Kasım 2008

Ö T E S İ

 

06.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Medeniyetler çatışması, karikatür kırizi


Amerikalı siyaset bilimcisi Samuel Huntington’un 1993’te ortaya attığı medeniyetler çatışması nazariyesi (teorisi) bir hayli gürültü koparmış, bir hayli tenkit almıştı. Ama hakikatte böyle bir çatışma var ve bütün hızıyla sürüyor. Bu çatışmanın 1993’ten evvel açıkça ve bu kadar şiddetli olmaması Sovyetler Birliğinin mevcudiyeti, yani dünyanın doğu-batı şeklinde iki buloğa bölünmesi yüzündendi ve bundan dolayı ortada fiili bir mütareke vardı.

10 eylül 2005 günü bir Danimarka gazetesinde peygamberimiz Hazreti Muhammedi terörist olarak gösteren bir karikatür yayımlandı. Türkiye dahil, bazı İslam ülkeleri bunu purotesto etti. Hatta bu ve Roj tv meselesi yüzünden başbakan Erdoğan, Danimarka başbakanı Rasmussen ile yapacağı görüşmeyi iptal edip Türkiyeye dönmüştü ama Danimarka da bu olaydan hiç tınmamış, hiç geri adım atmamıştı (İslamın üstün taraflarından biri de kimsenin mukaddesine dokunmamasıdır).
Çünkü Danimarka AB üyesiydi. Yani arkasında 500 milyonluk siyasi ve iktisadi AB gücü vardı ve iktisadi bakımdan tuzu kuruydu. Sadece 5 milyon nüfusu vardı ama ileri, çok gelişmiş bir ülkeydi.
Danimarkanın özür dilememesine rağmen mesele kapanır gibiydi. Ancak 10 ocak 2006 günü bir Norveç gazetesinde de aynı karikatürün yayımlanması ateşe körükle gitmek oldu. İslam alemi ayaklandı. Ardından başka ülkelerde de karikatürlerin yayımlanması batı ve İslam alemi arasındaki çatışmayı daha da netleştirdi ve şiddetlendirdi.
Her zamanki gibi Anglo-Sakson dünyası meşhur diplomasisini gösterdi. 4 şubatta hem olayı kınadı, hem de etkili gazetelerin çoğu böyle bir karikatürü yayımlamayı din ve vicdan hürriyetine saygısızlık olarak gördü. Vatikan da kınayanlar arasındaydı.
Aynı 4 şubat günü Rasmussen, 76 ülkenin büyük elçisiyle görüştü. Ama bu kadar resmi, gayri resmi tepkiye, görüşmeye, olaya, ekonomik ve sair tepkiye rağmen, Danimarka yine özür dilemedi. Halbuki basit bir özür meseleyi bitirecekti. Ama anlaşılan o ki, özür dilemek Danimarkanın (batının) bir nevi yenilgisi olarak kabul ediliyor.
AB Komisyonu başkanı Barroso da birliğin Danimarkanın yanında olduğunu açıkladı.
Müslüman terörist midir? Yani müslümanın vatanını işgal edeceksin, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek demeden öldüreceksin, adamı soyundurup diz çöktüreceksin, sonra da şöyle diyeceksin: “Sakın hık mık etme, yoksa sana terörist der ve terörist muamelesi yaparım.”
Böyle bir muameleye kimse tepkisiz kalmaz. Müslüman da öyle veya böyle bir şey yapınca peygamberini terörist ilan edeceksin. Kısaca kuvvetin hukuku.
Ama müslümanın elinde kaleşnikofla balistik füzelere, koordinatla bombardıman yapan uçaklara, füzelerin delemediği zırhlı tanklara karşı çıkması mümkün değil; intihar bombacısıyla sivillerin arasına dalıp kendini ve üç beş kişiyi öldürmekle de bir yere varılamaz. Mesele kaleşnikofla, intihar bombacısıyla çözülecek mesele değil. Mesele çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmakla çözülür. Yani bilimde ilerleyeceksiniz, buluş yapıp teknoloji üreteceksiniz, fabrikalar yapıp üretimi arttıracaksınız, mallarınızı dünya piyasasına sevkedip ülkenize çok para getireceksiniz. Ancak o zaman saldırganlara karşı durabilirsiniz. Baksanıza Japonyaya kimse bir şey diyebiliyor mu?
Gerisi hikâyedir; züğürt tesellisidir, boş övünmedir, kendini kandırmaktır.

Fikir özgürlüğü ve dinler arası diyaloğun baltalanması

Başta Danimarka olmak üzere, karikatürleri yayımlayan gazete ve ülkelerin kamu oyları, bunları fikir özgürlüğüne dayandırdı. Doğru, fikirler özgür olmalı ama neyin nerede bittiği de bilinmeli. Bu husus Orhan Pamuk davası münasebetiyle Türkiyede çok tartışıldı. Mesela siz birisine saygısızca laf edip, küfür edip sonra da “bu fikir özgürlüğüdür diyebilir misiniz?” Sanırız diyemezsiniz. O halde sizin mukaddesiniz yok diye başkasının mukaddesine hakaret edemezsiniz. Fikir özgürlüğüyle övünenler Pakistandan Nijeryaya kadar onlarca insanın ölümünden sorumludur. Ancak bu sorumluluğu fark etmek için biraz vicdan lazımdır. Vicdan ise sosyal Darvincilik kanununa, yani tabiat kanunlarına göre yaşayanlarda bulunmaz.
Danimarka ve batı bu hareketleriyle dinler arası diyalog masalını da kökünden berhava etti. Son on, on beş yılda bir dinler arası diyalog masalı tutturulmuş, gidiyordu. İslamiyetin sanki diyaloğa ihtiyacı varmış gibi sürekli pompalanıyordu. İslam zaten bütün dinlere müsamaha ile, hoşgörü ile bakan bir dindir. Bütün peygamberleri tanır ve semavi dinleri kitaplı dinler diye tabiat dinlerine nisbetle ayrı ve yüksek bir kategoriye oturtur. Asıl ülkelerinde bir tane Türk, başkentlerinde bir tane cami bulundurmayanlara diyalog çağrısı ve eğitimi yapılmalı.
Bu masalı ortaya atanlar kendilerinin Tanrının görevlendirdiği şahıslar olduğunu iddia ederek ülkeler işgal ediyor, sonra da kamu oylarını uyutmak için yaldızlı ifadeler kullanarak dostluk, barış, medeniyet nutukları atıyorlardı. Karikatür olayı batının diyaloğa ihtiyacı olduğunu bir kere daha ortaya çıkardı.

Hamasın davet edilmesi

16 şubat 2006 günü Hamasın sürgündeki lideri Halid el Meşal Ankaraya geldi. Davet Türkiyede ve dünyada çok tartışıldı. İsrail el Meşali Apoya benzetti. Ama “teşbihte hata olmaz” sözüne uygun düşünürsek, el Meşal’le Apo arasında en ufak bir benzerlik yok. İsrail Filistin topraklarını işgal etmiş bir ülke. Türkiye işgalci değil. Apo seçimlere giren bir partinin lideri değil. Hamasın seçimlere girmesine izin verilmiş. Kürtler ve Türkler Müslüman. Oysa Filistinler Müslüman, İsrailliler Yahudi.
Her neyse! Biz “davet nasıl oldu, niye oldu, ne söylendi?” sorularına cevap aramayacağız. Bu tür olaylar buz dağı gibidir. Halk oyuna yansıyan kısmı onda birdir. Muhalefeti dinleseniz dahi bilinen kısmı onda ikiden yukarı çıkaramazsınız. Bunları yapanlar bilir, bir de ileride tarihçiler belgelere dayanarak ortaya doğruya yakın bir fikir koyabilir.
Türkiye Hamas liderine söylenmesi gerekenleri söyledi. Silah bırakmak ve İsraili tanımak. Bunlar doğrudur. Kaleşnikofla, intihar bombacısıyla hedefinize ulaşamazsınız. Çünkü karşı taraf tank, top, uçakla geliyor. Bir savaşta iki taraf da zarar görür. Sadece birisi az, diğeri daha çok zarar görür. Barış isteniyorsa yapılması gereken, İsrailin Filistin topraklarından çekilip Filistin devletinin kurulmasına razı olmasıdır. Filistin tarafı da İsraili hukuken tanımalıdır. Böyle olursa kalıcı barış olur.
Fakat bu hadisenin bilhassa Türkiye için başka önemli bir tarafı var ve bizce esas üzerinde durulması gereken de budur. Türkiye cumhuriyet tarihinde ilk defa kendisini direkt olarak ilgilendirmeyen bir olaya müdahale etmiştir. Bu, şimdiye dek sürdürülen pasif, şahsiyetsiz, silik dış politikadan vazgeçildiğine ilişkin bir sinyaldir. Şayet bu böyle devam ederse –ki etmelidir, Türkiye bölge ve dünya meselelerinde rol oynayan bir devlet haline gelir. Türkiyenin konumunu Arşimedin sözüne benzeterek izah edebiliriz. Arşimet “bana bir kaldıraç verin dünyayı oynatayım” demişti. Türkiye eğer devlet gibi devlet olursa, dünyayı oynatır ve medeniyetler çatışmasının sürdüğü bu ve gelecek günlerde olumlu ve önemli rol oynar.
Tabii bu güçlü bir ekonomiyle olur. Ekonomi ise bilime dayanır.

Yerli tank üretimi

Gazetelerin yazdığına göre savunma sanayisi müsteşarlığı yerli tank üretmeye karar verildiğini açıkladı (Bugün, 1 şubat 2006, 15. s. ve Halka ve Olaylara Tercüman, 12 şubat 2006, 1. s.).
Haberlere göre tamamiyle yerli dizayn ve modelde 250 tank üretimi için yakında ihale açılacak. BMC, Otokar ve FNSS şirketlerinin teklif vermesi bekleniyor.
Bilindiği gibi 1952’de NATO’ya giren Türkiye, her türlü silah ihtiyacını ABD hibesiyle karşılamaya karar vermiş, bütün tank, top, uçak ve sair fabrikalarını kapatmış, bazı kalemlerde ise üretimi yok denecek düzeye indirmişti. Böylece bizi idare eden büyük devlet adamları! bindikleri dalı kesmiş, dünyanın en büyük ve en eski devlet, millet ve ordularından biri kolsuz kanatsız hale getirilmişti. Silah lazım olunca da Almanyanın, Amerikanın, İsrailin, Ukraynanın kapısında dilenci olmuşlardı. Ama elin devleti seni niye düşünsün, aldıkları cevap “kem küm” olmuştu. Hiç biri yeterli sayıda tank vermeye yanaşmadığı gibi en ufak teknoloji vermeyi de reddetmişti. Türkiye, bundan yıllarca evvel Almanyadan Leopard tankı almak istemiş, güneydoğu meselesi yüzünden Almanlar tank satmamış, tek bir Leopard tankını bile Türkiyeye göndermek mesele olmuştu. Daha sonra Ukraynadan tank almak istemiş, benzer sebeplerle yine güçlükle karşılaşmıştı. Ortak üretim yapma purojelerinde de ortak ülkelerden teknoloji tıransferiyle ilgili güçlükler çıkmıştı. Daha sonra tanklarını İsraile modernize ettirmeyi kararlaştırmış, bunun için katrilyondan fazla para harcamayı gözden çıkarmıştır. Bu kadar paraya rağmen İsrail hâlâbu tankları taahhüt ettiği tarihte teslim etmiş değil.
Nihayet akıllanan ülkemizin verdiği yerli tank üretimi kararı geç kalmış olmasına rağmen çok isabetli bir karardır. Türkiye bunu başaracak her türlü güce sahiptir. Pakistanın atom bombası ve balistik füze, İran’ın balistik füze yaptığı ve atom bombası yapmak üzere olduğu bir devirde Türkiye haydi haydi tank yapar. Komple otomotiv fabrikaları gerektiğinde tank, gerektiğinde otomotiv ve sair işleri kolaylıkla yerine getirir.
İhalenin bir an önce yapılmasını temenni ve talep ediyoruz.

Rahmetli Vahid Çabuk Ağabey

4 mart 2000 (bazı kayıtlara 5 mart olarak düşmüştür) günü beka alemine göç eden merhum Vahid Çabuk ağabeyimiz hakkında bir kaç kelime yazmayı çoktan beri arzuluyorduk. Amacımız aynı zamanda merhumun mükemmel bir biyografisini ve eserlerinin tam bir listesini ortaya koymaktı. Ama mükemmel bir iş yapmak kolay olmadığı için buna muvaffak olamadık. Lakin düşüncemizi merhumun kendisine layık oğlu Burak Fazıl Çabuk yerine getirdi. Babasının hakkında “Vahit Çabuk, Hayatı ve Eserleri” isimli bir kitap yazdı (Emre y., İstanbul 2003, 187 s.).
Bu vesileyle kendimizi gecikmiş de olsa merhum hakkında bir kaç kelime yazmaya mecbur hissettik.
Mehmet Akif Ersoyun Arapçadan tercüme ettiği şöyle bir dörtlük vardır :

Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi alem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande, halka matem. (F. Abdullah Tansel, Mehmet Akif Ersoy, İrfan y., İstanbul, 1973, 56. s. Yadında mı? : Hatırında mı?, mevtin : ölümün hande : sevinç).

Benzer ve lâ-edri (isimsiz) bir kıta da şöyledir :

Fikr et ey dil ki doğduğun vaktin
Herkes handan idi ve sen giryan;
Ana sa’y et ki, öldüğün vaktin
Herkes giryan ola ve sen ola handan. (Fikr et : düşün, handan : sevinçli-gülen, giryan : ağlayan, ana sa’y et ki : ona çalış ki).

Bu iki kıtayı büyük alim, değerli insan merhum Vahid Çabuk ağabeyimizin ölümünün 5. sene-yi devriyesi vesilesiyle hatırladık. Vahid Çabuk bu iki kıtanın mazmununa uygun göçtü bu dünyadan. Herkes ağlarken o gülüyordu. Öyle bulunmaz bir insan, öyle değerli bir alimdi. Ölümünü “fazla etkileniriz” diye bizden gizlemişlerdi. Dediğimiz gibi ölümünde herkes ağladı ve o güldü. Ruhu şad, mekânı Cennet olsun.
Vahid ağabey 12 kasım 1946 tarihinde Amanos dağlarının eteklerinde bulunan Cebike (Düğünyurdu) köyünde doğmuştu. Bu köy Hatay ilimizin İskenderun ilçesine bağlıdır. Yokluklar içinde okumuş, alim olmuş, ilim alemine onlarca eser, yüzlerce makale kazandırmıştı. Genç yaşta, sadece 54 yaşında hicret etmesi hem tanıyanları için, hem ilmimiz için büyük bir kayıptır.
Merhum Vahit Çabuk ağabey ile İstanbula temelli olarak geldiğimiz 22 kasım 1982’den bir kaç gün sonra kardeşim Fethi Gedikli vasıtasıyla tanışmıştık. İmzasına Türk Kültürü dergisinden zaten aşinaydık. O zaman İstanbul üniversitesi edebiyat fakültesinin karşısındaki Hasan Paşa medresesinde bulunan İslam Ansiklopedisi müdürüydü. Çekingen bir halde yanına girmiştik. Bu, aynı zamanda bir bilim ve edebiyat adamıyla ilk vicahi tanışmamızdı (İkincisi Arapgirli Dedebekiroğullarından avukat Ahmet Ümid Aydınlardı. Merhum Aydınlar Divanyolu caddesindeki Erçevik iş hanında avukattı. 25 aralık 1989’da “aziz milletime” ithaf ettiği Esbab-ı Ayasofya isimli şiiri pek manalıdır). Vahid Çabuk bizi güler yüzle, mütevazi bir vaziyette karşılamış, çay ısmarlamıştı. Sonraki günlerde dostluğumuz daha da ilerledi. Hatta İslam Ansiklopedisinin yeni versiyonu için Mirza Fethali Ahundov maddesini yazmayı bize tevdi etti. Ahundov maddesini bize vermesi, güveninin de bir göstergesiydi. Biyografi yazarken uygulanacak metodu da şöyle listeledi (Biyografi yazmak isteyenlere faydalı olacağına inandığımız için aynen yayımlıyoruz):
1. Kimlik (şahsın adı, ailesi, sülalesi, künyesi, lakabı). 2. Mesleği (şair, yazar, politikacı, araştırmacı vs.). 3. Ana babasının adı. 4. Doğum yeri ve tarihi. 5. Ölüm yeri ve tarihi. 6. Hayatı. 7. Şahsiyeti (edebî ve sair). 8. Eserleri.

1992’de Tercüman gazetesinin hazırlamak istediği Türk Alemi Ansiklopedisi için de Türkiye haricindeki bir çok şahsiyetin biyografilerini bize havale etmişti. Bunların içinde Memmed Aslan, Cengiz Aytmatov, Abdürreşid İbrahim, Çolpan, Fıtrat, Askar Akayev ve daha bir çokları vardı. Merhum, bunların teliflerini de muntazaman ödemişti. Erbabı bilir ki, basın yayın piyasasında her meslek ve sanat mensubuna ücret verilir, bir tek yazar kısmına para verilmez. Bunlar yazmaya başladığımız 1983 senesinden beri aldığımız ilk teliflerdi (Pilanlanan Türk Alemi Ansiklopedisi neşredilemedi).
Vahid ağabey nadir bulunan adamlardandı. Öyle iyi niyetliydi ki bize şöyle derdi: “Yusuf, ya evlen, ya kitap yaz.” Günümüzde öyle bir atmosferde yaşıyoruz ki herkes yekdiğerine “evlen” der ama “kitap yaz” demez. Hatta bir makale, bir kitap yazmak istediğinizi belirttiğinizde hemen “o mevzuda filancanın çalışması var, feşmekânın eseri var” der. Sanki yazılmış, çalışılmış bir konuda başka hiç bir şey yazılamazmış gibi hemen şevkinizi kırmaya, sizi yüreksiz etmeye çalışır. Vahid ağabey de tam tersine insanı yazmaya, bir konuda çalışmaya teşvik ederdi.
Merhumun pek isabetli bir tesbiti de şuydu: “İlmî çalışma yapan adam sosyal faaliyetlere imkân bulamıyor, sosyal faaliyetlere imkân bulan bir şey yazamıyor.” Bu görüşünü Ernest Hemingıveyin “çalışmanın iki büyük düşmanı var; telefon ve ziyaret” sözüyle kuvvetlendirirdi. Bizim gibi konuşmayı, laf-ı güzafla vakit öldürmeyi seven bir millet için çok doğru bir tesbitti.
Kendisi çok çalışkan ve veluddu. Osmanlı Tarihi namında 10 ciltlik bir eser ortaya koymuş, bu eser için 15 yılını feda etmişti.
Sadece tarihçi değildi. Romancı ve şairdi de. Yayımlanmışların yanında yayımlanmamış bir çok roman ve şiiri de mevcuttur.
Osmanlı Türkçesini çok iyi bilirdi. Zaman zaman okuyamadığımız bazı kelimeleri sorduğumuzda seri şekilde çözerdi.
Bu muhterem insan, ebedî uykusunu başı karlı Amanos dağlarının eteğine yaslanan, ağaçlarının yeşil dallarında kuşların ilahi söylediği, tepelerini serin yellerin okşadığı, ana babacığının, akrabalarının yattığı, çocukluğunu geçirdiği köyünde uyumayı istemiş, köyüne gömülmeyi vasiyet etmişti. İsteğine uyuldu. Şimdi şirin ve sakin Düğünyurdu köyünde bir selvi ağacının dibinde ebedî uykusunu uyuyor. Tıpkı 18 kasım 2003 günü ölen ve onun gibi İstanbula değil, doğduğu Ispartanın Yalvaç kazasının Özgüney köyünde ana babacığının mezarlarının yanına defnedilmeyi vasiyet eden Oğuz Şaban Duman ağabey gibi.
Her ikisinin de ruhları şad, mekânları Cennet olsun... Fatihalarımız ve dualarımız onlarladır...
Kaç kişinin ardından böyle yazı yazabiliriz? Kaç kişinin vefatı gözlerimizi yaşartabilir. Bütün marifet kendi handan (güler) iken, ağyarı giryan (başkasını ağlar) bırakabilmekte, böyle yazılar yazdırabilmektedir...


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002