir askerî gücü yok. Ayrıca gidersek masada, bölgede sözümüz olur. Gitmezsek bizi kim arar, kim sayar, kim takar? Hadise esnasındaki Fıransa-İtalya yarışmasını ve kıskançlaşmasını hatırlayalım.
Hulasa hislerimizle hissetmeyelim, beynimizle düşünelim…
Ancak bizim memnun olduğumuz bir husus var ki, o da şudur: Başta dediğimiz gibi vatandaş ilk defa bir dış politika kararına bu denli yoğun ve şiddetli tepkide bulundu, kendini ortaya koydu, aktif ve sorumlu vatandaş olduğunu gösterdi. Üstelik bunu kanun dışına taşmadan, tatsız olaylara sebebiyet vermeden yaptı. İşte bu, Türkiyenin geleceği için bir ümit ışığıdır. Artık bundan sonra millet olarak ülkenin kaderinde daha etkin olacağız.

NATO’nun asker talebi

Afganistanda zor duruma düşen NATO, üye ülkelerden, bu arada Türkiyeden asker talep etti. Hükümet kanadı her zaman olduğu gibi kem küm etti: “Henüz resmi talep olmadı. Resmi yazı gelince bakarız. Türkiye büyük devlettir, ve sair ve ilahır…”
Bu kem küm etme, kekeleme maalesef 60-70 yıldır Türk siyaset ve devlet adamlarının nakaratıdır. Türkiyeyi her bakımdan batıya sattıkları, kendilerine güvenleri olmadığı, dürüst olmadıkları ve entelektüel çapları ve cesaretleri yetersiz olduğu için hep bu tarz kekelemelerle vakit geçirirler.
Fakat bu sefer bir ilk gerçekleşti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 8 eylül 2006’da kesin, net, kararlı, tevile meydan bırakmayacak şekilde Türkiyenin Afganistana ilave asker göndermeyeceğini, orada bulunmakla zaten fedakârlık yaptığını açıkladı. Gerçekten de bu, 1945’lerden beri Türkiye için bir ilktir. İlk defa bir Türk devlet yetkilisi bu kadar sert, bu kadar mert bir tarzda ve daha da mühimi kamu oyu önünde konuştu.
İşte bizim beklediğimiz, hasret kaldığımız, özlediğimiz cevap ve tarz, budur. Bunu istesek bundan önce de yapardık. Türkiye bir Angola, bir Mozambik, bir Togo, bir Dahomey değil ki. Ama maalesef cesaretsiz, korkak, çapsız ve batıcı idareciler elinde bu hale getirildi ve uyutulduk. Gerçi biz de uyumak istedik.
Karşı tarafta çıt yok. Çünkü kararlı ve güçlü bir ses gördükleri için pıstılar.
Kamu oyu önünde konuşmak da millete bir saygıdır. Size birisi saygı gösterirse siz de ona saygı gösterirsiniz. Yoksa “yapıyoruz, ediyoruz, endişeye mahal yok, biz aşiret devleti değiliz” gibi uyutmaları çok dinledik, artık bunlara karnımız tok.
Bu hadise de artık Türkiyede bir şeylerin değişmeye başladığını, Türkiyenin kabuğunu çatlatmaya, devlet olmaya başladığını ortaya koyuyor. Şimdi silah sanayimizi kırılan gururumuzla birlikte batının ve 50 senelik devletlerin tekelinden kurtarıp AB, Kerkük, Kıbrıs meselelerini halletmemiz gerek. Bu şekilde gidersek hallederiz.

Ağaçlandırma için bir teklif

Ülkemizin iki bin yıl önce büyük bir kısmının ormanlık olduğu tarihî bilgilerimizdendir. İnsanların yüzyıllar boyu tahrip etmesi neticesinde bugün yurdumuz neredeyse çıplak hale gelmiştir.
Son yıllarda çevreci faaliyetlerin artması sonucunda bazı vakıf ve dernekler kurulmuş, bazı olumlu, fakat yetersiz çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Bu kurumlar insanların bir çevre bilinci kazandığını ve insan potansiyelinin var olduğunu göstermektedir.
Bunları dikkate alarak şunu teklif ediyoruz: Madem ki böyle bir potansiyelimiz var, madem ki yurdumuz çıplak. O halde insan potansiyelimizi çalıştırarak devlet-millet-ordu iş birliğiyle ülkemizin tesbit edilecek bölgelerinde toprağa, iklime, fulora ve faunaya uygun ağaçlar dikmek, pek uygun olur.
Bunun zor olacağını sanmıyoruz. Mesela turistik bölgelerde çam çekirdeklerinin bol olduğu malumdur. Bir kampanyayla çam çekirdeği, meşe palamudu, kayın çekirdeği toplasak, toplatsak veya satın alsak ve bunları uygun yerelere eksek veya diksek, sanırız çok faydalı bir iş yapmış ve kısa zamanda vatanımızı yeşillendirmiş oluruz. Kimi yerlere helikopterden tohum atmak da mümkündür.
Bunu başta TEMA Vakfı olmak üzere sivil toplum örgütleriyle orman bakanlığının birlikte organize etmesi gerekir. Yapılacak faaliyetlere katılmak bizim için büyük bir zevk olacaktır.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 2651 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002