Kasım 2008

Ö T E S İ

 

16.12.2019 



Tarih Bilinci

 
Rasim Giresunlu

YALANCININ MUMU


Atalarımızdan bizlere, yaşadıkları hayatın içersinden ders çıkarılarak miras olarak gelen çok sayıda kültürel zenginlikler vardır. Bunlar, hem maddi, hem manevi anlamda kültürel değerler olabilir. Bunlardan bazıları yazılı, bazıları da sözlü olarak, bizlere ulaşmış bulunabilir. Böyle bir miras geleneğinin değerlerinden birisi de, şu sözler de kendisini gösterir:” Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar...”Evet, günümüzde böyle mumlar var mıdır? Böylesi mumları yakarak, ülkemizdeki yetmiş milyon insanın geleceğini ve geleceğindeki yolları aydınlattıklarını, iddia edenler ve savunanlar bulunmakta mıdırlar? Bu çeşit ve buna benzer geliştirebileceğimiz soruları, sürekli kendi kendimize sorup, hayatın içersinde uyanık durmalıyız. Çünkü,

Atalarımızdan bizlere, yaşadıkları hayatın içersinden ders çıkarılarak miras olarak gelen çok sayıda kültürel zenginlikler vardır. Bunlar, hem maddi, hem manevi anlamda kültürel değerler olabilir. Bunlardan bazıları yazılı, bazıları da sözlü olarak, bizlere ulaşmış bulunabilir. Böyle bir miras geleneğinin değerlerinden birisi de, şu sözler de kendisini gösterir:” Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar...”Evet, günümüzde böyle mumlar var mıdır? Böylesi mumları yakarak, ülkemizdeki yetmiş milyon insanın geleceğini ve geleceğindeki yolları aydınlattıklarını, iddia edenler ve savunanlar bulunmakta mıdırlar? Bu çeşit ve buna benzer geliştirebileceğimiz soruları, sürekli kendi kendimize sorup, hayatın içersinde uyanık durmalıyız. Çünkü, durumumuz, çok soğuk ortamlarda kalan, önüne sürekli seraplar çıkan kişilere benzemeye başladı. Yani, sürekli malum serapları göstererek, bir çeşit donmanın uyuşukluğunu üzerimize salanlara karşı, kendimizi savunmak anlamında, uyanık ve de dinamik olmamız gerekmektedir. Bu nedenle, o çeşit olumsuz soruları ve sorunları ve bunların hazırlayıcılarını, yağdanlıklarını ve uygulayıcılarını ve uyguladıkları aşağılık ve gayri milli yöntemleri, unutmamak için, sürekli olarak bu durumu tekrar etmemiz gerekmektedir. Aynı zamanda, yanımızda ve yakın çevremizde uyuşma/uyuşturulma zeminine düşmüş olanları da, bu durumdan haberdar edip uyandırmamız, milli ve tarihi bir görevdir.
Yalancının mumu yatsıya kadar yandığı sürece, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının dümen suyunda bulunan teslimiyetçilerin eliyle, İMF’nin boyunduruğuna sürekli düşmemiz, daha doğru bir deyişle düşürülmemiz kaçınılmazdır. Halen ülkemizdeki insanların geleceğinin bağlandığı noktaya, bir bakınız! Malum ittifakın ve yerli ajanlarının Türk milleti için olumlu bir şey yapacağına gerçekten inanıyor musunuz? Örneğin Kıbrıs’ta, Musul’da, Kerkük’te,Karabağ’da ve hatta Anadolu da bu anlayışların eliyle olumlu bir gelişmenin ortaya çıkacağını düşünebiliyor musunuz?...
Aynı zamanda o ittifakın, durum ve konumu ülkemize benzeyen ülkeleri, sosyo-ekonomik anlamda elinde tutmak ve yönlendirmek için oluşturmuş bulunduğu kuruluş, İMF değil midir?’ Böyle bir oluşumun içersindeki kuruluşun, Türk milletine, hayırlı olacağını düşünebiliyor musunuz? Bir sürü çıkarbaz, hemen şunu söyleyecektir: “Sanki, İMF olmadan ne yapıyorduk?”
Bu soru, bilinçli insanların kapısından kolayca döner. Çünkü sorun, İMF’li ya da İMF’siz olmaktan başka, ayrıca sırtınızın Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına verilip verilmemesiyle orantılıdır. Bu ittifakın ağına düşenler, bazen de İMF’eyle çalışmayabilir. Örneğin Menderes gibi...Fakat, gerek İMF’li, gerek İMF’siz, bizim bağımsızlığımız ya da bağlantısızlığımız, hangi ölçüde ve ne boyuttadır? Onu kesinlikle anlamalıyız. Eğer, biz o malum ittifakın ağındaysak, onun uygulama araçlarından birisi olan İMF ile ilişkiye geçmemiz de, bizim hür irademizden ziyade, boyunduruğu altına düştüğümüz ya da düşürüldüğümüz gücün, isteği ve de belirlediği süreçle orantılıdır. ‘Bu süreç, nasıl meydana gelmiştir’ diyebilirsiniz? Bu soruyu da, oldukça kolay çözebilirsiniz. Eğer, Türkiye’nin 1946 sonrasındaki sosyo-ekonomik, sosyo-politik, askeri, kültürel ve akademik geçmişindeki süreci incelerseniz, o zaman, acı gerçeklerle karşılaşmanız kolaylaşır. Acı diyorum, çünkü bu malum acı bize, bazı milliyetçi geçinenler tarafından hiç gösterilmemiştir. Hatta, bu acıyı bizlere, soğuk savaşlı yıllarda, ballı şerbet gibi sunanlar da olmuştur.
Fakat sizler de, objektif, akılcı ve de gerçekçi bir incelemeyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türklüğün temel taşı sayılabilecek pek çok noktanın, ülkemizde yavaş yavaş yok edildiğini anlayabilir; yaşayarak ve gözlemleyerek de hissedebilirsiniz. Umarız, önünüze bu tarihi ve olumsuz macerayı başka bir açıdan, sizi uyuşturmak, hedef saptırmak anlamında sunan kişiler ve kuruluşlar da çıkmamış olsun!
İMF yörüngesinde bulunan ve daha önceki bir süreçte, malum ittifakın kucağına düşmüş olan ülkeler ve yöneticileri, halklarını mum ışığının aydınlığına mahkum etmişlerdir.Bu ülkeler de, ne iç, ne de dış huzur olmaz. Bu çeşit ülkeler, sürekli sorunlar içinde boğuşurlar. Üstelik, her yeni günlerinde gündemler, sorunlarla ülkeyi işgal edip, resmen feth eder. Bu olumsuz fetihler, gün be gün devam eder ve büyük çoğunluklar da, ne umut, ne de gelecek beklentisi kalır. Her şey şansa, tesadüfe, kadere ve hatta çıkarcı organizasyonların eline bırakılır.
Belki de bazılarınız, tam anlamıyla günümüzdeki Türkiye’yi tanımlıyorsunuz da diyebilir. Fakat bazıları da, bu durumu bahane edip, umut tacirliğine soyunup, saf insanları kandırıp, iktidar da olabilirler.Aynı zamanda, makamların dayanılmaz çekiciliği ve bu çekicilikteki hakimiyet, çok hoş da görünebilir. O kişiler, içinde bulundukları ortamlardan utanmadan, sıkılmadan, tüm bu olumsuzlukları da, başka bir olumsuzluğu önlemek adına yaptıklarını da iddia edebilirler. İddia ettikleri alanlardaki tahribatları, görmezden, duymazdan ve hatta bilmezden de geldikleri gibi, her yeri düzelttiklerini ya da düzelteceklerini de kamuoyuna pompalatırlar. Bundaki temel amaçları, elbette kendilerinin nihai amaçlarıyla da orantılı olabilir. Bu nihai amaçlar için, şeytanla bile işbirliğine girebilirler. Bunu da son aşamada öldükleri zaman, Allah’ın affediciliğine sığınarak yaptıklarına da, inanmış ya da inandırılmış da olabilirler.(Atatürk’ü ve Türk milliyetçiliğini silme çabaları, bu bağlamda başka bir yazıda ele alınacaktır.).Belki de bazılarının, Hıristiyanlığa yüksek pirim vermesi konusunu da, benzer bir analitik bakışla çözülebiliriz. Eğer bu bakış açısı, bu çözümün gerekçesi değilse, o zaman o bataklıktakilerin durumu nicedir? İnsanımızın şu anda sürüklenip gittiği yolu, cennet olarak gösterenlerin, daha da vahim bir durumda olmaları söz konusu olabilir ki, bunu ne siz söyleyin ne de ben... Fakat, yine de dilimin ucuna geliyor ve de söyleyeceğim: Yoksa onlar, hiç ama hiçbir zaman, TÜRK değil miydi? O nedenle mi, hıyanet içersinde yarışıyorlardı?
Konudaki başlığımıza dönelim. Yani “Yalancının Mumuna.”...Arkadaşlar! şu anda ve şu süreçte hangi vakitteyiz? Bilmiyorum! Yatsıya, ne kadar var? Bugün için söyleyemiyorum. Fakat, malum ve zalim ittifakın teslimiyetçi olan uşak ve ajanlarını, bir paçavra gibi kullanıp, kubura attığını da çok iyi biliyorum. Bu konuda, sadece bizim ülkemizde değil, dünyada da pek çok örnek vardır... İbret alın; Şah Rıza’dan, Enver Sedat’dan, Ziyaül Hak’dan, Ferdinand Markos’dan ve de şimdilerdeki Agusto Pinoşe’den...Günümüzdekilere de, sırayı getireceklerdir...
Yalanla umut dağıtmak, çok kolay. Bugün ülkemizde hangi istihdam sorunu çözüldü? İşsizlik 2002 Kasım’ından 2005’in Ocak ayına kadar, bir kişi olsun azaldı mı? Borç yükü, 2002 Kasım’ından günümüze kadar daha mı azaldı, yoksa daha mı çoğaldı? Eğer bu borç yükü arttıysa, bu rakam, cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en büyük rakamı değil midir? Bu da mı yalan? İthalat ile ihracat arasındaki dolar açığı, günümüzde hangi korkunç boyutlardadır, farkında mısınız? Teslimiyetçilerin amaçları, ipotek ettikleri cumhuriyeti, ekonomik anlamda iflasa mı götürmektir? Fakat bildiğimiz bir husus vardır. O da şudur: kendilerinin ve ayilelerinin ekonomik güçleri artarak devam etmekte ve zenginliklerine zenginlik katmaktadırlar. Yaklaşık iki yıldır öğünüyorlar. Fayizleri düşürdük ve enflasyonu azalttık edebiyatı ile... Bunlar ne kadar gerçekçidir? Belki fayizler devraldıkları yüzde 40’lardan yüzde 22’lere düşürülmüştür. Enflasyonu ise, yüzde dokuza indirdiklerini söylerken, niçin enflasyon makası ile fayiz makasını, iki yıldır cumhuriyet tarihinin en yüksek oranında tutuyorlar? Hiç düşünüyor musunuz? İddia edebilirler, fayizi yüzde 22’lere indiklerini, fakat gerçekçi açıdan bakılırsa, faizden geçinen zümrenin kazançları, yine benzer oranda iki yıldır sürmektedir. Enflasyon ile fayiz arasındaki on üç puanlık fark, geçmişin yüksek fayizlerinin yaşandığı (Örneğin:% 70 enflasyon, %80 fayiz oranında olduğu gibi) yıllardaki yüzde onluk farktan daha mı azdır? Bilhassa bankalarda büyük parası olanlar, niye seslerini çıkarmıyorlar? Koçların, Sabancıların bankaları niçin bas bas bağırmıyor sanıyorsunuz? Şu andaki fayiz düşüşünden bankalarda üç-beş milyarı (Ocak 2005 itibariyle üç beş bin YTL si) olanlar etkilendi. Yoksa bankalarda tırilyonlarla oynayanlar, yine mutlu ve de Tayyip Efendi’den duacıdırlar Acaba onların duası, geçer mi?
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Türk Lirası üzerinde oynanan bazı kirli oyunları, 2002 yılının Mayıs ayında, bu gazetede “Türkiye Cumhuriyeti’nde Liranın Öyküsü” adlı yazımızda aktarmıştık. Bu gün, o yazının yine ibretle okunması gerekmektedir. Bu hükümetin göstermelik ve ucuz popülizm adına ekonomik sorunları çözmekten ziyade, İMF’nin yol göstericiliğinde daha sonraki yıllara ötelemesi, gelecekte yaşanacak olan sorunları, daha da korkunç hale sokacaktır. Popülizm dedik. Evet İMF kuyrukçuluğundaki popülizm yapan ülkelerin, hiç birinde başarılı olunamamıştır. O nedenle ülkemizde gösterilen başarı(!) gerçekçi de olamaz. Bu gerçekçilik kapitalist/emperyalist sömürünün, kendi kendini hançerlemesi demek olur ki, buna ne onlar kendi elleriyle izin verirler, ne de onların sömürülerindeki diyalektiğin özü buna müsaade etmez Elbette uluslarüstü sermayenin tahakkümcü, baskıcı ve de sömürücü soygunundan kurtulmanın yolları da vardır. Bu yollar, hiçbir zaman küreselcilik palavrası altında, emperyalizme teslim olma değil, millik anlamında akılcı, gerçekçi bir direnişin sonucunda olabilir. Aynı Atatürk’ün Mayıs 1919/ Eylül1922 sürecinde yaptığı gibi...
Biz bu hükümetin belli konularda yaptıklarını popülizme bağladık; kısaca halka şirin görünme anlayışına dayandırdık. Neydi, bu popülizm? Bunlardan iki tanesi şunlardır: açıklanan yıllık enflasyon rakamları ve Yeni Türk Lirasına geçiş hikayesi. Birincisi, yani enflasyonun düşmesini, halkın alım gücünde hiçbir artı değere yönelik iyileştirme olmadan, istihdam sorunun hiçbir şekilde çözmeden, ithalat ve ihracat arasındaki kur makasını kapamadan gerçekçi olamayacağını savunuyoruz. Açıklanan o rakamların, sadece halk yığınlarına, popülist bir mesaj verme aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi, büyük para sahiplerinin fayizdeki makas yüzünden rahatsız olmadıklarını gördüğümüzden ve ismi büyük gösterilip, gayri millilik içinde yüzen sermayenin de, kendi anlayışlarına dokunmadığı için, oluşan bu yeni duruma ses çıkarmayıp alkışladığını da tespit ettiğimizden, düşüncemiz bizi bu konuda daha keskin kılmaktadır. Peki bu rakamlar doğru değil mi? Rakamlar belki birkaç puan farkı ile doğru olabilir. Fakat bu doğruluk, alt yapısı hazırlanmış bir ekonominin sonucunda mı oluşmuştur? Ne değişmiştir ki, bu rakamlara ulaşılmıştır? Yoksa bu işlerde, “Hızlı Tiren” fiyaskosuna dönmesin. Korktuğumuz da zaten budur.
Gerçekte bu rakamlara ulaşmadaki en önemli şey, Türkiye’de doların önüne bir ölçüde set çekilmesidir. Bunun sonucunda da enflasyon düşer ya da düşer gibi görünür. Bu ülkeye kıronik ve de kalıcı enflasyon zehrini zerk eden kişi, Turgut Özal’dı. Ona muhafazakar, dindar ve camiye giden başbakan ya da cumhurbaşkanı diyenler vardı. Bu muhafazakar olduğu söylenen adam, nedense Türk parasının perişan edilmesi için, bütün zeminleri açtırdı. Zincirleri çözdürdü. Doları, ülkemizin içersine, kontrolsüz ve şuursuzca saldırtıp, bir kısım insanları dolar manyağı yaptı. Muhafazakar olduğu söylenen bu adam, nedense Türk’ün değerleri ile parasının gücünü muhafaza edemiyordu ya da ettirme zeminini oluşturmuyordu.. Fakat “Türk” adından rahatsızlık duyan Çetin Altan’lara, Cengiz Çandar’lara, Mehmet Barlas’lar ve benzerlerine büyük pirimler veriyordu.
Pek çok kişi, doların rapt-zapt altına alınması ile Türkiye üzerindeki enflasyon baskısının kırılacağını bilir ve de savunur. Fakat bu savunma anlayışı, gerçekçi ve bilinçli bir tabanda olursa, başarılı olunur. Popülist olunursa, daha büyük felaketler gelir. Görünen odur ki, biz büyük bir sosyo-ekonomik felaketin içersine doğru, hızla gidiyoruz. Alt yapısız ve göstermelik lira-kuruş oyunları ile bazılarını aldatabilirsiniz. Fakat, yarın tabanı boş olan bu hamlenin altında, ilk para ayarları yapıldığı zaman, oluşacak olan acılar da, kendisini korkunç bir şekilde hissettirecektir. O zaman, insanları şöyle uyutabilirsiniz. Efendim, 1 dolar eşittir, 1,3 YTL ve bunu yüzde yüz artırdığınız da, yani 1 dolar eşittir, 2.6 YTL olduğu zaman, bazı saf yurttaşlar, rakamın ufaklığından dolayı, artışın yüzde oranını dahi anlamayacaktır. Fakat, parayla oyun, çoluk çocuğun işi değildir ve de bir atımlık barutla da ilerleyecek bir durum da arz etmez.Gidişat, ne yazık ki bu yöndedir. Önümüzdeki süreç içersinde doların, YTL karşısında yüzde yüz değer kazandırılma sürecine sokulacağına da, hazır mı hazır olun! İşimiz, bu adamların elinde çok ama çok zor. Umarız, ikinci bir hızlı tiren fiyaskosuna düşmeyiz!
Hükümetin popülizminden bahsettik. Bu politikanın bir başka örneğini de, yurt dışındaki bazı insanlara yaptıklarında görüyoruz. Bakınız Yaser Arafat’ın cenaze törenine... O cenaze için, Abdullah Gül ve bazıları uçakla Mısır’a gönderiliyor. Bu durum, devlet purotokolü için normal. Fakat, ikinci bir uçak daha harekete geçiyor ve bir sürü insan Kahire’ye gönderiliyor. Bu gidenler, orada adam yerine konulmuyor ve gerisin geriye dönüyorlar.Bu adamlar kimdir? Kendi paralarıyla mı oraya gitmişlerdir?! Bu konuda boşa akıtılan enerjinin ve giderin maliyet hesabını, bu hükümetten kim soracaktır?
Şımarık bir bayan manken ile futbolcu olduğu söylenen sevgilisi, Hint Okyanusu’ndaki falanca adaya gitmişler ve orası da Güneydoğu Asya depreminden etkilenmiş. Bunlar ve bunlar gibi bazı zevk sefa seven insanlar için hükümet, hemen bir uçak tahsis etmiş ve onları oradan almaya yollamış. Elbette yapılanlar popülist bir anlayıştan kaynaklanıyor. Gerçi bu işi gerçekleştiren ucuz kahramanlar, durumun alt yapısını insancıllığa bağlayacaklardır. Biliniz ki insanlık, sadece bu ülkenin parasını yurt dışında hovardaca harcayan üç-beş kişi için mi yapılır? Üstelik, adına insanlık yapılan bu manken ve sevgilisi, son dört beş yıldır yılbaşını o cennet adada geçirmekteymişler. Bunlar, karı koca mıdır? Bu yaşayış, Türk örf ve aile yapısına uyuyor mu? Böyle yaşantıyı, Tayyip Erdoğan ya da Mehmet Ali Şahin kendi çocukları için uygun buluyorlar mı? Efendim diyebilirsiniz, “alan memnun veren memnun”...Fakat, bu hükümet şunu da bilsin, imkanlar bu ülkede paraları toplayıp, başka başka ülkeler de saçanlara değil, bu ülkeye üç beş kuruş getirmek için kelle koltukta çırpınanlara daha önce sağlanmalıydı. Zavallı kamyon şoförlerimiz! Onlar Irak’ta kesilip biçilirken, ülkemizde dut yemiş bülbüle dönenler kimlerdir? Şu ana kadar, dünya üzerindeki devletler içersinde, Irak’ta en büyük sivil insan kaybına uğrayan ülke hangisidir, biliyor musunuz? Tayyip Efendi ile Abdullah Gül Efendinin, ekranlarda sabah- akşam gülmesine benzemiyor bu işler... Acaba onlar, kan denizindeki bu olumsuz tabloyu görünce, hiçbir rahatsızlık duymuyorlar mı? Örneğin, bir Fransız vatandaşına karşılık, Fransız Dışişleri Bakanının yaptığının kaçta kaçını Abdullah Gül yaptı? Yoksa biz, yaptıklarını görmedik mi? Demek ki, sadece biz değil, Irak’taki teröristler de görmemişler ki ya da Tayyip Erdoğan ve hükümetini etkili bir güç olarak değerlendirmiyorlar ki, yurttaşlarımızı kesip biçmeye devam ediyorlar. Siz, Hint Okyanusu’na uçak gönderiyorsunuz ama, Irak’ta kendi elçiliğinize görevli giderken katledilen memurlarınız için, zırhlı ya da emniyetli araç gönderemiyorsunuz. Üstelik o insanlar için güvenlikli bir güzergah da temin edemiyorsunuz. Siz önce bu gerçeğin hesabını verin de, sonra popülizmi uygulayın. Bunu uygularken de, bu milletin parasını har vurup harman savurmayın. Birileri, bunları elbette unutmamalıdır ve unutmayacaktır. Eğer her zamanki gibi bunlar unutulursa, olumsuzluğun sembolleri, aramızda ellerini kollarını sallayıp dururlar. Aynı daha önceki yıllarda yaşayan benzerleri gibi...


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002