Kasım 2008

Ö T E S İ

 

09.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Anar Resul oğlu Rızayev’e açık mektup (Azerbaycan Yazıcılar Birliği Başkanı)


Arif olmadığınız için insan pisikolojisinden anlamıyorsunuz. Tabii toplum psikolojisinden de anlamıyorsunuz. Şayet anlasaydınız, sosyolojide Aristidi kompleksi diye bir vakıanın olduğunu, insanların uzun süre başta kalan kişilerden başarılı olsa dahi hoşlanmadığını, bıktığını, bezdiğini, usandığını bilirdiniz ve çekilirdiniz. O zaman daha saygı değer biri olurdunuz.

Sayın Anar bey!
İsminize ilk defa 1983 yılı ocak ayında Erzurum Atatürk üniversitesi edebiyat fakültesi kütüphanesinde çağdaş Azerbaycan şiiri antolojisini hazırlarken tesadüf etmiştim. Bu kütüphaneyi rahmetli Abbas Zamanov teşkil etmişti.
Türk milleti ise sizi 1988’de TRT’ye verdiğiniz “Biz Türklerle aynı değiliz. Nasıl ki Ruslarla Ukraynalılar, İngilizlerle Amerikalılar aynı değil” sözleriyle tanımıştı.
Sonra 1988 yılının ekim ayında Mirza Fethali Ahundovun 175. doğum yıl dönümü münasebetiyle Baküye çağrıldığımda vicahen tanışmıştık. Bu davet sizin tarafınızdan değil, Vatan Cemiyeti tarafından yapılmıştı.
1983’te isminizin ve 1988’te cisminizin hafızama kazınışı ve bende yaşayışı Baküde bulunduğum 24 mayıs 2006 çarşamba günü saat 10.35’e kadar devam etti ve bu saatte yok oldu.
Bu tarih ve saatte siz, 8 kişiden oluşan Türk heyetinin üç kişisini yanınıza davet ettiniz ve benim de dahil olduğum 5 kişisini davet dışı bırakarak büyük bir nezaketsizlik sergilediniz. Ben şahsen buna çok üzüldüm, bundan çok yaralandım ve bu açık mektubu kaleme almaya karar verdim.
Anar bey!
Azerbaycana muhabbetim ve ilgim çocukluk yıllarıma dayanır. 1978’de Atatürk üniversitesindeki mezuniyet tezim “Hüseyin Cavidin Uçurum ve İblis tiyatroları üzerine bir inceleme” idi. Sonra Türkiyede ilk Azerbaycan şiir ve hikâye antolojilerini tertip ettim. Şehriyarın bütün Türkçe şiirlerinin toplayıp neşrettim. Sizden, Elçinden, merhum Yusuf Samedoğlundan, merhum Ali Samedoğlundan ve daha bir çok yazardan roman, hikâye, makale aktarmaları yaptım. Şu ana dek telif, tertip ve tercüme ettiğim 26 eserin 16’sı Azerbaycan ve Azerbaycan edebiyatıyla alakalıdır. Aynı zamanda Azerbaycan ve Azerbaycan edebiyatı hakkında 100’den ziyade büyük makale yazdım. Bunları toplasam en az 5 kitap eder. Kısaca Türkiyede Azerbaycan hakkında en çok kitap ve makale neşriyatını ben yaptım (Ayrıca Türkiyenin yakın tarihiyle, Kıbrısla, Türkolojiyle, etimolojiyle alakalı kitaplarım ve makalelerim de vardır).
23-25 mayıs 2006’da Baküde düzenlenen Türkoloji Konferansına “Ting-ling, Tiele, Teleüt, Telengit (Telenggit), Töles, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun (Usun) ve sair Türk boy ve kavimlerinin etimolojileri” isimli, Türkolojide önemli keşifleri ihtiva eden bildirimle katıldım. Bu bildiriyi 1.5 sene önce yazmıştım. Bildiriyi Türkiyede, önümüzdeki aylarda Macaristanda ve Çinde yapılacak kongrelerde de sunabilirdim. Ama ben Türkoloji edebiyatına “yukarıda ismi geçen kavimlerin adları ilkin 24 mayıs 2006’da Baküdeki Türkoloji Konferansında açıklanmıştır” kaydının düşülmesini istediğim için Azerbaycanı seçtim. Bunun sebebi sadece ve sadece Azerbaycana duyduğum muhabbet ve hürmetti, başka hiç bir şey değil.
Ben böyle samimi düşünürken siz o gün, 1979, bilhassa 1983’ten sonraki bu kadar eserimi, Azerbaycan hakkındaki bu denli faaliyetimi görmemezlikten geldiniz, yok saydınız, davet etmediniz, bir kalemde silip attınız, değer vermediğinizi gösterdiniz. Şu ana değin yazılı veya sözlü olarak bir kerecik bile “sağol, teşekkür ederim” sözlerini telaffuz etmediniz. Bir kere dahi Yazıcılar Birliği kurultayına çağırmadınız. Beklentim teşekkür yahut kurultaya çağrılmak değil. Ancak Azerbaycanla ilgisiz adamlara teşekkür edip çağırdınız için bunları söylüyorum. Benim hizmetlerimi yok sayıp, inkâr edip kurultaylarınıza Orhan Pamuk gibi Mankurt, Ermeniperest, anti-Türk ve anti-Azerbaycan fikirli insanları çağırdınız. Bir kerecik dahi “gel, yazıcılarla, şairlerle konuş, görüş” demediniz. Hatta edebî iş birliği için yazdığım mektuplara cevap verme zahmetinde ve nezaketinde dahi bulunmadınız. Hatta herhalde benden o kadar nefret etmiş olmalısınız ki, Edebiyat Gazetesi adlı yayın organınızda yazılı ismime bile dözemediniz (tahammül edemediniz). İsmimi kaldırıp Azerbaycanla alakası sadece arak vurmak (içki içmek) olan şahısları yazdınız. Böylece ne kadar vizyonsuz, gayri kibar, gayri nazik, nezaketsiz bir insan olduğunuzu gösterdiniz. Güya ziyalı ailesinde dünyaya geldiniz.
Bütün bu tavırlarınız takdir etme kabiliyetinden ne kadar yoksun olduğunuzun bir göstergesidir. Lakin şu bir hakikat ki, ancak takdir edilecek işler yapan insanlar takdir etme kabiliyetine sahip olabilir.
Umum Azerbaycan edebiyatına yaptığım hizmetlerden dolayı bana bir defacık teşekkür etmediğiniz gibi, romanınızı aktardığım, Türkiyede size hasredilen iki toplantıda konuştuğum için de bir defacık teşekkür ettiğinizi, sağol dediğinizi hatırlamıyorum (Bu da benim hatam). Ama başkasını yapamazdım ki. Yani çok sevdiğim Azerbaycandan gelen ve konuşmak için davet edildiğim bir şahıs hakkında “Anar şöyle adamdır, böyle adamdır” diyemezdim ki. Ama artık daha seçici ve dikkatli olacağımı ilan ediyorum.
Çünkü siz bir Marksisttiniz ve hâlâ öylesiniz. Bir Marksist olmak ve bunu devam ettirmek suç değil. Kimse sizi kınayamaz. Ben zaten demokrat (demokratik değil) bir insanım. Ama hem Marksist olmak, hem milliyetçi gözükmek kesinlikle dürüst bir davranış değil ve buna hakkınız yok. Yani siz maskeli bir komünistsiniz. Hem eski Marksist arkadaşlarınızla ünsiyetinizi sürdürüyorsunuz, hem de Türkiyeye her geldiğinizde “bir millet, iki devlet” suloganına sığınarak nabza göre şerbet veriyorsunuz. Azerbaycana dönünce de Azerbaycancılık yapıyorsunuz. Azerbaycancılık yapmak da kabahat değil, lakin burada da dürüst davranmıyorsunuz. Dolayısıyla siz gayri dürüst, “olduğu gibi görünmeyen” bir insansınız. Bakalım şimdi moda olan “bir millet, bir devlet” suloganı için ne diyeceksiniz?
Haksızlık etmeyeyim. Türkiyede milliyetçi şahıslarla da ünsiyetinizi sürdürüyorsunuz. Ama niçin? Çünkü onlar şu enstitünün, bu fakültenin, o kurumun başkanlarıdır da ondan. Amacınız kurduğunuz alakayı sürdürmek ve kendinizi Türkiyeye davet ettirmek. Amacınız Azerbaycanı ve Azerbaycan edebiyatını tanıtmak değil! Zaten sizin üç beş eseriniz öyle veya böyle yayımlanmış. Arkadaşlarınızın eserleri yayımlanmasa da olur. Nitekim sizin teşebbüsünüzle hiç bir Azerbaycan edebi-bedii eseri yayımlanmadı. Makamı olmayan, ama Azerbaycan edebiyatını “temennasız, minnetsiz, hasbi tanıtmak” isteyen Yusuf Gedikliye niye itibar edeceksiniz ki? Fakat bu sizin ne kadar menfaatperest olduğunuzu da göstermiyor mu?
Evet, görevinizde gayri samimisiniz. Maksadınız hizmet değil. Maksadınız Azerbaycanı ve Azerbaycan edebiyatını tanıtmak, yaymak değil. Maksadınız sadece kendinizi tanıtmak, kendinizi kurtarmak, makamınızı korumak, bulunduğunuz makamı adeta bir turizm şirketine çevirip şahsınıza yarar biçimde kullanmaktır. Ama sadece kendiniz ve avaneniz için.
Arif olmadığınız için insan pisikolojisinden anlamıyorsunuz. Tabii toplum psikolojisinden de anlamıyorsunuz. Şayet anlasaydınız, sosyolojide Aristidi kompleksi diye bir vakıanın olduğunu, insanların uzun süre başta kalan kişilerden başarılı olsa dahi hoşlanmadığını, bıktığını, bezdiğini, usandığını bilirdiniz ve çekilirdiniz. O zaman daha saygı değer biri olurdunuz. Lakin siz zaten başarılı biri değilsiniz ki.
Sırf şahsi çıkarlarınız uğruna yaşlı ve genç istidatların yolunu kestiniz, tıkadınız. Teşkilatı şahsi şirketiniz haline getirdiniz. Adeta bir çete oluşturdunuz. O kuruluşun başında ben olsaydım şu ana değin 50 Azerbaycan eserini Türkiyede, 50 Türkiye eserini Azerbaycanda neşretmiştim. Siz ise orada burada görünüp hiç bir iş görmediniz. Sadece kendinizi gösterdiniz.
Anar bey! Bence sizin iktidar müddetiniz, miadınız artık dolmuştur. Lütfen o koltuktan kalkınız. Artık saltanatınızın sonuna geldiniz. Gövdeniz orayı doldursa da beyniniz ve ruhunuz doldurmuyor. Sanırım Azerbaycan halkı da aynı görüştedir. Yalnız gitmeden edebiyat tarihine geçecek olan bu mektubu çerçeveletip münasip bir yere asınız. Belki sizden sonra gelen başkan nelere dikkat edeceğini görür de bir faydası olur.
Haysiyet sahibi bir insan olarak 1987’den beri beni yok sayan davranışınıza artık dözemezdim. Size bunları yazmasaydım bu, insan şeref ve haysiyetinden (human cevherinden) yoksun olduğum anlamına gelirdi. Şimdiye kadar yazmadıysam nezaketimden ve sabrımdan ötürü yazmadım. Mektubumun sert olduğunu düşünüyorsanız size “yaralı arslan“ deyimini hatırlatırım.
Muhterem Azerbaycan halkı! Tasavvur ediniz. Şu ana kadar geçen 23 sene içerisinde Azerbaycanla ilgili 16 kitap ve 100’den fazla makale yayımlayan birinin görmemezlikten gelinmesi, yanındaki arkadaşları davet edilirken göz ardı edilmesi, o anda ve ondan önce davet edilmemesi sizce normal midir? Lütfen siz karar verin! Çünkü en büyük mahkeme halkın vicdanı, yani sizin vicdanınızdır.
Aziz Azerbaycan halkı! Böyle yazmama rağmen Azerbaycana, kültürüne ve halkına, size olan muhabbet ve hürmetimden hiç bir şey eksilmemiştir. İstemeden yanlış bir şey söylediysem beni affedin, bağışlayın. Maksadım yalnız kendime yapılan haksızlığa, adaletsizliğe, nezaketsizliğe baş kaldırmaktır.

Dr. Yusuf Gedikli
Edebiyatşinas, Türkolog, Ufuk Ötesi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

“Vur eski kölesi utandır onu”

Son bir yılda gittikçe artan terör olayları sebebiyle hükümet meclise, terörle mücadele kanununda değişiklik yapan bir tasarı sundu. Tasarının “etkin pişmanlık” diye yeni bir kavram ve hüküm getiren 6. maddesi tartışmaya yol açtı. “Halk oyu maddeyi kim istedi?” diye araştırınca ordu ve emniyet yetkilileri kendilerinin istemediğini, hükümet yetkilileri ise 2 mayıs 2006 günü maddenin başbakanlıktan gönderildiğini açıkladılar. Ama esas vurucu, kahredici açıklamayı hükümet sözcüsü Cemil Çiçek yaptı. Televizyonların haber verdiğine göre 2 mayıs 2006 akşamı Cemil Çiçek aynen şöyle dedi: “Maddeyi kimin istediğini açıklayamam.” Devam eden haberlerde adalet bakanının gizli celse istediği de haber veriliyordu (2 mayıs akşamı bu konuşmayı haber veren televizyonlar ertesi sabah nedense bu demece hiç yer vermediler. Gizli bir el her şeyi durdurdu. Bir tek Halka ve Olaylara Tercüman kısmen yazdı).
Hani Türkiye özgür, demokratik, hatta bağımsız bir devletti?
Tabii ki bağımsız değil. Türkiyenin bağımsızlığını ta 1950’lerin başında kaybettiğini müteaddit defa yazmıştık. Onun için şu andaki devlet yetkilileri dahi Türkiyeye bağımsız diyemiyorlar, egemen diyorlar. Hani Sovyetler dağılmadan evvel, 14 Sovyet cumhuriyeti egemenliklerini ilan edip duruyorlardı, ama bağımsız değillerdi. Bağımsızlıklarını bilahare, 9 aralıktan 1991’den sonra kazandılar.
İşte egemenlik dediğin böyle olur.
Öyleyse teklifin sahibi kim? Teklifin sahibi tabii ki bu satırların yazarı değil, ayakkabıcı Ferhat da değil, bakkal Mehmet emmi de değil. Öyleyse kim?
Tabii ki Brüksel.
Belli ki Brüksel Mandela taktiğini uyguluyor. Uygularlar. Elin oğlu senin için Atatürk taktiğini uygulayacak değil ya!
“O uygulatır, sen uygulama diyeceğiz” ama onu da diyemiyoruz. Zira bir kulübe girmişsiniz, şartlarına uyacaksınız. Uymazsanız uydururlar. Nasıl mı? İşte böyle! Kulübün 25 üyesi bir araya gelip kulübün kapısında bekleyen birinin üzerine çullanır, biner. Ama üzerine çullanılan, binilen, şarklı huya sahip birisi olduğu için biraz mazohizmi de vardır. Yani böyle şeylerden, ezilmelerden, çiğnenmelerden, itilmelerden kakılmalardan hoşlanır. O zaman ne yapacaksınız? Daha çok canı çıkıncaya kadar çullanacaksınız, bineceksiniz, ezeceksiniz, çiğneyeceksiniz, iteceksiniz kakacaksınız!
Çullanın, binin, ezin, çiğneyin, itin, kakın! Tam zamanıdır!
Brüksel Türkiyeye bir kaç yıl evvel de emir vermiş, ANAP’lı iç işleri bakanı verilen emri Giresun valisine iletme vazifesini üstüne almış, Topal Osman’ın mezar taşındaki “Rum çeteleri” tamlamasını sildirmişti. Şimdi de bu. Bilmediğimiz daha kim bilir neler var? Ve bundan sonra daha neler olacak neler?..
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti… Sen bunu gerçekten hak ediyorsun…Ve devlet dediğin böyle olur hani!..
Ziya Gökalpın Balkan devletlerine yönelik şöyle bir mısrası vardı: “Vur eski kölesi utandır onu.” Belki Türkler utanır da bir şeyler yapar diye söylemişti. Biz de aynısını söylüyoruz. Ama utanma hassası kaldıysa!..
Şunu da belirtelim: Hiç bir kuruluş, kişi, teşkilat, ana muhalefet olan CHP ve diğer muhalefet dahil, bir şey demesin. Hiç kimsenin böyle bir şey deme hakkı yok. Baykal, “görüşmeleri boykot edeceğiz” diyor. Onun da deme hakkı yok. O da AB’ye giriş için her şeyini verenlerdendi.
Kısaca… Boyun eğeceksiniz… AB’niz, yani babanız, ağabeyiniz öyle istiyor. Çifte sıtandart yok. Yan çizmek, “hem girerim, hem kafama göre takılırım” demek yok. Yakında Atatürkün resimlerini de kaldıracaksınız, bayrağı da değiştireceksiniz.
Yahut da çeker çıkarsınız. Eğer dürüstseniz ve aklınız varsa…
Ne yazmıştık daha önce “En büyük ikinci satış” başlıklı yazımızda? “Ama Türkiye mi AB’ye girecek yoksa AB mi Türkiyeye girecek? Bunu ileride göreceğiz.“ İşte kimin kime girdiğini görüyoruz. Daha da neler göreceğiz…
Bu hususta sadece bizler, BBP, SP ve ötekiler… söz söyleme hakkına sahiptir. O kadar…

Aydınımıza değer vermek yahut takdir etmek, takdir edilmek

13 mayıs 2006 cumartesi günü saat 14’te Süleymaniyedeki Darüzziyafede çok yönlü bir şahsiyet olan Azerbaycanlı şair, yazar, alim, fikir, devlet ve siyaset adamı Sayın Sabir Rüstemhanlının 60. yaşını kutladık (Doğum tarihi 20 mayıs 1946 Yardımlının Hamarkend köyü).
Her rejimin iyi ve kötü tarafları vardır. Sovyet rejiminin iyi taraflarından biri şair, yazar, alim, fikir ve sanat adamlarına büyük değer vermesiydi. Gerçi bu kişileri rejimi halka benimsettirmede araç olarak kullanıyordu ama neticede durum buydu.
Bu meyanda 50, 60, 70, 80, 90 ilh… yaşlarına gelen bilim, kültür, sanat adamlarına tantanalı kutlamalar yapılıyor, madalyalar, nişanlar takılıyor, unvanlar veriliyor, maddi manevi taltiflerde bulunuluyor, onlar da hayatlarında “bir gün görüyorlardı.”
Bir de bize bakalım. Hayatta her türlü suçlamayı, olumsuz eleştiriyi yaparız. Öldükten sonra bir kaç kişi bir araya gelir, mezarının başına gider, yanar, yakılır, ağlarız. Caddelere sokaklara, meydanlara, parklara, okullara adını veririz. Bir sonraki belediye veya hükümet de gelir, verilen ismi kaldırır, başka bir isim verir. Basında karşılıklı salvolar ve yaylım ateşleri başlar. Neticede değerli adamımız futbol topuna döner, gelen vurur, giden vurur, arada kaynar gider, başka deyişle gerçekten ölür.
Oysa biz de kendi değerlerimize sahip çıkmalıyız. Onlara hayatlarında “bir gün göstermeliyiz.” Böyle yaparsak onları onore etmenin, şereflendirmenin yanı sıra şevklendirir, heveslendirir, teşvik ederiz. Daha büyük çalışmalar yapmalarına sebep ve vesile teşkil ederiz. Bilim, kültür, sanatta da daha çok ilerleriz.
İbni Sinanın güzel bir sözü vardır: “Bilim ve kültür takdir edilmediği yerden göç eder” der. İbni Sina beyin göçünü bin sene evvel pek güzel tarif etmiş. Sadece göç olsa iyi (Çünkü göçte en azından bilim yine de kaybolmuyor). Ama bilim, kültür, sanat elemanına icap eden önemi vermezsek, mevcut potansiyeli de gün yüzüne çıkaramayız; mevcut kabiliyeti bilime, kültüre, sanata çeviremeyiz. Merhum Muallim Nacinin dediği gibi “Marifet iltifata tabidir / Müşterisiz meta’ zayi’dir.” (Bu manzum vecizeyi 22 nisan 2006 cumartesi günü Darüzziyafede kıymetli iş adamımız ve ağabeyimiz sayın Salih Özpideciler hatırlattı).
Şu da bir gerçek. Başkasına değer vermemenin şuur altı açıklaması kendine değer vermemektir. Şahıs kendine değer vermediği için başkasına da vermez. Çünkü değerli bir iş yapmamıştır. Yapmadığı için başkasının yaptığına da kara çalar. Kişi bunun farkında olur veya olmaz. Ama durum budur. Böyle olunca da bir yere varılamaz, bir yere gidilemez. Milliyetçi camianın potansiyeline rağmen Türkiyede etkin olamamasının sebeplerinden biri de budur.
Sözü Sabir Rüstemhanlıdan açtık. Nerelere geldik. Bu vesileyle sayın Sabir Rüstemhanlıya ve eşi Sayın Tenzile Rüstemhanlı hanımefendiye ve çocuklarına güzel günler, sağlıklı yıllar, başarılar diliyor, nice yıllara… diyoruz.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002