Kasım 2008

Ö T E S İ

 

09.12.2019 



Tarih Bilinci

 
Rasim Giresunlu

"Başarılıysan TÜRK Değilsin!.."


Balık suda yaşarken, suyu idrak edemezmiş...Günümüzde, Türk insanı, Türklüğünü kolayca idrak edebiliyor mu? Ya da içimizdeki başka başka birileri, kendi kimliklerini bizden çok iyi bir şekilde mi idrak ediyorlar ya da ettiriliyorlar? Ülkemizde birbirleriyle yeni tanışan insanlar arasındaki sohbetler sırasında, ne iş yaptıkları, nereli oldukları sorularından sonra, söz genellikle döner dolaşır, soy-sop durumuna gelir: ‘Efendim benim ana tarafım, Kafkasya’dan gelmiş, onlar da Çerkezmiş?!.’; başka biri de: ‘benim, ninemde Suriye’den gelmiş, her halde Arapmış!’; daha daha başka biri de, ‘biz de Rumeli’den göç etmişiz, acaba dedelerimiz Arnavut mu, Boşnak mı bilmiyoruz? Tek bildiğimiz, büyüklerimizin o bölgeden buraya geldikleridir’...

Evet bu ülkede, farklı kimliklerden elbette insanlar var; fakat bu farklı kimliklerin dışında, günümüz sürecinde nedense Türk olmak, utanıp-sıkılmanın esas olduğu bir süreci mi önümüze koyuyor? Çünkü herkes köklerini ağaç gibi, bir yerlere bağlıyor, yeter ki o köklerin içersinde, Türk olmanın dışında, ufacık bir farklı yapı olsun diye, gayret ediliyor!..
Bir zamanlar, Çankaya’nın şişmanı olarak anılan Turgut Özal’dan bu yana, Kürt olmak, bu ülkede fevkalade makbul ve de çok moda!.. Her yerde: Berivan, Zerda, Direjan, Dilan gibi falan filan isimleri taşıyan filmler yok mu? Bu isimler, ne dilinde? Sanki insanlık tarihine Türkler, askeri, politik, kültürel ve de sosyolojik anlamda kalıcı hiç bir şey vermemişlerde, sadece Kürtler vermiş...Bu faaliyetler de, sanırsınız onun doğal sonucu(!) Sıvasınlar bakalım güneşi, ne kadar kararacak önümüz, günümüz, ve de gökyüzümüz? Neyle sıvasınlar? Batının beşinci kolları ile... Bu ülkede: Çerkez, Arnavut, Boşnak, Sabatay, Abaza, Çeçen gibi vs. kökenden insan guruplarına mensup olunabilir!..Niçin? Çünkü Osmanlı İmparatorluğunun unsurlarının genelde, son sığınağı bu topraklar ve de Türk’ün merhametli kolları olmuştur da, onun için...
Yine bu topraklarda: Laz, Kürt, Yezidi, Nasturi, Arap, Ermeni, Rum,Yahudı,Süryani kökenli de olunabilir...Neden? Türk’ün merhametinden dolayı...Bu topluluklar adına, ülkemizde karga gibi ötenler de bulunabilir. Ne adına tehçir veya mübadele gibi konular adına...Oysa o toplulukların tehçire ve mübadeleye uğramalarının gerçek sebebi bir incelense, çok daha farklı düşünceler üretilebilir. Bu tehçire ve mübadeleye uğrayan toplulukların tarihte, Türklere karşı yaptıklarını, Cezayirliler Fıransızlara; Kızılderililer de Anglo-Saksonlara yapmış olsalardı:Cezayirdeki Fıransız katliyamı, bir buçuk milyonda kalmaz, oradaki insanların tamamına dönüşür ve bölgenin beşeri hayatı da, aynı o ülkenin,yani Cezayir’in güney bölgesindeki fiziki hayatı gibi, Sahra çölüne dönerdi...Bu durum sanki, Kuzey Amerika’da farklı mı olurdu? Oradaki kızılderililerin sayısı da, günümüzde olduğu gibi yaklaşık bir milyona inmez, o zavallı yerliler de, nesli tükenen dinazorlara benzer ve kendilerini sadece, kovboy filmlerinde kötü adam olarak görebilirdik!
Günümüz sürecinde ülkemizde Türk olmak, bazı hasta ruhlu insanlara göre, çok kolay ve ayrıcalıklı olarak görülüyor ve de gösteriliyorsa da, aslında gerçek hiç de öyle değil...Bu gerçeğin somut durumu, ülkemizdeki ekonomik hayatın hakimiyet sahiplerinden, medyadaki sözüm ona köşe yazarlarına, popüler şarkıcı-türkücüler ile mafyadan geçinen pek çok asalağın kökenlerine kadar derinlemesine indiğimizde, gayri-Türklerin baskısının, Türklük üzerinde açık bir zafere dönüştüğünü görürsünüz....Ülkemiz insanları içinde, imparatorluk adına yüzlerce yıldır dejenere edilmiş olan bir toplumun izlerini, her yerde kolaylıkla görebiliriz...Ayrıca günümüzde nüfus açısından, azınlığın, Türk çoğunluğu üzerine olan ekonomik, politik, kültürel ve de sosyolojik baskıları, pek çok yerde, eğer objektif bir insansanız, gayet kolayca anlar ve de yaşarken de iliklerinize kadar hissedebilirsiniz...
Anti-ulusal vizyon ve misyon sahibi olan ve ülkemizdeki Neo-Müslüman-Muhafazakarlığın mucidi Turgut Özal ile başlayan etnikseverlik hastalığı, beslene beslene günümüzde ayyuka çıkmıştır. Gündemimize yeni dönemde devşirilip, önümüzü ve de geleceğimizi Kıbrıs’tan, Kuzey Irak’a, kadar tıkamaya gayret eden, yeni Özal taklitçiler mi düştü? Bu Neo-Müslüman-Muhafazakarlar, oğul Buş eliyle, dejenere medya seliyle, en katmerli şekilde ülkemizde varlıklarını sürdürüyorlar mı? Evet, son yirmi yıllık süreçte, iki buçuk medya oluşturacağının müjdesini vererek, bu alandaki tekelleşmenin ipuçlarını gündeme getiren ve uygulayan, üstelik sürekli dışarıdan destekli yaşayan Turgut Özal adıyla anılan, şahıs değil miydi? Turgut Özal tarafından, Çingene işi olarak, iki buçuk medya ismiyle kamuoyuna duyurulan anlayışa, kimler yamaç paraşütüyle tepeden inme bir şekilde getirildiler? Bu şahıslardan birisi, meşhur Aydın Doğan denilen şahıs olabilir mi? Bu şahsın iki buçukluk medyada, payı ne kadardır? Aslan payı mı, çakal payı mı, tilki payı mı; yoksa yoksa sus payı mı ya da uyutma/susturma payı mı? Hiç düşündünüz mü? Bu payını tahmin ettiğimiz şahsın, beslediği köşe yazarlarının çoğu, niçin Türklükten korkuyorlar?
Bu şahsın gazeteleri, Türklük üzerine atılan sivri taşları kamuoyuna taşımayı, ne kadar da çok severmiş!..Ülkemizdeki Ermenilerin Agos denilen bir gazeteleri var!..Bu gazetedeki bir iddia, nasılda Hürriyet denilen gazetenin baş köşesine taşınabiliyor? Neticede, bu bir iddia!..Konuyu önce, ilgili ve de bilgili olanlara sorunuz! İnceleyiniz! Gaza gelmeyiniz! Amacınız nedir? Her şeyden, para kazanmak doğru mudur? Bu nasıl bir anlayıştır? Bu ülkede bu anlayışa dur diyecek, bir Türk yurttaşı, kurumu, kuruluşu ya da gurubu yok mu? Yoksa, Hürriyet adı verilmiş olan bu gazetenin başlığını atanları, Aydın Doğan denilen zat görmüyor mu? Ya da bu Aydın Doğan, acaba beslediği, ceplerini doldurduğu bazı köşe yazarları gibi, Türk’ten ve Türklük’ten korkuyor mu? Yoksa para kazanmak adına, her şeyi mubah mı sayıyor?
Gelelim Agos’a...Bu gazetede Ermeniler “Sabiha Hatun’un Sırrı” diye bir haber yapmışlar!..Kaynak ise, Suriye’den Erivan’a göçen Hıripsime Gazaryan isimli bir kadınmış!..Kadının iddiasındaki doğru olan nokta, herhalde Hatun isimli bir teyzesinin olduğu ve bu teyzenin Türkiye’de kaldığı hususudur. Fakat yanlış olan ise, teyzesini Türkiye’nin sembolleşen bir ismiyle özdeş tutmasıdır. Aslında bu genel anlamda bir taktiktir. Bu taktik, dünyada en çok Türkler üzerine oynanır. Mesela Türklerin dünya üzerinde değer üreten ve iz bırakan insanlarının, Türk olmadığı düşüncesi, özellikle hep yayılmaya çalışılır. Yani Türkler beceriksiz olarak gösterilmeye ve kimlik erozyonuna uğratılmaya hedef tutulur. Örneğin, Rahmi Apak isimli emekli bir asker, hatıralarında bu durumu, ne de güzel anlatır:
“(...) Öğretmen hayretle durakladı ve bana ‘siz Türk müsünüz?’ dedi: ‘Evet, halis kan, su katılmadık Türküm’ dedim: ‘Bir Türk’te bu kadar keskin zeka olamaz. Sende mutlaka bir karışık kan vardır’ diye ilave etti: ‘Bana bak arkadaş, suratıma bak. Ben dolikosefalim. Yüzüm de tamamıyla Mongoliktir. Türklerin kalın kafalı olduğunu sana kim söyledi?’ diye sertçe konuştum: ‘Affedersiniz, tarihte ve her zaman Türkleri idare edenlerin Boşnak, Hırvat, Yunan ve Arnavut dönmesi olduğunu söylerler’ cevabını verdi.”
Ne yazık ki, ülkemizdeki bazıları da, bu işe özellikle çanak tutar. Bunların ana rahatsızlıkları, milli yapıda olduğu için, o yapının bozulmasına harç taşıyan herkese, el verirler. Bu konuda mesela ‘Sarışın Türk Olmaz mı?’ yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bizden Atatürk’ü dahi koparmaya çalışan insanların çalışmaları da bu yöndedir. Buna göre, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği üzerindeki düşüncelerinden rahatsız olan Sabatayistler, buradan kendilerine bir paye çıkarmak için, Atatürk’ün çocukluğunda kısa bir süre yazdırıldığı Şemsi Efendi okulunun kurucusunun, mezar taşından dahi faydalanırlar. Bu taşa ‘Muallim Şemsi Ef. Atatürk’ün Hocası’ ibaresini özellikle yazdırıp, tarihsel birliktelik ve güncel anlamda menfaat sağlamak için çırpınıp dururlar...Fakat, bu dönme kesiminin, yirminci yüzyıldaki en sembolleşen ismi ve aynı zamanda yukarıda adını verdiğimiz okul gurubunun Selanik’tekinin müdürlüğünü de yapmış olan, Maliyeci Cavid Bey’in de, Atatürk’e suyikast teşebbüsü konusunda suçlu bulunarak, 1926 yılında idam edildiğini yazmazlar...Yani, birinin mezar taşına ‘Atatürk’ün Hocası’ yazmak kolayken, diğerinin mezar taşına ‘Atatürk’e suyikast hazırlamaktan idam edildi’ ibaresini yazmak, niçin zor oluyor acaba?
Fakat, nasıl dönmeler mezar taşlarında, işlerine geldiği gibi, Atatürk’ü kendi amaçlarına göre kullanırlarsa, onlara karşı olduğunu göstermeye çalışanlar da, kitaplarının kapaklarına özellikle bu mezar taşını koyarlarken, acaba neyi hedefliyorlar? Hangi Şark kurnazlığının engin denizlerinde kulaç atıyorlar?..Bir boy verseler de, yüzdükleri yerlerin sığ mı, derin mi olduğunu bir görsek? Bunlar da, Atatürk’ü seviyorum diyebiliyorlar mı? Ya da şunu mu demek istiyorlar? “Bakınız, Selanikli Sabataycılar, Atatürk bizdendi demek istiyorlar. İspatı da bu taştır. İşte görünüz!..” Başka, hangi amaçla bu resim konulabilir?
Bu aşamadan sonra, biz Türkler de, böyle kitap kapaklarında bilinçli olarak kullanılan resimleri ve kullanma amaçlarını da iyi algılayıp, ona göre tavır almalıyız. Bu bir ibret tablosudur. Bundan Türk milleti ders çıkarmalıdır! İbret almalıdır! Dostunu, düşmanını da iyi tanımalıdır!Tarihi tahrif etmek ya da kendi çıkarları uğruna her şeyi kullanmak çok ama çok kolay!..
Gazeteci Mustafa Balbay’ın Makedonya ile ilgili verdiği bilgiyi de okuyalım:
“Burada pek çok Makedon samimi olarak şuna inanıyormuş:‘Atatürk Makedondur.’
Kimi Arnavutlar da buna karşı çıkıyormuş: Atatürk Arnavuttur.”
Ne kadar güzel! Atatürk gibi, tüm dünyada çok iyi bilinen ve tanınan bir Türk büyüğünü, Makedon’u, Arnavut’u ve de Sabataycı’sı kendi menfaatleri için özlerine çekmeye çalışıyorlar. Fakat biz ise, içimizdeki bazı hayinler yüzünden, özümüze ve de değerlerimize gerçek anlamda sahip çıkabiliyor muyuz? Günümüzde bazılarının doğru-dürüst gelişmemiş olan değerlerini, kültürlerini ve ürünlerini, hepimize nasıl Direjan, falan-filan olarak yediriyorlarsa, yarın da bize: ‘siz Türklerin tarihte hiçbir şeyiniz yok, bütün birikiminiz gayri-Türkler’in ürünüdür’, demeye mi getireceklerdir?..
İşte böyle benzer bir düşüncenin tohumu da, Sabiha Gökçen adına, Agos adlı Ermeni gazetesinde önümüze serildi. Yalnız oradaki Ermeni yazarlar, gazetelerinde şu tespiti de yapmışlardır:
“İşte bu iddialardan biri de yazar Simon Simonyan’a ait, 1972’de Beyrut’ta yayınlanan ‘Let yev Cagıdakir’(Dağ ve Alınyazısı) adlı kitabındaki öykülerinden biri de bu iddiayla ilgili. Tıpkı Hıripsime Hanım’ın iddiaları gibi Simonyan’da o öyküsünde Sabiha Hanım’ın kökenine dair benzer iddialarda bulunuyor. İddialar öylesine benzer ki doğrusu insanın içinden kuşku geçmiyor da değil. Acaba Hıripsime Hanım bu yazıdan esinlendi de bazı iddialar mı ortaya atıyor yoksa her iki iddia da gerçekliği yansıtıyor da, biz mi bilmiyoruz.”
Aslında Agos’un piyasaya tanıttığı, Simon Simonyan’ın uydurduğu hikaye, gerçekte pek çok tutarsızlıkları da, beraberinde taşımaktadır...O aklınca, bazı şeyleri kurgulamaya çalışmış. Mesela, Sabiha Hanım, Dersim’i bombalamaya gidiyormuş, ve Kazım Karabekir: ‘Vallahi Türk armasının dişi kurdudur bu kız...Dişi kurdu’ demiş. Fakat o dönemde (1937-1938) Kazım Karabekir, siyasi arenada yoktur ki!.. O zaman şöyle diyebiliriz. .Karabekir için yapılan böyle bir iddiada, sadece palavradır. Yine Sabiha Gökçen’i Atatürk’ün evlat edinmesiyle ilgili olarak, şu tarihi yalanı Simonyan yazabiliyor:
“Sonra korkunç, anlatılmaz bir şey oldu yaşamında 3-4 yaşında var yoktu onu fıstık ağaçlarından yakınlarından, ayırdıklarında ve onları bir daha hiç görmedi,Antep’e getirdiler. ‘Atatürk senin babandır’ dediler. Hayat ve insanlar kendisini o gün doğduğuna ikna ettiler”.
Aslında ne Sabiha Gökçen, Antep şehri ile ilgili bir insandır, ne de evlat edildiğinde 3-4 yaşındadır! Evlat edinildiği yer Bursa’dır. Yaşı da onun üzerindedir... Gelelim bu işe çanak tutan Hürriyet gazetesine...Bu konu, Ersin Kalkan imzasıyla, 21 Şubat 2004 tarihinde: “Sabiha Gökçen’in 80 Yıllık Sırrı” haberi şeklinde gazetede yer bulacaktır. Burada da Agos’taki benzer iddialar tekrarlanır. Hürriyet gazetesi, bir gün sonra da: “Ermeni değil, Boşnak’tı” haberini kamuoyuna yayar. Bu da Türk olmasında, ne olursa olsun anlayışının doğal bir sonucu değil midir? Bu durum, aynı anlayıştaki kafaların ürünü değilse, nedir? Yani atalarımız buna ne derler? ‘Kaş yapayım,derken göz çıkarma’...Artık gerisini de siz düşünün!.

Fotoğrafın altına yazılacak yazı: Bu fotoğrafa iyice bakın, çıkarları için Atatürk’ü kullanan dönmeleri ve de Atatürk’ü suçlamak için ona karşı olanları görün, anlayın ve de tanıyın!



ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002