Kasım 2008

Ö T E S İ

 

14.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Danıştayın misyonerlik hakkındaki kararı


Teorik olarak herkesin dinini yayma hakkı ve serbestisi vardır ama muharebe eşit olmayan asimetrik şartlarda cereyan edeceği için kaybeden taraf biz olacağız. Rejimle barışık, vatandaşla barışık bir orta yol bir türlü bulunamamıştır. Düşünülmediği için bulunamamıştır tabii. Düşünülse idi, bulunacağı kesindi. Ne kadar geç olsa da hâlâ zaman geçmemiştir.

22 haziran 2005’te Danıştay, “Misyonerlik yasa dışı faaliyet değil, dinî bilgidir, din yaymak da din özgürlüğüdür” şeklinde bir karar aldı (Posta, 23 haziran 2005, 1. s.).
Mühim ve hukuki bir karar, lakin demokratik ve şaşırtıcı değil.
Mühim; çünkü hiç bir din için kanuni bir engel olmayacağından ötürü her türlü faaliyet serbest olacak.
Hukuki; çünkü hukuki açıdan hiç bir fikrin, ideolojinin ve dinin puropaganda edilmesinin yasaklanmamasının gerektiği aşikârdır.
Demokratik değil; çünkü demokrasi demosun, yani cumhurun isteklerinin dikkate alınması demektir. Dolayısıyla halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede misyonerlik puropagandasının serbest bırakılmaması gerekirdi. Nitekim Yunan anayasasının 13. maddesinin 2. fıkrasının son cümlesi aynen şöyledir: “Dinsel puropaganda yasaktır.” Yani Türkiyede Hıristiyanlık puropagandası yapmak serbesttir ama Yunanistanda Müslümanlığı yaymak yasaktır.
Şaşırtıcı değil; çünkü Türkiyenin 1938’den sonra zaman zaman sapmalar olsa da tatbik ettiği kültür politikasına ve topyekün batılılaşma hedefine uygun bir karar (Biz böyle bir kararın verileceğini 1992’den beri bekliyorduk. “Nereden biliyorsunuz?” diye sual ederseniz, medyanın haç ve patrik muhabbetinden anlamıştık. O günlerde bir çok genç kızımızın boğazından haç asılıyordu. Bunları müşahede ettiğimiz için 1992’de banliyö tireninde giderken bir arkadaşa “yakında din değiştirmeleri de başlar” deyince, bize kulak misafiri olan bir genç söze karışıp şöyle demişti: “Onlar haç değil, cinsiyet işareti.” Gencimiz haçı dişi cinsi gösteren işaret sanıyordu. Böyle olur bu işler!? Önce masum bir alıştırma (kuluçka) devri yaşatılır, sonra sadede geçilir.

Türk laikliği hakkında iki görüş

Tabii ki hiç bir noktaya durup dururken gelinmez. Her sosyal olayın bir geri pilanı vardır. Maalesef Türkiyede kaş yapayım derken göz çıkarılmış, halihazır vaziyet ortaya çıkmıştır. Konumuzla ilgisi bakımından Türkiyede laikliğin en sert uygulandığı İnönü dönemi için iki bilim adamımızın görüşlerini vermek faydadan hali değildir. “Türk devrimini en kansız devrim olarak gören” (gerçekten de öyledir) purofesör Kemal Karpat, 1938 sonrası dönem için şu hükme varır:
“Mesela İnönü kabinelerinde yer alan Şükrü Saracoğlu, Hasan Ali Yücel, Suad Hayri Ürgüplü, Ali Rıza Türel gibi tanınmış bakanlar milli mücadeleye katılmamış veya ikinci derecede rol almış kimselerdi. Temel eğitimlerini cumhuriyet devrinde aldıkları için bir bakıma bunlara cumhuriyet devri neslinin gerçek temsilcileri olarak bakmak daha yerinde olur. İşte bu yeni nesil, cumhuriyet ilkelerine hem aşırı bağlılık gösteriyor, hem de bu ilkeleri yorumlamakta kendi şahsi görüşlerine göre yenilikler getiriyorlardı. İnönü devrinin ilk yıllarında kıraldan daha fazla kıralcı olan, yani inkılabları getirenlerden daha fazla inkılabçı olmak mecburiyetini duyan bu yeni idareci nesil, laikliğe birinci derecede önem vermiştir. Ancak laikliğin manası bir hayli değişmiş, bu kez din ile ve dinî vecibelerle ilgili her hangi bir söz veya davranış laikliğe aykırı olarak görülmüştür. Bu hususu anlamak için 1938’den sonra laikliğe aykırı hareket edildiği gerekçesiyle hakim önüne gelen davalara bir göz atmak yeterlidir. Bu politika halk arasında hükümetin şuurlu olarak dine karşı hareket ettiğine dair bir kanaat uyandırmıştır.” (Kemal Karpat, “Türkler-Cumhuriyet devri”, İA, 12-2. c., 402. s.).
Sosyoloji purofesörü Orhan Türkdoğan şu düşüncededir:
“Türk laisizmi daha önce belirttiğimiz üzere batı laisizminin bir kopyasıdır. Ancak onu ‘biz bize benzeriz’ ilkesiyle biraz da kendimize benzetmişiz. Öyle ki 1924 Tevhid-i Tedrisat yasasının kabulü ile 1950’ye kadar hemen 25 yıl din devreden çıkarılmıştır. Bir Rusya, bir de Türkiye bu tarihî kesit içinde dini bir sosyal müessese olarak kabul etmemiş, varlığını inkâr etmiştir. (...) Bu süre içinde en az iki kuşak köklerden, manevi temellerden kopmuştur.” (Orhan Türkdoğan, “Türk demokrasi modelinin sosyal yapısı ve eleştirisi”, TDA, ekim 1993, 86. sayı, 23. s.).
Gayet doğru olan bu görüşler bir şeyi daha ortaya koyuyor. O da Türk sosyal pisikolojisinin bir türlü senteze varamaması, dengeyi bulamaması, orta yerde duramaması gerçeğidir. Türk sosyal pisikolojisi aşırılıklarla maluldür, tarih boyunca hep ifratla tefrit arasında gidip gelmiştir ve bunun o kadar çok örneği vardır ki yerimiz müsait olmadığından vermiyoruz.
Din mevzusunda da böyle olmuştur. Rejimle barışık, vatandaşla barışık bir orta yol bir türlü bulunamamıştır. Düşünülmediği için bulunamamıştır tabii. Düşünülse idi, bulunacağı kesindi. Ne kadar geç olsa da hâlâ zaman geçmemiştir.

Atatürkün dinde reform düşüncesi

Atatürkün İslamiyeti bazı yalan yanlış ahkâmlardan, hurafelerden arındırıp medeniyetle telif etmek, bağdaştırmak istediği bilinir (Bilen bilir tabii. Yoksa okuyan kim ki bilsin?). Yapmak istediği teokrasiye kaymadan, laik devlet nizamıyla çatışmayan bir sistem tesis etmekti. Fakat “büyük adam” çevresinin baskısıyla “ben Luter olmayacağım” demiş ve bundan vazgeçmişti (Ş. S. Aydemir, Tek Adam, 9. b., Remzi k., İstanbul 1985, 3. c., 493-496. s.).
Atatürkün teşebbüsünü tartışmak bizim işimiz değil, lakin önemli olan Atatürkün dinsiz bir toplum olamayacağını ve olmaması gerektiğini çok iyi bilmesi ve anlamasıdır.

Halide Edip Adıvarın bir hatırası

Halide Edip Adıvar İngilterede bulunduğu senelerde İskoçyanın Edinburg şehrinde bir yazarlar kongresine katılır. Düşünen bir romancı ona şunları söyler:
“-Sizdeki laisizm nihayet İslam dinini kaldıracak. Hepiniz Hıristiyan olacaksınız.”
-Müslümanların Hıristiyan olmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü Hıristiyanlığın insani ve yüksek tarafı esasen İslamlarda vardır.
-Laisizm ruhunu İncildeki bir hikâye çok güzel ifade eder. Musevilerin sofu ve riyakâr bir zümresi olan Pharissee’ler Musa dinini yıktığına inandıkları ve düşmanı oldukları İsanın ayağını kaydırmak ve Romalıların onu öldürmesini sağlamak maksadıyla ona casuslar yolluyorlar. Casuslardan biri ‘İsa efendimiz! Sen doğru sözlü bir adamsın. İnsanlara Tanrı yolunu gösteriyorsun. O halde söyle. Sezara vergi vermek reva-yı hak mıdır? diye soruyor. İsa, paranın üstündeki Sezar resmini işaret ederek ‘yanılmayınız’ diyor. ‘Sezarın hakkını sezara, Tanrınıkini Tanrıya vermeniz gerekir.’
İşte laisizm budur hanımefendi! Yani Sezarın hakkını Sezara, Tanrının hakkını Tanrıya vermektir. Dine de, ilme de aynı ölçüde saygı duymaktır. Teraziyi ayarlamasını bilmeyen milletler kantarın topunu kaçırırlar. Bana öyle geliyor ki, siz Türkler evvelce Sezarın hakkı dahil her şeyi Tanrıya veriyordunuz. Şimdi ahval tersine dönecek. Laisizm yapayım derken, yalnız Sezarınkini değil, Allahın hakkını da Sezara vereceksiniz.” (Ahmet Kabaklı, Müslüman Türkiye, 3. b., Türk Edebiyatı Vakfı y., İstanbul 2002, 120. s. vd.). Bu hatıra Banarlının lise kitaplarında da vardı.
Fizikî tabiat da, sosyal tabiat da boşluk kaldırmaz. Boş kalan saha başka bir şey tarafından mutlaka doldurulur. Günümüzde toplumsal olan bu vakıayı dürüst, idealist ve vatansever bir şair olan Tevfik Fikretin oğlu Halukun Hıristiyan olması tırajedisinde de yaşamıştık. O da Edinburgda okuyordu.

Günümüze gelelim: Artan misyonerlik faaliyetleri

Son zamanlarda ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin arttığı bir gerçektir. Fakat normalde İslam hakkında çok az bilgisi olan bir kişi bile Hıristiyan olmayı düşünmez. Zira Hıristiyanlığın dinî zaviyeden hiç bir çekiciliği yoktur ve misyonerlik müessesesi zaten bunun için vardır. İslamda misyonerlik yoktur, zira İslamiyet kendi kendine yayılma kabiliyetine sahip olan bir dindir (Müslümanlıkta misyonerlik olsa idi, şu anda dünyanın yüzde doksanının İslam olacağını söylemek abartı olmazdı).
Dediğimiz gibi Hıristiyanlık din arayan insanlar için hiç de çekici değildir. Hıristiyanlıkta tek Tanrı kavramının sulandırılmış olması, tek değil dört kitabın bulunması, ruhaniliğin olması, vaftiz hadisesinin bulunması yani günahlı doğulması, hakikaten de Hıristiyanlığı çekici kılmamaktadır. Hatta tek Tanrı kavramına ve tek kitaba malik olan Yahudilik, dinî cihetten Hıristiyanlıktan çok daha çekici, tercihe şayan ve mantıklıdır (Yahudilikte de domuz eti haram ve sünnet mecburidir. Sünnetin tıbbi açıdan gerekli, AİDS dahil bir çok hastalıkları önlemede müessir olması, son yıllarda doktorların sünneti tavsiye etmesine, ABD ve Avrupada sünnetin yaygınlaşmasına sebep olmaktadır).
Fakat… Memleketimizde son yıllarda dinî yönden bilgisiz nesiller yetişmiş, yetiştirilmiştir. Nesilden nesile her ana baba çocuğuna gittikçe azalan oranda dinî bilgi vermekte, hatta hiç vermeyenlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Televizyon ve sosyal çevre, mevcut bilgisizlik ve ilgisizliği desteklemektedir. İnsanların ise muhakkak ama muhakkak bir şeye inanmaya meyil ve ihtiyaçları vardır. İnsan Tanrıya veya dine inanmıyorsa ya ideolojiye, ya felsefi sistemlere, ya siyasi akımlara yahut at nalına veyahut başka bir şeye mutlaka inanacaktır.

Türkiye asimetrik bir savaşla karşı karşıya

İmdi Türkiyedeki bazı kimselerin mevzuya dair neler söyleyeceklerini biliyoruz. “Bu kararın ne sakıncası var, Avrupada da yüzlerce cami var, müslümanlığı yaymak da serbest” diyeceklerdir. Doğrudur, Avrupada yüzlerce cami vardır ve dinî vecibelerin yerine getirilmesinde de bir kısıtlama ve kayıtlama yoktur. Lakin bazı hususlar gözden kaçırılmaktadır. Meselenin künhüne vakıf olunca kazın ayağının öyle olmadığı, Türkiyenin asimetrik bir savaş içine sokulduğu görülecektir. Şöyle ki:
1. Şu anda Türkiye Avrupaya göre geri kalmış bir memlekettir. İleri ve zengin olanlar Hıristiyanlardır. İleri ve zengin olanların her zaman çekim gücü vardır. Misyonerlik, en başta para, sosyal, siyasi, iktisadi güç ve başka nesneleri kullanarak bilgisiz insanlar ve gençler üzerinde etkili olacaktır. Zira insanları elde etmenin en kolay ve birinci yolu paradır. Hıristiyanlık bir din olarak değil (belirttiğimiz gibi Hıristiyanlığın hiç bir dinî cazibesi yoktur), fakat kültür olarak benimsenecektir. Ancak neticede ikisi de aynı kapıya çıkacaktır. Bu, Türkiyenin Avrupalılaşmasına!!! katkıda bulunacaktır, ama devlet, millet, milli kültür ve sair açılardan işin sonunun ne olacağını kestirmek için kâhin olmaya ihtiyaç yoktur.
2. Türkiye geri kalmışlıktan kaynaklanan bir aşağılık kompleksine sahiptir. Bu en az iki yüz yıldır böyledir. Türk devleti ve devletin yönlendirmesiyle Türk aydını ve insanı hiç bir değerine güvenmemektedir. Devlet de, millet de kimlik bunalımındadır. Bu durum karşı tarafa pisikolojik üstünlük sağlamaktadır. Dolayısıyla pisiko-sosyal vaziyet çok namüsait bir tarzda tezahür etmektedir.
3. Nihayet Türklerin ve Türkiyenin Avrupa üzerinde hiç bir emeli olmamasına karşın Avrupanın Türkiyeyi parçalamak ve Türkiye topraklarını tekrar fethetmek (reqonquista) emeli mevcuttur; bundan vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir. Halbuki Türkler 370’den beri Avrupa topraklarındadır. Bugün İngilterenin Galler bölgesi dahil, Avrupanın hemen her yerinde Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Kuman, Osmanlı sanat, arkeolojik ve etnografik eserlerine raslanmaktadır. Mesela Gallerde, Fransanın Catalaunum’unda, Avusturyanın Carnuntum’unda, Macaristanda, Romanyada binlerce eski Türk eseri bulunmuş olup müzelerde sergilenmektedir. İsviçrede Hun Türklerinden kalan Türkçe köy isimleri bilginlerin malumudur. Yani Türklerin Avrupa üzerinde emellerinin olması için maddi ve manevi temel mevcuttur (Bunu reqonquista’ya karşı tez olsun diye söylüyoruz). Lakin Türkler kendi eserleriyle değil, Yunan-Roma eserleriyle meşguldür. İstanbulun sıfır noktasındaki 2. Beyazıt hamamını dahi tamir ettirme iradesine sahip değildir.

Sonuç

Teorik olarak herkesin dinini yayma hakkı ve serbestisi vardır ama muharebe eşit olmayan asimetrik şartlarda cereyan edeceği için kaybeden taraf biz olacağız.
Türkiye çok hızlı değişen, başkalaşan bir ülkedir. Cumhuriyetin 82 senesinde gelinen nokta ortadadır. Bundan sonra daha çok değişmek, başkalaşmak için 82 yıla ihtiyaç yoktur. Çok daha kısa zamanlarda çok daha büyük değişimler, başkalaşımlar yaşanacağı kesindir. Lakin bu değişimler, başkalaşımlar, dönüşümler, dönüştürümler neticesinde devletin ve milletin ne hale geleceği meçhuldür.
Türkiyenin zaten sağ-sol, Türk-Kürt, alevi-sünni gibi bir çok puroblemi vardır. Bunlara bir tane daha eklemenin neticeleri çok vahim olur. Bu, milli birlik ve beraberlik açısından fevkalade tehlikelidir. Meşhur Azerbaycanlı şair Şehriyar, bir şiirinde şöyle der: “Bizde bir din kalabilmişdi miras, bir de bu İran // Din gedende dedi: ‘Tek gétmerem!’ İran ile gétdi.” Korkarız Türklük de Müslümanlıkla beraber gider.
Misyonerlik faaliyetlerinin artması ve BOP, bizi başka bir hükme daha vardırmaktadır. O da İslam aleminin bu gidişle batıya ve emperyalizme yem olacağıdır. Müslüman alimler artık külahlarını masanın üstüne koyup Avrupanın ve Amerikanın karşısındaki zelil durumdan çıkmanın yollarını düşünmeli, aramalı ve bulmalıdır. Yoksa bu gidişle papanın koyduğu 3. bin yılda Asya ve Afrikanın Hıristiyanlaştırılması hedefi gerçekleşecektir.

Talep ve tekliflerimiz

Şimdi biz de demokratik hakkımızı kullanarak Danıştaydan veya devletten Müslümanlığa biraz serbestiyet istiyoruz. Acaba çok şey mi istiyoruz?
Takip ediyorsunuz. Son on, on beş yılda Heybeliada ruhban okulunun açılmasını istemeyen yazar, televizyon, gazete kalmadı (Biz de devletçe açılmasına karşı değiliz). Aynı şekilde imam hatip okullarının, Kur’an kurslarının kapanmasını istemeyen yazar, gazete, televizyon, parti de kalmadı. Ne yapsak acaba? Bütün imam hatipleri, ilahiyatları kapatıp ruhban okulları mı açsak?
Bir de hakikaten hukuki olan bu kararı iyi bir örnek olarak (Mecellenin hükmü meşhur ve malumdur; kötü örnek emsal olmaz, iyi örnek emsal olur) BM, AB, AİHM, ABD, Yunanistan, KRY, Ermenistan gibi teşkilat ve ülkelere göndersek, Atinada bir tane cami açılmasını, Ermenistanda bir tane numunelik, evet numunelik Müslüman ve aynı zamanda numunelik bir Türk bulundurulmasını arzu etsek, ayıp olur mu? Zannetmiyoruz. O halde Danıştay veya dış işleri bakanlığı bu kararı BM, AB, AİHM, ABD, Yunanistan, KRY ve Ermenistana tebliğ etsin de adamlar medeniyet öğrensinler.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002