Kasım 2008

Ö T E S İ

 

25.01.2020 



Milli Sıtrateji

 
Dr. Alptürk Ünlü

“ILIMLI İSLAM”IN İÇİNDEKİLER!


ABD’nin Türkiye’de kendisine müttefik olarak seçtikleri kesimler arasında, sözde işadamı kılığındakilerin yanında, genelde dini anlayışı benimsediklerini söyleyen bazı guruplar da sürekli bulundurulmuştur..Acaba Fethullah Gülen’in Adnan Menderes’i sevmesinin doğallığı, Saidi Kürdi’nin ileri yaşlarında meydanlara çıkarmasıyla ilgili olmasın sakın? Sait Molla ile Şeyh Sait’in dışındaki bu Sait Efendiye Osmanlı döneminde ne diyorlardı? Yoksa Kürt Sait ya da Saidi Kürdi mi diyorlardı? Niçin bu kimlikten bazıları kaçtı?

Bu köşede zaman zaman dizi yazılar yazıyoruz. Bu dizi yazılarımızı bazen de arada bölmek zorunda kalıyoruz. Yine bu ay ki yazımıza da, bu şekilde ara veriyoruz. Ara verme gerekçesi, Fethullah Gülen anlayışının tekrar gündeme tepeden inme bir şekilde kartelci medya eliyle sokulması nedeniyledir. Aralık 2004’te ABD Büyükelçisi’nin Patrikle olan ilişkilerinde Lozan Anlaşmasına aykırı davranışı sebebiyle verdiğimiz bir aylık ara gibi...”İttifakın Güç Kaynakları-5 adlı” dizi yazımıza, Mart 2005’te devam edecek şekilde pilanlıyoruz. Gerek yazılarımızda, gerekse dizi yazılarımızı takip edenler şunu tespit etmiş olmalılar: Türk merkezli bir anlayıştayız. Buradan Türklerin üzerine çöreklenip oturmuş olan kişi, kuruluş ve güçleri etkisiz kılma adına, düşünce üretmeye çalışıyoruz. Bu çalışma anlayışı içersinde, sürekli bir Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı diye bir kavram üzerinde durduğumuzu ve yine sürekli olarak bunu vurguladığımızı, yazılarımızı dikkatlice takip edenler elbette fark etmişlerdir. Biz her Türk gibi, kimseye bir düşmanlık beslemeden hareket etmekteyiz. Fakat, bize ve insanlığa açıktan veya dolambaçlı yollardan düşmanlık yapan güçlerle mücadele etmeyi kendi görüşümüze temel nokta yapıyoruz. Günümüzde insanlık tarihinin en büyük ve en acımasız gücü haline gelen Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının gerçek yüzünü açığa çıkarmak boynumuzun borcudur diyoruz. Ülkemizde de bu gücün konumunu bilmeyenlere ya da önemsemeyenlere de sabah-akşam bu durumu anlatmak temel ilkemizdir. İnsanlığın son iki yüz yılını sömürgecilikle çalan İngilizleri, Allah’ı ırkçı din anlayışlarına göre yorumlamaya çalışan Siyonist-Yahudileri ve günümüz dünyasındaki tüm değerleri her alanda alt-üst eden kozmopolit ABD gerçeğini, gözler önüne sermeye çalışıyoruz. Ne olursa olsun, onların birleşik cephesi olan Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı anlayışının üzerine gitme eylemini, tarihi ve aynı zamanda milli görevimizdir diye düşünüyoruz. Dolayısıyla bu gücün destekçileri ve bu gücü ülkemizde taşıyan kurum, kuruluş ve şahısları da, deşifre ve deklare etmenin de görevimiz olduğuna inanıyoruz. Bu perspektiften baktığımızda İslamiyeti kullanarak milletin en zayıf yerini kendi emelleri ve de Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının çıkarına göre yönlendirenleri de, her ne pahasına olursa olsun deşifre etmemizin de gerekli olduğunu savunuyoruz.
Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının ABD kolu, Anadolu’da on dokuzuncu yüzyıldan beri yoğun puropagandalara girişmiştir. Bunun sonucunda: İstanbul, Bursa, İzmir, Merzifon, Talas, Tarsus, Maraş, Harput, Antep gibi pek çok yerde okullar açmışlardır. Bu okullarda bilhassa öncelikli olarak Ermeni gençlerini yetiştirip onları Purotestan mezhebine sokarak kendilerinin Anadolu’da destekleyecek bir topluluk oluşturmayı hedeflemişlerdir. Bu kültürde yetişen bir kısım Ermeniler, isyanlarda bulunmuşlarsa da başarı sağlayamamışlardır. Bu Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nda teçhir edilmeleri sonrasında Anadolu da Ermeni sorunu bitmişse de, bu sorun ABD’de bitmemiştir. O dönemin ABD başkanı ve sözde hukukçu olan Wilson’un oluşturduğu pirensiplerle Anadolu’daki Türklerin de etkisiz kılınması da hedeflenmiştir. Wilson bu pirensiplerinin uygulamaya sokulması için Anadolu’ya da adamlar göndermiştir. O günün şartlarında, Anadolu’da Ermeni nüfus bulunamadığı için Wilson’un lak lakları yürürlüğe sokulamamıştır. Fakat ABD yönetimi, yine Türkiye üzerindeki hedeflerinden vazgeçmeyip, sadece hedeflerindeki uygulama yöntemlerini o an için dondurup, rafa kaldırarak Lozan’daki Barış anlaşmasını imzalamamıştır. Bu anlaşmanın bilhassa Türkiye’de İslam dinini kullanan kişiler tarafından her şeyi ile olumsuz gösterilmesini de süreç içersinde teşvik de etmiştir. Bazı şahıslar da yazılarıyla, kitaplarıyla bunun gereğini yapıp, aynı ABD’nin istediği ağızla konuşmuşlardır. Değişik yazarlar Lozan’ı kötülerken, hezimet olarak nitelerken, her sıkışık durumlarında Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının diyarlarına kaçmışlardır. Lozan hakkındaki olumsuz yazılar, bilhassa ABD’li sıtratejistleri çok mutlu etmiştir. Gerçi Lozan’ı hezimet olarak gösterenler, işi kurnazlığa ve pişkinliğe vurarak bu işi yapmışlar, bunu yaparken de Sevr’in aşağılık teslimiyetini geri pilana çekmişlerdir. Sevr Anlaşmasını kabul eden ve sonra da İngiliz gemisiyle kaçan padişahı da, mazlum olarak ilan etmişler ve de akıllarınca Mustafa Kemal’den intikam almışlardır. Bu intikam eylemlerinde, milliyetçiyim diyerek caka satan bazıları da destek ya da payanda olmuşlar, hatta içten içe sevinmişlerdir. Dün Lozan’ı hezimet diyenler, bu günler de Sevr’e yönelik faaliyetler gelişip yayıldıkça, her halde çok mutlu oluyorlardır. Ya milliyetçi geçinip aramıza sızmış olan sahtekarlar! Onların bazıları da duruma göre kulvar değiştirip, hareket etmişlerdir ve de etmektedirler. Anglo-Saksonların İngiltere kolu ise, kurulan Türkiye Cumhuriyetine karşılık olarak, bilhassa İslam dinini kullanmaya çalışmıştır. Bu kullanma da Osmanlı Devleti’nin son Şeyhülislamlarından Sabri Hoca ve İngiliz Dostları Derneğinin aktif üyesi Sait Molla ile ülkemizin doğusunda isyan çıkaran başka bir Sait olan ve Şeyh unvanlı şahıs da, duruma ortak olmuştur. Ortaklık konusu, genel anlamda nedir? Onların ortaklığı, gayri Türklükten geçmektedir. Türklüğe karşı seçilen fikir silahı nedir? Bu silah, İslam dinini kullanmaktır. Örneğin, Kıbrıs Türklerinden Ahmet C.Gazioğulu’nun “İngiliz Yönetiminde Kıbrıs II (1878-1952) Enosis Çemberinde Türkler, Bugünlere Gelmek Kolay Olmadı” adlı kitabına bakıldığında, Türkiye’den kaçan başta Şeyhülislam Sabri, Rıza Tevfik ve Sait Molla gibilerin açık ihanetleri görülebilir.
“MİLLİYETÇİ DERNEĞİ VE BEKİR BERK!”
Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının gizli destekçisi olan kesimler, kendileri adına zor günler başladığında soluğu ya İngiltere’de, ya ABD’de ya da onlara yakın olan yerlerden Kıbrıs, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelere kaçarak almışlardır ve de almaktadırlar. ABD ile sözde müttefik olduğumuz yıldan itibaren, ABD’li sıtratejistler, ülkemizdeki tüm milli değerleri sulandırmak çabası içersine girmişlerdir. ABD’nin Türkiye’de kendisine müttefik olarak seçtikleri kesimler arasında, sözde işadamı kılığındakilerin yanında, genelde dini anlayışı benimsediklerini söyleyen bazı guruplar da sürekli bulundurulmuştur..Acaba Fethullah Gülen’in Adnan Menderes’i sevmesinin doğallığı, Saidi Kürdi’nin ileri yaşlarında meydanlara çıkarmasıyla ilgili olmasın sakın? Sait Molla ile Şeyh Sait’in dışındaki bu Sait Efendiye Osmanlı döneminde ne diyorlardı? Yoksa Kürt Sait ya da Saidi Kürdi mi diyorlardı? Niçin bu kimlikten bazıları kaçtı? Yoksa Kürt Sait kimliği ile İsparta’da, Afyon’da, Denizli’de ya da benzeri Türk illerinde, taban bulunamayacağını düşündükleri için mi? Bir de şunu soralım:Saidi Kürdi ya da Nursi’nin Türk milliyetçiliğine olumlu bir bakışı var mıydı? Yaşadığı yıllarda, Türk milliyetçiliğine hangi gözle bakıyordu? Ve şimdilerde, Amerika’dan Rusya’ya her yere yayılmaya çalışan müritleri nasıl bakıyorlar? Örneğin Saidi Nursi’nin yolunda olduğunu söyleyenlerden Bekir Berk denilen bir şahısın hayatı, özellikle Türk milliyetçiliği açısından iyice incelenmeli ve mercek altına alıp değerlendirilmelidir. Bu şahısın Milliyetçiler Derneği adını taşıyan bir kuruluşla 1950’li yıllarda ilgisi nasıl olabilirdi? Kendisi gerçekten milliyetçi miydi? Yoksa milliyetçiliğin içine mi sızmıştı? O dönemin şartlarında milliyetçiliğin içersine sızarak hareket etmek daha mı kolaydı? Yoksa milliyetçi olduğunu söyleyen dernek mensupları neyin milliyetçiliğini yapıyorlardı? Türk’ün mü ya da başka bir gurubun mu? Türklerin milliyetçiliği yapılıyorsa, Bekir Berk ve benzerlerinin bu kuruluşlarda ne işi olabilirdi? Aslında böylesi sızmalar, Türk milliyetçiliğinin sürekli en büyük sorunu olmuştur ve de olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, Türklük düşüncesinin diyalektiğini bilmeyen ve olumsuz kişilere de bilmeden destek olan bir kısım Türk milliyetçisinin de, hayatlarının bir sonbahar yaprağı gibi, bir oraya bir buraya savrulmasından da öte daha doğal bir şey olamaz. Böylesi durumlar ülkemizde yaşanılan olaylardan birisi değil midir? Bekir Berk, Milliyetçiler Derneği içersinde konferanslar verirken, “Nurcu” adı verilen kişilerin davalarına da girip çıkmaktaydı. Örneğin: 1958’de basılan “Vur, Fakat, Dinle, Risaleyi Nur Talebelerinin Ankara Davası ve Avukat Bekir Berk’in Ağır Cezada Yaptığı Müdafaa-Hak Yumruklandıkça Kuvvetlenir” adlı kitap dahi bunun delilidir. Fakat, milliyetçi adı verilen o dernek mensuplarının bu durumdan hiç rahatsız oldukları da söylenemezdi. Acaba bunun nedenleri arasında, bu derneğin içersindeki bazı şahısların, CİA yönlendirmeli olduklarını düşünmemiz gerekçe olabilir miydi?Bekir Berk, 31 Ocak 1959 günü, ‘Din Hürriyeti’, 21 Mart 1959 günü, ‘Dinler ve Devletler’; 5 Aralık 1959 günü, ‘Milliyetçilikte İstikametler’adlı konulu konferansları, Milliyetçiler Derneği’nde vermemiş miydi? Ne kadar hazin ve komik bir tabloydu bu. Çünkü Bekir Berk, Milliyetçilikteki İstikametleri anlatıyordu. Acaba milliyetçiliğin yönünün anlatılması, Bekir Berk’e mi bırakılmalıydı?
Yine bu Bekir Berk, Milliyetçiler Derneği’ndeki İstanbul’un Fetih Toplantılarına 29 Mayıs 1954,1955,1956 yıllarında katılmamış mıydı? Burada da “Fetihten Bu Yana Patrikahane”; “Fetihten Bu Yana Ekalliyet Hukuku” konulu konuşmaları yamamış mıydı? Aradan geçen yaklaşık elli sene sonra, ekalliyet sorunu bittiği için mi Fethullah Gülen, Bekir Berk’ten farklı olarak azınlıklara kucak açıyordu? Yoksa büyük güç odakları, durum tespitinde dün öyleydi; günümüzde ise böyle mi olsun diyorlardı? Halbuki o zamanlar da Bekir Berk, bir de kitap çıkarmıştı: “Patrikhane ve Kıbrıs” diye...Her halde Fethullah Gülen bu kitabı da okumuştur. Fakat Fethullah Gülen, Bekir Berk’in bu konudaki dediklerini günümüzde önemsemiyordu. Kaldı ki nasıl önemseyebilirdi? Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı, ona o görevi vermemişti ki...Bekir Berk, düşünce manasında hayatının en büyük kazığını kime atmıştır biliyor musunuz? Söyleyeyim, Alpaslan Türkeş’e atmıştır. Bunun en iyi kanıtı da, “Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş” adlı kitaptır. Bu kitapta Türkeş’e karşı yaptığı ithamlar, son derece ağırdır. Bu ithamlara karşı, o dönemin Milliyetçi ve Mukaddesatçı Türk Gençliği imzasıyla, “İslami Hareket ve Türkeş- İftiralara Cevaplar” başlığı altında, bir küçük kitapçık kamuoyuna sunulmamış mıdır?!
Geçmişin “Soğuk Savaş” rüzgarlarıyla, Türk milliyetçiği içersine, CİA eliyle sızdırılan bazı adamlar, Türk milliyetçiğini gerçekten sulandırmışlar ve kendi yörüngelerinde hareket eden insanları da, bu hareketin içersine salmışlardır. Halbuki yol bellidir. Türk milliyetçiliği kavramını taşıyacak şahıs ya da kuruluşların da, bunun çok iyi bir şekilde farkında olmaları gerekir. Türklerin İslami kimliğinden yararlanarak, sinsice hareket edenlerin tahribatı da, hedef saptırmak adına çok ama çok büyük olmaktadır. Mesela bunlardan birisi de, Z.N.adını taşımıyor muydu? Onun Nurcu olduğu bilinirken, bazı kitaplarının Türk milliyetçiliğinin içersinde popüler edilmeye çalışılması, her halde en çok kimin işine gelirdi? Bu şahıs ile ilgili olarak düşüncesinin diyalektiğini bilen bir Türk milliyetçisinin, adı geçen Z.N’nin sadece “Yeniçeriler” hakkındaki yaklaşımlarını öğrenince dahi, onu dışlaması gerekmez miydi? Anlıyoruz ki, CİA patentli bazı kişilerin böylesi anlayıştakileri, Türk milliyetçiliği içersinde popüler ettikleri görülmüştür ve yakın dönem Türk tarihi incelenirse, geçmişe yönelik böylesi örneklerin tespiti, şimdilerde çok daha kolay yapılacaktır.Çünkü artık üzerimize salınan ve saldırtılan komünizm öcüsünün eski gücü kalmamıştır. Yeniçeri olarak bilinen, yani devşirme güruhunun en önemli kolunun, bu ülkede bir dönemde devre dışına bırakılmasının gayretini hazmedememiş olan Z.N’nin değil, Türk milliyetçiliği içersinde yeri, isminin dahi olumluk anlamında konuşulmaması gerekliydi. Fakat, malum güç odakları ile artlarındaki daha büyük güç odakları vardı...Anlıyor musunuz, Türk milliyetçiliği adına, bundan ve böylesi örneklerden daha vahim ne olabilirdi? Hem Türk milliyetçiliğinin içersine böylesi adamları sızdırın, sonra da onların Türklükle uzaktan yakından ilgisi olmayan düşüncelerini, Türk gençlerinin kafasına üfleyin ve bu gençlerden çıkış noktası bekleyin. İşte günümüzde, böyle bir geçmişten beslenen bazılarının, şimdilerde Türk adını ağzına almamalarını ya da biz artık “milliyetçi değiliz, Müslümanız” demelerini, bu açıdan bakıldığında normal olarak değerlendirmemiz gerekir!!! Çünkü bu şahısların Müslümanlık sanki, biyolojik kimliği (kadın ya da erkek olmayı), milli kimliği (Arap ya da Türk) reddediyormuş gibi bir anlayışı ortaya sererek, kime hizmet ettikleri de açığa çıkmaktadır. Türk milliyetçiliğinin içersine, bilhassa anti-komünist dönemde sızmak çok daha kolaydı. CİA destekli kişiler, İslam dinini kullanarak, kendi siyasi emelleri için, bir anti-komünist cephenin genişliğinden yararlanarak, hareket etmişlerdir. Bu cephe içersinde, elbette bazı cemaatler de aktif olarak yer almışlardır.Bu konuda Fethullah Gülen’in de “Komünizmle Mücadele Derneği” içersinde, bulunduğu söylenir...Bu derneklerin, Türkiye’deki kollarının yayınları da vardı. Bu derneklere yine çok sayıda yurttaş da katılmıştır. Fakat bu derneklerin içersinde, CİA ajanı ya da yandaşı olarak çalışanlar da vardı..
Çok partili döneme geçişte ve bilhassa DP ve AP döneminde Nurcular, İslamcı geçinenler arasında en ön pilandaydı. Fakat, Türkiye’de 1970’lerden itibaren, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına dayanmadan ortaya çıkmaya çalışan başka İslamcılar, ön pilana geçtiler. Bu durum, 28 Şubat’a kadar da böyle sürdü. Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı, aslında Erbakan önderliğindeki gurubu yok etmeye ya da ezmeye, Kıbrıs Barış Harekatından sonra tam anlamıyla gündemine sokmuştu. Bunu gerçekleştirmek işini de, bilhassa Özal’ın başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı yıllarından itibaren, Özal eliyle yapmaya çalışmıştı. Özal, Fethullah Gülen gurubunu değişik açılardan destekliyordu ve bu gurubun, ülke içersinde başka müttefikler bulmasının zeminini de oluşturuyordu. Bu kesimde kurulan yeni ittifaklar içersinde, ilgisiz gibi görünen kimseler de, bir araya gelmeye başladı. Bunlardan bazıları, gerçek Nurcuların dışında komünist, liberal, hatta sözde milliyetçi ve de ABD’de eğitim görmüş kişilerden oluşuyordu.Böylesi belirli bir anlayış etrafında bir araya gelmeler, sürekli devreye sokuldu. Bunlardan bazıları için, Abant veya benzerleri yerlerde gündemler de oluşturuldu. Aslında Fethullah Gülen çizgisi için, gün 28 Şubat’tan sonra doğdu. Fakat bu durumun reaksiyonu da vardı. Bu reaksiyonun sonucu olarak, o da soluğu ABD’ de alıp orada yaşayamaya başlayacaktı. Fakat onun adamları, eski Milli Görüşçülerle iktidara taşınacaktı.Aslında Gülen ekibiyle, Eski Milli Görüşçülerin bütünleşmesini en çok kim istiyordu.?
DIŞLANAN ERBAKAN!
Bugünlerde ülkemizde Saidi Kürdi ya da Nursi taraftarları tavan yaparken, Erbakan hareketine ne oldu? Onlar her ortamdan tamamıyla dışlandılar mı? Bu dışlanmanın sebebi nedir? Bize göre bu dışlanmanın temel sebebi, Erbakan ve yandaşlarının, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına hiçbir zaman yakın duramamasından kaynaklanıyordu. Erbakan gurubu, Özal’ın 1980’li yıllardaki baskısını çeşitli şekillerde atlatıp, onun ölümünden sonra da, oylarındaki yükselişi sürdürmüştü. Bu durum, 1995 seçimlerinde, Erbakan anlayışının en büyük parti olarak meclise girmesiyle kesinleşti. Bu aşamada, Anglo_Sakson_Yahudi ittifakının kendi kontrolü dışındaki böylesine büyüyen bir İslamcı çizgiye tahammülü zaten olamazdı. Böylece CİA yönlendirmeli insanlar, eliyle de bir sürü kasetler televizyonlara yağdırılmaya başlandı.Hasan Mezarcı gibi dengesi bozuk bir adamın hezeyanları, Şevki Yılmaz gibi kasetlerde milli değerlere saldıran başka birisi ve daha başkaları da... Erbakan gurubuna olan ilgi, kısa zamanda ters yüz etmeyi hızlandırdı. Bu sürecin sonunda, 28 Şubat olayı meydana getirildi. Bu olaydan kısa bir süre sonra da, ABD destekli ve oralarda eğitim almış bazı İslamcılarla, Milli Görüş geleneğinden yetişenler arasında, bir ilişki başladı. Artık, Erbakan devre dışı bırakılıyor ve onun geliştirdiği İslami çizgi parçalanıyor ve de ülke gündeminden çok daha gerilere doğru atılıyordu. Onun yerine de, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakından destekli, 1950’lerdeki İslamcı akım ve anlayış öne sürülüyor, bu da tüm dünya için “Ilımlı İslam” demagojisi altında tanıtılıyordu. Bu “Ilımlı İslam” anlayışında yer bularak ön sıralara çıkan bazı Milli Görüşçüler de, kartelci medya tarafından sürekli olarak, eski düşüncelerinden döndüler puropagandasıyla kamuoyuna alıştırılıyordu. Bu pompalama o kadar yüksek dozajda yapılıyordu ki, dolayısıyla halk üzerinde etkili de oluyordu. Artık ABD ile dirsek teması aralığı hizaya geçen bir kesim, Milli Görüş’ten gelenlere de el atıp başarı sağlamış ve yeni oluşum içindeki bu guruplar, arkalarına ABD rüzgarını da alarak, hep beraber Kasım 2002’de seçim zaferini tatmışlardı.. Fakat önlerindeki bütün dirençler yok edilememişti. Halen de direnci oluşturan güçler (Başta Askerler), basın ve medya eliyle tüm yıpratılmalarına rağmen ayakta duruyorlardı ve de duracaklardır da....
“28 Şubat” ve “Kartelci Medya” diye diye parsa toplamaya çalışan Nazlı Ilıcak, şimdilerde “Kartelci Medya”yı unuttu ve nedense “28 Şubat”ın da arkasında ABD’nin hiçbir ilişkisini görmüyor. Türkiye’nin her şeyine açıktan ya da gizlice karışan ABD yönetimi,Türkiye’de niçin 28 Şubatçılara karışmıyordu (?) (Burada bilhassa “Çevik Bir” başka açıdan incelenip değerlendirilmeli) Yoksa onlar için en önemli dert, Erbakan’ın çizgisinin anti- ABD’ci olmasından mı kaynaklanıyordu? Erbakan ki, Kıbrıs Harekatı’nın müsebbiplerinden olduğu için, ABD tarafından pek makbul kişi olmasa gerekti. Bu nedenle mi ABD, sıtratejistiyle, elçisiyle ve yağcıları eliyle Nurcu anlayıştakiler ile Erbakan gurubundan koparılacak olan İslamcıların, ortak noktada toplanıp hareket ettirilmelerini istiyordu? Günümüzdeki süreç neyin göstergesidir? Bu durum ne olursa olsun dışlanmış bir Erbakan çizgisinin göstergesidir. Dün Erbakan’ın çevresinde palazlananlar, bilhassa Nurcu adı verilen guruplarla el ele vererek, hareket etmiyorlar mı? Bu ortak payda da, hareket edenlerin bir Anglo-Sakson sorunu var mıdır? Örneğin ABD’yi ikinci yurt edinen Fethullah Gülen’in, okullarının İngilizceyle ilişkileri hangi boyuttadır? Kazakistan’da, Türkmenistan’da, Kırgızistan’da, Tataristan’da veya benzeri bir ülkedeki bir okulda, Türk çocuklarının Anglo-Sakson kültürüne yamandırılması, kimlere fayda sağlayacaktır? “Hoca Efendi” olduğu söylenen Fethullah Gülen, ABD’de kaldığı yerdeki yatağından, bu konudaki görüşlerini bize açık ve net olarak söyleyebilir mi? Örneğin Tataristan’daki öğrencilerin, Anglo-Sakson kültürüne esir edilmesini CİA nasıl değerlendirmektedir. Onlar, kendi dillerinin başkalarına öğretilmesi hususuna, niçin engel olmuyorlar? Bu durum, onların yüksek menfaatleriyle mi örtüşüyor? Ayrıca, Hoca Efendi’nin adamlarının Tataristan’da, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfına yakın bir okula karşı, geçmişte nasıl davranışlar sergilediğini de çok iyi biliyoruz. Bunların canlı şahitleri, halen aramızdadır. İslamcı cepheden bazıları da, elbette “Hoca Efendi” gerçeğini kendi yayınlarında göstermektedirler.. Bu görenlerden birisi de, Haydar Baş ve gurubu olarak değerlendirilebilir.
Bugünlerde R.T.Erdoğan çizgisindeki Milli Görüşçülerden Mehmet Metiner adlı Kürt kökenli şahıs, şimdilerde geçmişteki düşüncelerinden öz itibariyle dönmediğini, fakat yeni bir açıyla, doğru yola çıktığını demeye getirmiyor mu? Metiner bu durumunu, bir kitapla açıklamaya çalışırken aynı zamanda, medyada Kadir Çelik adlı şahsın Objektif adlı yayınına iki hafta boyunca, Mehmet Gül ve Hüseyin Üzmez ile birlikte çıkıyordu. Mehmet Metiner orada ilk haftaki konuşmasında, Erbakan anlayışının bir ölçüde devleti esas aldığını ve yanlış bir yaklaşım içinde olduğunu, 1980 öncesindeki doğru bakış açısına Nurcuların sahip bulunduğunu vurguluyordu. Ertesi haftaki konuşmasında da, laf arasında sürekli olarak bir Saidi Nursi adını tekrar edip duruyordu. Fakat aynı Mehmet Metiner, sanki Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının gözüyle, İran ve Afganistan’a bakıyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın da kendisinin bulunduğu anlayışta olduğunu vurguluyor, Erbakan ile çevresini artık yanına kondurmuyordu. Fakat, Metiner’in övdüğü cemaatin adamları ise, şimdilerde Recep Tayyip’in çevresindeydiler. Çizilen sıtrateji de, onların önemli izleri vardı. Hem Türkiye’de, hem de ABD’de...Bu nedenle de günümüzün sürecinde bazı Erbakan yetiştirmeleriyle Fethullah Gülen gurubu iç içe hareket ediyordu. Acaba Metiner ve Metiner gibi eski “Milli Görüş”çülere kimler çelme takarak sözde “Ilımlı İslam” modasını başlattı? Bu başlatma merkezinin CİA ve Pentagon gibi kuruluşlarla ilişkisi var mıdır? ABD’ eyle hangi İslamcılar yıllardır yüz göz oluyor? Şurası anlaşılıyor ki, Erbakan ve yandaşlarının orayla doğrudan ilişkisi yoktur. Bugünkü akıbetleri de, bunun somut göstergesidir.Erbakan’a veya Erbakan gibilere ne olmuştur? Bunun için de, Mehmet Metiner gibilerin söylemleri, Erdoğan gibilerin icraatları ve Fetullan Gülen’in ABD’den görüş üretmesi ile Samuel P.Huntington’ın “BOP”unu yan yana koyarsanız, bulmacanın Ortadoğu kesitini şimdilik çözmüş ve de “Ilımlı İslam’a da kapağı atmış olursunuz. Bu çözdüğünüz çok bilinmeyeni olan denklemde, Erbakan’ın tasnif dışı olmaya mahkum edildiğini de, tespit edebilirsiniz. Fakat ne olursa olsun, asıl ‘Karamanın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu’ sözündeki taşların yerlerine oturtulması süreci, tam anlamıyla tamamlanmamıştır. Bu tamamlanmada Türklere ne rol veriyorlar? Onu da çözmek için kahin olmak gerekmez. Bakınız, Kıbrıs’a, Musul-Kerkük’e ya da işgal altındaki Karabağ’a, o zaman gerçeği tam anlamıyla göreceksiniz.
Fethullah Gülen’in ABD rüzgarını arkasına alıp hareket etmesi, bizdeki viski sever montajcı komprador işadamlarının da, bu konuda hoş görü sahibi olmasını sağlıyor ve aynı zamanda kartelci medya guruplarından; Sabah, Milliyet ve Ilıcakların Tercüman’nın da çarşaf çarşaf Fethullah Gülen hikayeleri abartıla abartıla topluma pompalanıyor. Fakat, Fethullah Gülen’in en yakınlarından birisinin de bu günlerde basına vermiş olduğu aksi yöndeki bilgiler ise, malum medya tarafından ya geçiştirilmeye ya da gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyordu. Bazıları gibi “Hoca Efendi” ve ekibine karşı, yarım ağızlı bir şekilde konuşacak durumumuz da yoktur. Bizim anladığımız ve algıladığımız Türk milliyetçiliğine göre, Etyen Mahçupyan ve benzerlerini besleyen, Ekümenlik yanlısı Patrikle, tutucu Papayla al gülüm ver gülüm diyen ve katliamcı ABD’ye sırtını veren şahıs ve kuruluşlara karşı da taviz yoktur. Bizim Türk Dünyasını ve Müslümanlığı algılama diyalektiğimizde de budur.




ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002