Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.11.2019 



Gezi

 
Banu Erkmen

DAĞINDAN YAĞ, OVASINDAN BAL AKAN ÇİNE


Ne zamandı onu yıpratan, ne de doğa şartları… İnsandı onu yıpratan, yok eden. Gelmiş geçmiş bütün medeniyetlere kucak açmış, onlardan izler taşımış, efsane ve öyküleri ile bugüne değin gelmiş Çine hızla yok olmakta. Küçük ahşap evlerin, dar sokakların hatta hanların kervansarayların yerini büyük beton apartmanlar ve çarşılar almakta. Hepsi bir bir yıkılırken Çine Çayı bir kere daha ağlamakta.

Öyle ya efsaneye göre:
Tanrıça Athena keçiboynuzundan flüt yapıp Olympos'ta tanrılar şöleninde çalmış. Tanrılar, tanrıçalar bir yandan kendisini alkışlarken bir yandan da gülmüş. Niye güldüklerini soran tanrıçaya da "Güzel çalıyorsun, tatlı sesler çıkarıyorsun ama" demişler "çalarken çirkinleşiyorsun!"
Athena, çalarken avurtlarının şişip kendisinin çirkinleştiğini görmüş. Bunun üzerine tutup flütü Olympos'tan aşağı atmış. Onu bulup çalanı en ağır cezaya çarptıracağına ant içmiş.
Flütü Kelainnai (bugünkü Dinar) yakınlarında Marsyas adlı biri bulmuş. Marsyas bu çalgıyı çalmakta öylesine ustalaşmış ki, ünü ülke sınırlarını aşmış. "Sen bunu çalmayı Apollon'dan mı öğrendin?.." diye soranlara, "Apollon da kim oluyormuş? Ben kendi yeteneğim ve çabamla bu düzeye geldim" diyormuş.
Bu sözler Apollon'un gücüne gitmiş. Marsyas ile yenenin yenilene dilediği cezayı vermesi şartıyla yarışmışlar. Bu yarışmada Phrygia Kralı Midas ile nymphalar (su perileri) yargıçlar kurulunda görev almış. Apollon, oyunu Marsyas'a veren Midas'ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirmiş. Su perileri, oylarını tanrı Apollon'a vermiş. Hiddetini alamayan Apollon Marsyas'ı kollarından bir zeytin ağacına asıp diri diri derisini yüzmüş. Su perileri, sanatçıya reva görülen işkenceye üzülerek ağlamışlar ağlamışlar... Onların gözyaşlarından, gözyaşı duruluğunda Marsyas (Çine) çayı çıkmış.
Aydın’ın su ihtiyacını karşılamak için yapılan Çine Çayı Barajı (Yortanlı Barajı) ile başta 2400 yıllık, dünyada bir eşi daha olmayan İncekemer köprüsü olmak üzere ne kadar antik suyolları, şehirler, toprak altında kalmış tapınaklar, tiyatrolar, kral mezarları varsa hepsi yavaş yavaş bir daha gün yüzü görmemek üzere suya gömülüyorlar. Baraj vesilesi ile yeni yapılan Aydın-Muğla karayolunun Kayırlı Köprüsü civarında 60 dekar arazi Arberatum olarak tesis edilecekmiş, bu alanda Çine vadisinde mevcut bitkiler yetiştirilecekmiş, İncekemer Köprüsü de bu alana taşınarak her şey halledilecekmiş. 2400 yıllık bir tarihi eseri bölüp, parçalayarak götürüp bir başka yere monte etmekle her şeyin eskisinin aynısı olacağına inanılıyorsa bizlerin ne sizlere ne de turistlere anlatacak bir şeyimiz yoktur. Bizim için İncekemer Köprüsü çoktan sulara gömülmüştür. Bir kere daha ağlasın artık Çine Çayı ve su perileri.
Eskilerde Girova veya Kıroba adında bir küçük köydür Çine. Balkanlardan gelen 1877 göçmenleri ile nüfusu artar ve Sultan 2. Abdülhamid zamanında ilçe olarak Hamidâbâd adını alır. Kervan yolu üzerinde olmasından ötürü hanları ve çarşıları ile kervansarayları pek bolmuş. Günümüze ulaşan ise bir virane olan Yanık Han’dır. Gerisi ise ya yanmış ya da yıkılarak yerlerine blok apartmanlar ve büyük çarşılar yapılmış.
Yemyeşil Mardan dağının eteklerine uzanan günümüz Çine’sinin görülecek başka nesi kalmış ki!.. Hatta Eski Çine yolunda kırmızı, siyah, beyaz kesme taşlar kullanılarak yapılmış tarihî yolun taşları bile sökülerek ev yapımında kullanılmış. Bu tarihî yol Eski Çine’nin içinden geçiyormuş. Çine’nin 9 km güneyinde günümüzde Eski Çine diye bilinen Karaoba köyü antik çağlardan beri varlığını koruyor. Burada yöreye özgü yığma taş evlerde yaşayan halk zeytincilikle geçiniyor. 1308 yılında Menteşe beyi Ahmet Gazi tarafından yaptırılan Ahmet Gazi Camisi ise kare plan üzerine oturtulmuş kubbeli bir yapı olup, ahşap minberi ve mukarnaslarla süslü mermer mihrabı ile döneminin bütün özelliklerini yansıtmaktadır. Cami avlusunda bulunan 14 yy. da yapılmış Ahi Bayram türbesi de Selçuklu mimarisinin özelliklerini günümüze taşır. Selçuklu kümbetleri tarzında külahla örtülü bir yapı olup, altında birkaç basamakla inilen bir sandukalık bölümü bulunmaktadır. Ön cephesindeki büyük kemer bu türbenin bir başka özelliği olup tamamıyla tuğladan yapılmıştır.
Çine ve Eski Çine’den çıktıktan sonra eski yoldan devam edince muhteşem bir vadinin içine giriyoruz. Yılın altı ayı iki yanı pespembe zakkumlarla ve günlük ağaçları ile çevrili Çine Çayının aktığı bu vadidir işte yakında tamamen sular altında kalacak olan. İncekemer köprüsü ve toprağının altında yatan binlerce eseri ile bu görülesi ve yaşanılası vadi yok olacak. Çiçeklerini, gökten yağmur gibi yağmışçasına üst üste yığılmış devasa kaya dokularını hayranlıkla seyrediyoruz. Doğanın ve Çine Çayının debisi ile kayaların aldığı değişik şekiller bize tabiatın aynı zamanda bir heykeltıraş ta olabileceğini bir kere daha anımsatıyor.
Dedik ya, hiçbir şey kalmamış Çine’de. Maksat eski yolu kullanarak Eski Çine ile Çine Vadisini görmekti. Bir de vadinin çevresindeki yıllık ören yerlerini. Oraları yazmanın zamanıdır şimdi. Öyle ya, iki yıla kalmaz belki de onlar da yerlerinde kalmaz.
Ünlü tarihçi Strabon Alabanda halkını anlatırken eğlenceye çok fazla düşün olduklarını, kentte harp çalan çok sayıda güzel kızların bulunduğunu söyler. Hatta Alabanda kralının güzel kızı ile ilgili anlatılan bir hikâye halen dillerde dolaşır. Alabandalı iki sanatçı talip olur güzel kıza. Güvey adayını seçmek zor olunca kral birinden şehre su getirmesini, diğerinden senato binasını yapmasını ister. Hangisi önce bitirirse kızını ona verecektir. Sanatçılar hemen işe koyulur. Senato binasını yapan, kralın güzel kızını kaybedeceğini anlayınca hileye başvurur. Su getirecek olan sanatçıya, senato binasının çoktan bittiğini, kralın kızını ona verdiğini duyurur. Rakibi ise sevdiği kızı kaybetmenin verdiği üzüntü ile yaptığı köprüden atlayarak intihar eder. İncekemer köprüsüdür sanatçının hem yaptığı hem de intihar ettiği köprü. Halen bu hikâyeyi anlatan halk, köprüden yalnız yayaların geçmesine izin vermiş, telli duvaklı gelinlerin geçmesine ise izin vermemiş. Alabanda Çine’nin 10 km batısında Araphisar köyündeki eski bir Karia kenti. İki giriş kapısı ile akropolün yer aldığı tepenin yamaçlarında tiyatronun birkaç basamağı, senato, Apollon Tapınağı ile surların kalıntıları görülebilmektedir. Batı yönündeki nekropolde anıt mezarlar ortaya çıkarılmış olup taşınabilir eserler İstanbul ve İzmir Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir. Alabanda adı ise "at" ve "zafer" anlamlarına gelen "ala" ve "banda" sözlerinin birleşmesiyle oluşmuş. Adı “zafer atı” anlamına gelen şehirde basılan paraların üzerinde zafer atı yahut uçan at olarak bilinen “Pagasus” resimlerine rastlanıyor.
Bir başka antik kent ise Alinda olup Çine’nin 22 km batısında Karpuzlu beldesinin hemen yanı başındadır. Kraliçe Ada’nın kenti olarak bilinen Alinda’ya girerken önce oldukça iyi durumda olan su kemerlerinden geçiyoruz. 100 metre uzunluğundaki Agora ve tepenin en yüksek noktasındaki beş bin kişilik tiyatronun büyük bir bölümü ayaktadır. Hiç kazı yapılmamış olan kentte saray, lahitler, surlar gezilesi ve görülesi bir ören yeridir. Kardeşi Psikodaros tarafından Alinda’ya sürülen Ada, burada yarı krallık hayatını sürdürürken tekrar kendisini tahta geçirecek fırsatı da bekler. Makedonyalı İskender Karia’ya geldiği zaman Ada onu karşılar ve İskender’e Alinda’yı bırakmayı ve hısımlarına karşı destek vermeyi önerir. Büyük İskender, Ada’ya çok iyi davranır, ona sıcaklık ve şefkat gösterir. Alinda’ya dokunmadığı gibi ele geçirdiği Halikarnassos’un yönetimini Ada’ya vererek onu Karia kraliçesi yapar.
Böylesine de bereketlidir Çine vadisi toprakları. Nasıl kıyılır da, bereketin ve barışın simgesi olan zeytin ağaçları ile suların altına gömülür. Yörede dilden dile gezen bir hikâye de bizden anlatarak Çine gezimizi bitirelim.
Yazın en sıcak günlerinde bile Mardan dağının tepelerinden kar eksik olmaz. Bu karlar yaz boyu taşınır durur aşağılara. Serinlik iletir dillere damaklara, yangınlığını giderir pamuk toplayan yüreklerin. Pekmeze bulanır, bala katık edilir. Güç verir, direnç kazandırır tütün dizenlere. Dahası Madran, bağrından akıtageldiği kaynak sularıyla karpuz çatlatır ve düşman çatlatır. Madran Baba bir yüce bilgeymiş. Gün boyu ufuklara bakar, doğayı dinler, düşünürmüş. Düşündüklerini yoğurup bırakırmış mayalanmaya. Doruktaki bulutlar önce onun saçlarını yalazlar, "Deniz Yeli" onun sakalında eleklenir, tomurcuklar ona içini açar, dallar ona secde edermiş. O, börtü-böcekle konuşur, çiçeklerden şifa sağar, onmayanları ondururmuş. Ufuklarca mavi gözleri, bulutlarca aklanmış saçları, çatlamış bakır rengi yüzüyle bir derin adammış. Bu ulu kişi bir serin kişiymiş. Elindeki kar erimezmiş... Mezarı, Baba Madran'ın böğrünü verdiği Çine sınırları içindedir. Her yıl çaput bağlamaya giderler. Aynı çaputlar Karaca Ahmet’in mezarına da bağlanır. Karaca Ahmet saraçmış. Ünü bütün yöreyi tutan bir hünerli kişi imiş. Diktiği mestleri, yemenileri görenin parmağı ağzında kalırmış. Ha var ha yok say ayağında. Öylesi hafif, rahat, ama dayanıklı. Sanki dillenirmiş yaptıkları. Hani bilinir, "Adam sanki konuşturuyor." Bu da öyle; meşini, köseleyi konuştururmuş. İyi de, kendisi pek konuşmazmış. Karaca Ahmet de bir bilgeymiş. Madran Baba da duymuş Karaca Ahmet'in bilgeliğini. Varıp görmek, görüp duymak, duyup anlamak dilemiş. Dilemiş ya, eli boş gidilmez ki. . İndirmiş askıdaki sepetini Madran Baba, koymuş içine Madran’ın karlarını, yaya düşmüş yollara. Üç gün sonra asmış sepetini Karaca'nın tezgâhı üstündeki çengele. Vermiş selâmını, varmış eline. Vermezlenmiş elini Karaca. İki ulunun kucaklaşması yürekten yüreğe, gönülden gönüle olur. Karaca'nın gönlü serinlemiş nur dolu bu yüzü görmekle, yüreği serinlemiş sepetteki karı görmekle. "Aşk olsun erenlere..." Karaca Ahmet sepete bakıp da, yağdığı yerdeki tazeliğiyle durmakta olan karları görünce kimin kim olduğunu anlamış ve böyle geçirmiş içinden. Karaca Ahmet hemen kahve pişirmiş, karşılıklı içerken içeri bir kadın girmiş. Körpe bir sesle “Terlik isterim usta” demiş. Karaca Usta alışık: "Sahtiyan mı olsun?". "Olsun". Ölçü almak için astar bezi açılmış. Ayak, kabından çıkmış, şöylece basmış, yayılmış, bir el çevresinde dolanıp kalıbını çizerken... Şalvarını az bir şey yukarı çekmiş kadın. Çekmiş de bileğinin çıplaklığı görünmüş. Karaca Usta çıplağa bakmış... Görmemiş. Madran Baba bakmış, görmüş. Görmüş ve içinde bir şeyler kımıldamış. Madran Baba'nın serinliği çözülmüş, çözülmüş de ığıl ığıl süzülmüş. İşte o saat sepetteki kar damlamaya başlamış.
"Rastgele biri değilsin. Duydum ki yek başına yaşarmışsın. Ünün dağları, taşları tutmuştur. Ve bana ayağındakini yenilemeye değil, yüreğini göstermeye geldin, hoş geldin, velâkin gördün. İnsanlarla yaşamak başka, uzaktan erdem üretmek başka."
Böyle demiş Karaca Ahmet. Biz o günün de, bugünün de kadısı değiliz. Ulu kişilerin üstüne konuşulur, üstünde konuşulmaz. Öyle yapmaya kalkanın, onların yüceliğine erişmiş olması gerek. Bilen kişi iyice kişidir. Haddini bilen daha bir makbul kişidir.
Bizden nakletmesi. Gerisi gönül işidir, kimse gönül koymasın. Efsane böyle.















ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002