Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.11.2019 



Tarih Bilinci

 
Rasim Giresunlu

Fırat’ın ötesi


Hatırlayınız bir zamanlar, bu topraklarda Ermenilere yurt arayanlar olmadı mı? O toprakları ve Fırat nehrini kim, ne şekilde kan denizine dönüştürdü? Bu nedenle mi, Şirzi köprüsü ya da Nefret köprüsü romanı yazıldı? Kime kaldı bu topraklar? Yoksa Türklerden intikam almak için mi, Fırat’ın ötesinde evrensel bir tezgah ortaya konuluyor? Abdullah Öcalan kimin rahleyi tezgahından geçti? Onu kimler, nasıl finanse etti? Bu adam, İtalya’da Rusya’da ne aradı?

Fırat ve ötesi... Son dönemde en çok kullanılan ve toplumda ses veren kelimelerden birisi Fırat’tır... Bu kelime bazen bir filme konu ediliyor veya bir çocuğa ad oluyor ya da başka bir şey... Fırat bize çok yakınken, niçin birden bire uzaklaşıyor? Dünyanın nasıl bir yerçekimi varsa; Fırat’ın da bir çekim merkezi var. Peki, Fırat’ın çekim merkezi neresidir? Birilerinin dediği gibi, Fırat’ın cinleri var mıdır? Yoksa vaadedilmiş toprakların doğudaki ucu Fırat mıdır? Ya da başka bir şey midir?
Aslında biz Türklerin ataları, doğudan batıya doğru gelirken, bindikleri atlara dere yataklarında su verirken, Fırat nehrinin yeri neresiydi? Yoksa bu nehir, aynı yerde değil miydi? Aslında o hep oradaydı. Bizim atalarımız da onun sularının sığ noktalarından geçti veya azgın sularına köprüler yaparak üzerinden geçip batıya doğru uzanmadılar mı?Uzandılar elbet!.. Sularını içtiler, kıyılarında kendilerine yer yaptılar, ev yaptılar ve Fırat’ı kendilerine yurt yaptılar. Fakat biz mi Fırat’tan uzaklaştık, Fırat mı bizden? Gerçekten incelemeliyiz. Yoksa her geçen gün, ne yazık ki biz Fırat’tan kopuyoruz, ya da birileri kopartıyor...
Hatırlayınız bir zamanlar, bu topraklarda Ermenilere yurt arayanlar olmadı mı? O toprakları ve Fırat nehrini kim, ne şekilde kan denizine dönüştürdü? Bu nedenle mi, Şirzi köprüsü ya da Nefret köprüsü romanı yazıldı? Kime kaldı bu topraklar? Yoksa Türklerden intikam almak için mi, Fırat’ın ötesinde evrensel bir tezgah ortaya konuluyor?
Abdullah Öcalan kimin rahleyi tezgahından geçti? Onu kimler, nasıl finanse etti? Bu adam, İtalya’da Rusya’da ne aradı? Para mı aradı, pul mu? Abdullah Öcalan denilen katili Yunanistan nasıl destekledi? Yunan Dışişlerinin suçüstü yakalanması, Türkiye için tarihsel bir fırsat değil miydi? Bu fırsatı kim heba etti? Yunanlılar yelkenlerini indireceklerdi. Tam zamanında İsmayil Cem İpekçi denilen ve bu topraklarda bir eli yağda bir eli balda büyütülen “Türk oğlu Türküm” diyemeyen, bir Efendi’ci Dışişlerinde en önemli mevkide yer almamış mıydı?
Adındaki İpekçi kısmını pek göstermek istemeyen, Sabetaycıların kaymak tabakasından gelen Robert Kolejli bir şahısa, Türk Dışişlerinin teslim edilmesi ne kadar hazin ve de çıkmaz bir sokaktı! Acaba İ.Cem İpekçi, gerçekten ama gerçekten samimi bir şekilde ben bir Türk’üm diyebiliyor mu? Atatürk’ün Onuncu Yıl nutkundaki Türklük ile ilgili ifadeleri benimsiyor mu? Ya da şimdiki moda tabirle sindirebiliyor mu? Yoksa bunların üzerine mi yatıyor? Ya da İ.Cem’in, Sabetay Sevi hakkındaki görüşleri nedir? Bu konudaki samimiyeti ne kadardır? O, geçmişinde “Politika” adını taşıyan ve komünizme destek veren bir gazeteye 1980 öncesinde, yazılarıyla, düşünceleriyle en büyük yardımları yaparken de, Türklük üzerine can verenlere faşist diyenlere el veriyor muydu?
Eğer durum böyleyse, Abdullah Öcalan’ın Afrika kıtasında Yunanistan’ın bir büyükelçisi ile suçüstü halinde yakalanması olayının üzerine gidilmesi mümkün olabilir miydi? Bana göre bırakın bunu, bu konudaki basit bir şeyin üzerine gidilmesi bile mümkün müydü? İ.Cem İpekçi bu ülkede bakan oldu, gezdi tozdu. Kimin parasıyla, kimin alın terinin üzerine oturarak, harcırahlar aldı ve harcadı? Hem de ne harcayış!..Bu konuda, o dönem içersinde Fatih Altaylı’nın yazdıkları da son derece enteresandı. Bu yazılar en lüks otel fiyatlarını içeriyordu? Bu konuya nedense o dönemdeki MHP’li ortaklardan gür bir ses çıkmamıştı.
Biz. İ.Cem İpekçi’yi iyi biliyoruz.... Bilmeyenler kim? Diyalektiğini kaybetmiş ya da kaybettirilmiş olanlar. Onların tozu toprağı har vurulup, harmanı savruluyor ve yokluktan yoksulluktan kavruluyorlar. Fakat kuruyan kaynaklarını talan edenlerden de bir haberler. Ne zaman uyanacaklar? Bu da belli değil. Abdullah Öcalan’la uğraşmayanlar, Türk düşmanı Andreyas Papendru’nun oğlu Yorgi’yle karşılıklı viski ya da benzeri içkilerini yudumluyorlar ve sözde barış çubuğu tüttürüyorlardı. Yorgiler mutluydu. Niçin? Çünkü hazırlıksız yakalanmışlardı. Abdullah Öcalan’la Yunan Dışişleri mensupları politik anlamda basılmıştı. Bu rezaletin önü nasıl alınabilirdi? Onu da Yorgi efendi iyi becerdi.
Şu anda Abdullah Öcalan’ın Türk milletine günlük maliyeti 28,5 milyardır. Neyiyle? Her şeyi ile, yediğiyle, içtiğiyle, korumasıyla, okumasıyla, doktoruyla, askeriyle, polisiyle, gardiyanıyla, askeri gemileriyle, gemilerin yakıtlarıyla, personeliyle ve her şeyi ile...28.5 milyarcık... Acaba bu “cık” için Türk milletinin fikri alındı mı, masraflarını helal edip etmediği soruldu mu? Diyelim ki, Abdullah Öcalan’ı Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz oraya koydu. Peki Recep Tayyip Erdoğan onların yanlışını niye benimsedi? Yoksa o da mı bunu doğru buluyordu? Türk milliliğine karşı AB’yi tercih eden Recep Tayyip niye, Abdullah Öcalan’ı referandum konusu yapamıyor? Gücü mü yetmiyor? Delikanlılığı mı? Yoksa dış güçler mi izin vermiyor, belki de danışmanları... O zaman ne oluyor? Şu oluyor: Abdullah Öcalan’la uğraşmayan zihniyet, yine bir Abdullah arıyor ve de buluyor. Kimdir o Abdullah? O Abdullah “Çatlı” adıyla bilinen isimdir.
Biz Fırat sularında sadece atlarımıza su vermedik. Biz o sularda tekneler, gemiler dahi yüzdürdük. Biz Fırat ve ötesinde en önemli yatırımları yaptık. Sadece canımızı vermedik, kanımızı dökmedik, alın terimizi de döktük. Barajlar ve oralara yatırılan paralar, tüm bunlara tanıktır. Biz Pülümür’ün kadınları ya da insanları üzerine timsah gözyaşları da dökmedik. Dökenlere el de vermedik. Tarihi süreç, bunun en önemli tanığıdır. Fırat ötesindeki Artukoğulları, Saltukoğulları, Mengücekoğulları bunların hep şahididir. Malabadi köprüsü, Ahlat kitabeleri, Diyarbakır’dan Kars’a’ kadar büyük tarihi camilerde dahi, Türk’ün emeğinin izi vardır.
Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmayil’i durdurmak adına şımarttığı İdris Bitlisi ile Kürt toprak ağalarına verdiği tavizler yüzünden, Türklük bölgede yavaş yavaş asimile olmaya başlamıştı. Bu asimilasyon ne yazık ki, oradaki pek çok Türk’ün de Kürtleşmesine yol açmıştı. Bunu fark edenlerden birisi elbette Ziya Gökalp’ti... Ayrıca bilimsel eserlerinde de belirttiği üzere bu durumu fark edenlerden diğer bir kişi de, elbette Mehmet Eröz’dü... Fakat zaman dört yüz yılda pek çok şeyi alıp götürmüştü.
SÜLEYMAN NAZİF VE FIRAT!
Örneğin Abdullah Cevdet kimdi? Hangi ülkeden damızlık erkek getirmek istemişti? Ya Süleyman Nazif neciydi? Üstelik bu Nazif, bazılarınca da, olumlu olarak değerlendirilirdi. Niçin? Çünkü o, “Süleyman Nazif ki, Fıransız askeri İstanbul’a girdiği zaman ‘Kara gün’ diye yazdığı bir fıkra için az daha kurşuna dizilecekti. Veliaht Mecit Efendi’nin de bulunduğu bir toplantıda İstanbul’u göz yaşları içinde coşturdu idi.”
Aynı zamanda bu Nazif Efendi, Malta’da 1920 yılında esaret altındayken de beraber esir bulundukları Yakup Şevki Paşa’ya, şu sözleri nasıl söyleyebilmişti?
“-Vatanları nehirler sınırlamıştır. Siz de ben de Fırat’ın öbür yakasındayız. Türk sayılmayız. İngilizlere başvurup sürgünden kurtulalım, demiş ve hayli hakaret görmüştü.”
Ya Doğu Perinçek’i hatırlıyor musunuz? O Fırat’ın ötesini hangi seçimde, hangi kanalda bir tehdit unsuru olarak sunmuştu? Ya sonrası! Kürt seçmenleri oy anlamında yanına alamayınca, söylem değiştirmedi mi? Komünizmden ve Kürtçülükten Doğu Perinçek istediğini elde edebildi mi? Acaba şimdilerde onun için mi ulusalcılığın arkasında? Ve Atatürk derken, Mao’yu niye reddetmedi ve şu anda bile niye reddetmiyor? Atatürk hangi sınıf savaşında bulundu? Ya Mao’nun sınıf savaşı nasıldı?
Peki İsrail’in bayrağındaki mavi çizgiler ile Fırat’ın berisinin hikayesinin kesişim ya da birleşim noktası gerçekten var mıdır? O nedenle mi Yahudiler, Güneydoğu’da ve Irak’ta yatırımlar yapıyor ya da yaptırıyor. Ya da Diyarbakır-Urfa-Mardin üzerine yapılan sözde kültür çalışmaları gündeme oturuyor? Yani bütünlükten mutlu olmayanların çabası mıdır, bu durum? Evet İsrail bayrağında iki çizgi ve çizginin arasındaki malum yıldız neyi temsil ediyor? İki mavi çizgiden birisi Fırat olmasın! Gerçekten Yahudiler şimdilerde, ne arıyorlar oralarda? Fırat’ın ötesini yine kendi lehine değiştirenler kimlerdir? Bunlar arasında Kürtçüler de olmasın sakın! Acı ama,gerçek olan durumlardan birisi de bu olsa gerek!..
Ya bazı Türk milliyetçileri ne yapmıştır o topraklar için? Belki aralarında çok şey yaptığını düşünenler vardır. O onların düşüncesidir. Eğer o bölge ve konudaki düşüncelerinde doğru tespitlerde bulunmuş ve uygulamış olsalardı, o topraklarda Kürtçüler bugünkü kadar şahlanamazlardı. Ya Türkiye Cumhuriyeti ne yapmıştır? Belki çok şey! Belki de hiçbir şey! Sınırlarının içersini görmeyenler, sınırların dışını da görmezler. Zaten göremediler de... Çünkü ne Ahıska, ne Nahçıvan, ne Baku, ne Urumiye, ne Musul, ne Kerkük ne de Erbil üzerine hiçbir hedef ve purojelerinin olmadığı da ortaya çıktı.
Oysa Atatürk, Doğu ve Güneydoğu ile ilgilenmişti. Onun döneminde bölgeye tiren yolları gitmişti. Van gölü ve civarı da ilim yuvası olması için hedefler arasındaydı. Doğuya tiren yolunu getiren Atatürk, 1937 yılında tirenle Diyarbakır’a giderken çok etkilendiği göle ‘HAZAR Gölü’ adını vermiş miydi?. Ayrıca, ‘Burayı Doğu’nun Yalovası yapmalıyız’ demiş miydi? Ne oldu? Atatürk öleli altmış yedi yıl geçti? Doğudaki Kürtçülük büyüdü, büyüdü ve bu gün tutulamaz hallere geldi. Böyle giderse, yarınlar daha ibret verici olacak. Anlayana...
Fırat’ın ötesi, tam anlamıyla ateşten bir top. Bu bize çok yakın ve bizi çok yakan bir top... Bu bölge üzerine çok şeyler düşünmeliyiz. Hayalleri, palavrayı bırakmak lazım! Karşımızda siyasallaşan bir topluluk var. Mersin’den Adana’ya, Diyarbakır’dan Batman’a... Anlamalıyız, anlatmalıyız. Fırat’ın ötesini... Bakınız! Toprak ağaları, din bezirganları, ateyist PKK’cılar hepsi birden el ele vermişler. Ve bölgenin yoksulları da, o cepheye doğru kayıyor. Nasıl? Verdikleri oylarla... Bunu durdurmalıyız.
Bunun için başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Aradan her halde sekiz –on yıl geçti. Belki de daha fazla... Kadıköy’de sahilde bulunan İstanbul belediyesine ait tiyatroda “Siverekli Kadınlar” adlı bir oyun oynanıyormuş. Bu oyunda “Siverekli Kadınlar”ın ezilmesinden bahsediliyormuş. Bana bunu anlatan, elbette bakış açısı dar olan bir kişiydi. Durumdan dert yanıyordu. Siverekli Kadınlar adına üzülüyordu. Ben bir Giresunlu Türk olarak, Siverekli her hangi bir kadına da olumsuz davranmamıştım. Kaldı ki Siverekli bir kadında tanımıyordum. Öyleyse suçlu kimdi? Ben değildim. Devlette değildi. Suçlu kimdi? Suçlu elbette Siverekli erkeklerdi. Eğer Siverekli ya da benzer yerlerdeki kadınlar eziliyorsa, onları ezen kimdi? O yörenin erkekleri değil miydi? O erkeklerin anaları, bacıları, karıları uzaydan gelmiyordu. Öyleyse niçin analarını, bacılarını, kızlarını eziyorlar ya da ezdiriyorlardı? Bu durum töre adına, din adına gelenek ya da benzer değerler adına yapılmıyor muydu? Tüm bunları yapanlar oranın erkekleriydi. Aynı şekilde “Siverekli Kadınlar” tiyatro oyunundaki gibi ezilmişlerse, ey suçlu erkekler bir bir ayağa kalkın, baba olarak, kardeş olarak, koca olarak!..
Sizler, karılarınızla, bacılarınızla, analarınızla aynı havayı soluyorsunuz. Aynı topraklarda oturuyorsunuz. Ayağa kalkın ve doğruyu söyleyin ve kadınlar üzerindeki suçlarınızı da açıklayınız. Benim ve benim gibilerin suçu, hiç mi hiç yok. Olayın vahametini göremeyen zavallılara da diyeceğim şudur: Uykudan uyanınız. Örneğin devlet, oradaki insanlara “kızlarınızı okutun” diyor. Kızlarını okutmuyorlarsa devlet ne yapabilir? Her köylünün evinin kapısına polis mi, jandarma mı dikecek ve onlar eliyle mi kız çocuklarını okutacak?... Bu mümkün mü? Bu yöntem sürer mi? Durumu anlamayanların vay haline!
Tüm bu ve benzer durumlarda ne yazık ki, suçlular üzerinde hedefler saptırılarak gündemler oluşturuluyor. Bu ve böylesi benzer konularda hemen, devlet ya da Türk milliyetçiliği gibi değerler hedef tahtası yapılıyor. Yani çevremizde fazla Amerikan dizi ve filmleri izleyenler çoğaldığı için, onlar oradan şunu kapmışlar. Konuştuğun anda her şey aleyhine delil olarak kullanılabilir. Nitekim fırsatçı, ajan ve de cahil bezirganlar eliyle öyle de yapılıyor. “Siverekli Kadınlar” gibi oyunlarda da yukarıdaki tablo iyi incelenip, ona göre değerlendirme yapılmalıdır. Kısaca, ey suçlu ya da suçlular ayağa kalkın! Fırat’ın ötesi de ayağa kalkmalı! Fakat böylesine değil! Nasıl? Onu da bir gün anlatacağız...


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002