Kasım 2008

Ö T E S İ

 

06.12.2019 



Gezi

 
Banu Erkmen

Tire


Doğa yüzyıllardır orada hep cömertti. Ama hiç bu yıl olduğu kadar coşmuş muydu acaba? Yeşilin her tonunun dağ, tepe, yol, bayır demeden kapladığı, çiçeğin büklüm büklüm neredeyse taşlardan bile fışkıracak kadar rengârenk yayıldığı, ağaç dallarının mevsim meyvelerinden yıkıldığı, envai çeşit otlarının yemekleri ve salataları ile bu yıl daha bir başka huzur beldesi oldu Ege.

Günbatımı, ulu çınar ağaçlarının getirdiği rüzgârı, sanat eserleri, tarihi, kültürü, en çok Osmanlı eserinin ev sahipliğini yapan ilçe olmasının ve daha sayamadığım nice güzellikleri ile Aydın Dağlarının eteklerine sere serpe uzanmış bir Tire yolculuğundayız.
Kimler gelip geçmedi, kimlere ev sahipliği yapmadı ki sevgili Tire’miz? Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans dönemlerini sırayla yaşayan ve halklarına yaşatan kentimizin o zamanlarda adı Teira idi. Aydınoğulları beyliği 1308 yılında Küçük Menderes havzasında kurulunca yüzyılların Teira’sı Tire oldu. Topraklarının bereketini, yüzyıllardır biriktirdiği kültür ve sanatını yeni ev sahiplerine de cömertçe sundu. Çok özeldi bağrına bastığı halkları. Kadın erkek çoluk çocuk hepsi her zaman çok çalışkan olmuşlardı. Üreten ve aynı zamanda kendi kendine yetmesini bilen insanlardı. Türkler de bölgeye gelince sanki seçilmişlercesine Tire’nin bu kuralına uydular ve Tire’yi onlar yaşattıkça da, Tire de onları yaşattı. O yüzdendir içinde bu kadar tarihî eseri barındırırken, bir o kadar sanatkârın topraklarından çıkması. Öyle ya; bir yerin ne kadar çok sanatkârı olursa korunan tarihî eserleri ve sanat dalları da o kadar çok olur.
Arap gezgin İbn-i Batuta’ya göre bir ahi kenti olup, Mevlevî, Rufâi, Halvetî, Bektaşî, Nakşibendî, Şazelî ve Uşşakî gibi tarikatların gelişme ve büyümesini sağlamış. Hatta anılarında bu betimlemesinin altını çizerek şöyle der: “Burası, bağlık, bahçelik, pınarlarla dolu güzel bir şehirdir. Orada bütün ömrü boyunca oruç tutan, dindarlıkta eşi benzeri olmayan Ahi Mehmet'in zaviyesine indik. Etrafında onun tarikatına bağlı pek çok mürit bulunuyordu. Bize bir yemek vererek hakkımızda hayır dua etti.”
Üstadımız Evliya Çelebi’ye göre kenti ziyaretinde yetmiş tekkesi olan Tire, Osmanlı dönemine damgasını da aynı zamanda “Ulemalar Yatağı” olarak vurur. Dar ve gölgeli sokaklarda dolaşırken önünüze aniden bir külliye çıkar. Ya restore olmuştur ya da kalıntıları kalmıştır. İçinde barındırdığı hatıraların izlerini canlandırmak istercesine elinizi taşlara yavaşça sürerken o duvarın gölgesinde Anadolu’nun kim bilir hangi şehrinden gelmiş genç bir öğrencinin ders çalıştığını hayal edersiniz. Hayaliniz aslında gerçektir. O öğrenci belki de Tire müftüsü Sunullah Efendidir. Belki Manisa Müftüsü Âlim Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi, Burhaniye Müftüsü Mehmet Muhip Efendi, Edremit Müftüsü Hafız Cemal Efendidir. Bu değerli müftüler Yunan işgalini din açısından değerlendiren bir fetva vermişlerdi. Bu fetvada, Yunan işgali ve zulmünün haksızlığı belirtildikten sonra, buna karşı fiilî mukavemetin yani cihad yapmanın farz olduğu açıklanıyordu. Ayrıca fetvada; “Yunanlılarla birlikte Damat Ferid hükümetinin tel'in edildiği de” vurgulanmıştır. Bu yüzden, fetvayı veren din adamları, hem Yunan makamları hem de İstanbul hükümeti tarafından idama mahkûm edilmiştir.
İşte böylesine yürekli, vatansever ulemayı külliyelerin bir parçası olan medreselerin taşlarında ararken, Tire’ye neden tarihçi Pachmeres'in deyimi ile "Keşişler Yöresi ", Şerafeddin'in Zafernamesi’nde "Rum'un Meşhur Şehri", Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde "Şehr-i Muazzam Tire", Kâtip Çelebi’de "Eski Taht Şehri ", 1908 tarihli Aydın Vilayeti Salnamesinde "Ulemalar Yatağı " dendiğini bir kez daha anlıyoruz. Osmanlı Devletinin Tire’ye verdiği önemi 15. yy.’dan 18. yüzyıla kadar burada bir darphane kurmasından da anlıyoruz. Devrin mangır (bakır), akçe (gümüş) tabir edilen paraları burada basılırdı. Özellikle motifli mangırlar Osmanlı Döneminin en değerli bakır paraları idiler.
Abanoz ağacından yapılmış kapıları, süslemeleri, sırlı minaresi, Anadolu’da ilk defa uygulanan yarım kubbesi ile Yeşil İmaret Camisi başta olmak üzere çoğu 15. yy.dan kalma tarihî camilerin sayısı otuz yedidir. Kervansarayları, medreseleri, tekkeleri, çarşıları, hanları, hamamları ve daracık sokaklarını süsleyen camları saksılı cumbalı evleri ile zamanın durduğu Tire’de her şey öylesine saf ve temiz ki… Artık hepsini bir arada hiçbir yerlerde göremediğimiz nalıncılar, yorgancılar, semerciler, yularcılar, keçeciler, saraçlar tam 600 yıldır olduğu gibi bugün de şevkle çarşıda işlerinin başındalar. Küçücük bakkal, terzi, berber dükkânları her sabah açılıyor, sanatlarının onuru ile mütevazılıklarını birleştirerek dükkânlarının kapısını süpürmeden çalışmaya başlamıyorlar. En büyük zevkleri Alay Parkındaki “karambol” sahası. Sadece Tire’ye özgü olan bu oyun bilardoya benziyor. Yalnız ıstaka yerine parmaklarını kullanıyorlar. Şimşir ağacından yapılan toplara “meşe” deniyor. 4x12’lik parlatılmış beton zemin üzerinde adına “lek” dedikleri hedeflere bu toplarlarla vurmaya çalışıyorlar. Bir taraftan sohbet edip, diğer taraftan birbirlerine espriler yaparak oynadıkları bu oyunda hepsi çok iddialı ve ciddiler.
Salı ve Cuma Pazarı çok meşhur olan, özellikle son yıllarda Selçuk ve Bergama’yı gezen yabancı turistler günü birlik turlar listesine ekledikleri Tire’nin çarşı, pazar gezmesini yaptıktan sonra sokaklarına dalıyorlar ve saatlerce bizim burada bulduğumuz huzuru yaşamak istercesine dolaşıyorlar. Daha sonra hep beraber Toptepe’ye çıkarak kentin ayaklar altında kalan görüntüsü eşliğinde yemek yiyip, çay içerek yemyeşil ovanın günbatımını seyretmeye doyamıyoruz. Tire erkeklerinin başlarına bağladıkları “üstlük” denen “Beledi” dokumaları ile fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyoruz. Türkiye’de yalnız Tire’de kalan bu dokumalar evlerimizin aynı zamanda tekstil ihtiyacını karşılamak konusunda bir harikalar. Toptepe’de çay içerken Tire ile ilgili bir hikâye de Timur zamanından anlatıyoruz.
Ankara savaşından galip olarak çıkıp Yıldırım Beyazıd Han’ı esir alan Timur kışı ordusu ile birlikte Tire’de geçirir. Geçtiği her yeri yakıp yıktığı söylenilen Timur kente hayran kalır ve bir taşına bile dokunmaz. Şehirde dört ay boyunca kalan Timur baharın gelişini askerleri ile beraber 21 Mart günü büyük şenlikler yaparak kutlarlar. Bir Orta Asya geleneği olan bu kutlama “Nevruz”dur. İlerleyen günlerde Tire’den ayrılırken Timur, ordusunda bulunan yaşlı, hasta, sakat, yaralı ne kadar asker varsa burada bırakır. Orta Asya geleneği ile yoğrulan bu kalan kitle alışkanlıklarını her alanda uyguladıkları gibi Nevruz’dan da vazgeçmezler ve her 21 Mart günü mesirelerde büyük coşku ile kutlarlar. İlk zamanlar Balım Sultan türbesi çevresinde yapılan bu kutlamalar ileriki yıllarda geniş alanlara yayılır ve yerli halkın da katılımı ile bölgenin tüm mesirelerinde büyük şenlikler ve eğlenceler düzenlenerek kutlanır. İlk başlangıç kutlamaları neşesinden hiçbir şey kaybetmeden Nevruz şenlikleri bugün de aynı coşkuyla yapılmaktadır. Fransız şair Lamartin’in doğal güzellikleri ve tabiatı ile “İsviçre kentlerine” benzettiği böyle bir kentte de Nevruz kutlamaları böylesine görkemli olur. Maltepe, Toptepe, Değirmendere gibi mesireleri de kış tekrar gelene kadar hiç boş kalmaz.
Bu kadar gezdik, gördük, çarşı ve pazarlarında alışveriş ettik; başta küçük parmak kalınlığında uzunca şiş köfte haline getirildikten sonra, önce kömür ateşinde ızgarada pişirilen, daha sonra 3-4 parçaya kesilerek, yeşil biber ve domatesle birlikte tereyağında çevrilerek ikram edilen Tire köftesi olmak üzere mis kokulu otlarından büyük bir iştahla yedik. Yanık Konak’ta ulu çınar ağaçlarının altında çay içip dinlendik. Çınar ağacı demişken yine Evliya Çelebi’yi analım. Seyahatname’sinde der ki: “Burada gayet güzel aşlama kestane, cevizler vardır. Çam, çınar ve kavak ağaçlarıyla süslüdür. Bir ağaca çınar ağacı dersen adamı öldürürler. Çünkü onlar çınara salkımlı sarıkavak derler...” Derekahve’de 15. yy.dan kalma kemerli köprüden geçerken durduk ve bir kere daha yerel yöneticileri içimizden tebrik ettik. Kentin tarihî dokusunu koruyarak sanayi sitelerini ve yeni yerleşim alanlarını kentin dışına taşıdıkları için.
Görülesi ve yaşanılası bir kent Tire. Eğer bir de emekli iseniz ve de samimi dostluklara hasret iseniz, hiç durmayın hemen yerleşiverin. Lâkin gittiniz, gördünüz. Dönerken dostlara ne hediye almak lâzım diye sakın düşünmeyin. Karadut reçeli ve Beledi dokuması hem sizi hem dostlarınızı çok memnun edecektir.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002