Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.11.2019 



Gezi

 
Banu Erkmen

Topkapı sarayı


Saray-ı Cedid-i amire “Sultan’ın yeni sarayı” Osmanlı kadar ihtişamlı, görkemli, büyük, bir cennet bahçesi..... Topkapı sarayı Ortaçağda başlayan Batı’nın Doğu rüyaları ve masallarının gerçeğe dönüşmüş halidir. Tarihi yarımada üzerinde İstanbul’un Marmara Denizi’ne açılan kapısından boğaza doğru uzanan topraklar üzerine kurulmuş, 4 avlu üzerine inşalı imparatorluk tacı saray, oturmuş olduğu tepeden tüm İstanbul’a ordan da tüm dünyaya hakim olmuştur.

İstanbul kadar , Osmanlı kadar tanınan ama sanırım en az İstanbulluların gezip bildiği sarayda dolaşmak istedim bu ay....

Sultanahmet’te bulunan saraya Ayasofya’nın etrafını dolaşarak yada Gülhane parkının ana kapısının yanından yukarı devam eden Soğuk Çeşme Sokağı’ndan yürüyerek ulaşabilirsiniz. Eğer Soğukçeşme Sokağı’ndan giderseniz saray duvarlarına birleşik memur ve görevliler için yapılmış ve bugün restore edilerek turizm amaçlı kullanılan eski Osmanlı evlerini de görebilirsiniz. Bu sokak sizi saray ana kapısının önündeki ufak meydana çıkarır. Tam karşınızda ise Osmanlı hat ve taş işçiliğinin en zarif örneklerinden biri olan III. Ahmet çeşmesi karşılar ziyaretçileri.

Görkemli kapılarla açılan 4 büyük avludan oluşur saray. Her avlunun ayrı bir işlevi ve özelliği bulunmaktadır. Ana olarak Birun ve Enderun olarak 2 ye ayrılır. I.ve II. Avlu sarayın mahrem, devletin üst düzey işlerinden uzak Birun olarak anılır. III. Avludan sonra ise haremi ve sultan köşklerini barındıran adını içinde bulunan okuldan alan Enderun başlar.

Bab-ı Hümayun yani halk kapısından ilk avluya geçilir. Üzerinde Fatih Sultan Mehmet’in tuğrası ve yapım kitabesi bulunmaktadır. Yüzyıllık ağaçların gölgesinde alabildiğine geniş bir avludur. Burası sarayın ana mekanı olmaktan çok saraya ulaşmak isteyenlerin dilekçelerini bıraktıkları devletle ilgili işleri için geldikleri büyük meydan olarak bilinirdi. 6. yy da inşa edilen Bizansın en görkemli kiliselerinden olan Aya İrini kilisesi de bu avlunun girişinde sol tarafta yükselmektedir. Osmanlı zamanında silah ambarı olarak kullanılmıştır. Aya İrini’nin hemen yanında darphane binaları başlar. Bugün iki yapıda kültür sanat etkinliklerinde kullanılmaktadır. Darphane’nin yanından Gülhane Parkı’nın içine doğru inen yokuş üzerinde bulunan Arkeoloji Müzesi bugün dünyanın sayılı müzeleri arasında en geniş koleksiyonlardan bir tanesidir. I. Avlunun sağ tarafındaki binalar ise saray reviri ve saray fırını olarak kullanılmıştır. Ortada bir tane de su terazisi bulunmaktadır.

Bugün gişelerin bulunduğu ufak meydanın bitiminde II. Avlunun başladığı köşede ise insanı ürperten Cellat Çeşmesi bulunmakta, aynı zamanda Bahçıvan Başı olan saray celladı idamlardan sonra burda ellerini yıkar ve ibret-i alem olsun diye de kesilen baş bu çeşme üzerinde sergilenirmiş. Daha çok halka ait görünen bu avlunun bitiminde ise artık sarayın gerçek yüzü Bab-üs Selam açılır. Sadece padişahın at üzerinde geçebileceği kapı iki sivri külahlı kulenin arasında 1542 yapımlı muhteşem bir elle dövülmüş demir işçiliği örneğidir aynı zamanda.

I. avluyu anlatırken ne kadar yoğun olduğunu belirttik ama bunun yanında özellikle söylenmesi gereken ve yüzyıllar boyunca seyyahları şaşkınlığa uğratan o kalabalığa rağmen avluda tek bir çıt sesi dahi duyulmazdı. Bozmaya kalkanları ise yeniçerilerin falakaları cezalandırırdı. I. Avlu ne kadar sakin desek te II. avlu da insanı sağır edecek olağanüstü sessizliğe ve ağır saygı havası hakimdi. Çünkü burası bizzat padişah hazretlerinin huzuruna çıkmak anlamına gelmekteydi. Bayram, sünnet , tahta çıkış gibi bütün büyük törenlere ev sahipliği bu avluda yapılırdı. Padişah avlunun sonundaki Bab-ü Saadet önüne tahtını kurar törenleri idare eder, cülus denilen bahşişleri burda dağıtırmış. Bununla beraber yeniçerilerin ayaklandıkları kazan kaldırdıkları kelleri istedikleri bir o kadarda kanlı bir avludur burası.

II. Kapıdan geçildikten sonra sağ tarafta sarayın 2 detaylı maketi bulunmaktadır. Sol tarafta ise henüz ziyarete açılmayan has ahırlar vardır. Maketlerin arkasından dolanan yolda ilerlerken camekan içerisinde sultanların kullandığı atlı arabalar sergilenmektedir. Avlunun sağ tarafı boylu boyunca saray mutfaklarına ayrılmıştır. Saraydaki her bölüm için ayrı ayrı yemek pişiren 10 odadan ve 10 bacadan oluşan mutfaklarda ortalama 6000 kişi için yemek pişiren 600 kişilik personel çalışırdı. Padişah, valide sultan, diğer sultanlar, sadrazam, vezirler ve diğer saray çalışanları için ayrı siniler hazırlanır ve dağıtılırdı. Günümüzde ise bu bölüm Osmanlı porselen koleksiyonunun sergilenmesi için ayrılmıştır. Özellikle Çin seledonları ( içindeki yemeğe zehir ilave edildiği zaman renk değiştiren porselenler) Yuan , Ming ve Sung ailelerine ait 13-18. yy lar arasına ait koleksiyon bütün Avrupa’da ki koleksiyonları sönük bırakacak zenginliktedir. Sayı olarak ta dünyadaki en geniş olanıdır. Mutfakların bulunduğu ufak avlunun karşı sırasındaki binada Osmanlı gümüşleri sergilenmektedir. Özellikle Avrupa’dan alınan parçalar tek olarak başlı başına birer sanat eseridir. Saray girişinde bulunan III. Ahmet çeşmesinin gümüş el yapımı maketi ince el işçiliği ile akıllara durgunluk verecek paha biçilemez bir eser olarak karşılar ziyaretçileri. Avlunun sonunda bugün sergilere ev sahipliği yapan helvahane ve tatlı imalathanesi bulunur.. Bu ufak avludan tekrar büyük avluya çıkıldığında sol duvar boyunca harem binalarının girişi ve adalet kulesi olarak ta bilinen divan odası yer alır. Geniş Revaklı sundurması ve iki geniş odası bulunan divan haftada 4 kez devletin idari işlerinin konuşulduğu ve kararların alındığı Vezir-i Azam ve vezirlerin toplantılarına ev sahipliği yapmış içi ve dışı Osmanlı hat ve bezeme sanatının en ince ve güzel işleri ile süslenmiş mimari başeserlerden bir tanesidir. Kubbe altı denilen geniş salonda vezirlerin konumlarına göre oturma düzeni titizlikle hazırlanmıştır. Padişah eğer isterse toplantıları duvarda bulunan altın varaklı kafesle çevrilmiş pencereden izler, fakat izleyip izlemediğini toplantıya katılanlar asla bilmezlermiş. Bu pencereye “Sultanın Gözü” denirdi. Kubbe altı salonunun yanında ise toplantı kayıtlarını tutan yazıcıların bulunduğu divit odası yer alır. İki salon kalın kırmızı kadife perde ile birbirinden ayrılır. Divan odasının yanında bugün Osmanlı ve dünya silahlarının sergilendiği oda ise iç hazine olarak kullanılmış. Saray giderleri ve yeniçeri maaşları için imparatorluğun 4 yanından gelen ganimet ve vergilerin bir kısmı dağıtılana kadar burda saklanırdı.


III. avluya geçmek için Bab-ü Saadet’in önündeyiz. Bu kapının arkası padişahın ve sarayın en önemli ve mahrem bölgesine açılmakta. Padişah II. Avluyu törenler ve divan toplantıları dışında hiç kullanmazdı. Önünde bulunduğumuz kapı rokoko tarzı 18. yy da yapılmış. Bu arada saray hakkında belirtmemiz gereken içerdiği yapılar saray inşa edilirken aynı anda yapılmadığı. İhtiyaçlar arttıkça ve başa her yeni padişah geçtiğinde saray biraz daha genişlemiş ve durmadan ek binalar ilave edilmiş. Bir çok yapıda defalarca tamir edilmiş yada yıkılarak yeniden yapılmış bu nedenle saray içerisinde mimari bir bütünlükten ve tek bir hakim tarzdan söz etmek imkansız. Selçuklu izlerini Osmanlı klasik mimarisini ne kadar taşıyorsa bir o kadar da Avrupa’da gelişen akınları barok ve rokokoyu hakim şekilde görmek mümkün.


III. kapıdan geçtiğimiz zaman bizi arz odası karşılar. Divan toplantılarından sonra padişahın vezirlerini kabul ettiği ve toplantıyı değerlendirdiği tek salonlu görkemli bina aynı zamanda yabancı ülke ziyaretçilerini ve elçileri de kabul etmek için kullanılırdı. Duvarları el işçiliği eserleri ile bezeli yapının ana kapısının yanında buluna çeşme içerde konuşulanların duyulmaması için toplantı süresince açık bırakılırdı. Son derece önemli toplantılara ev sahipliği yapan salona yine güvenilir ve gizliliğin korunması amacı ile özel yetiştirilmiş sağır ve dilsiz uşaklar hizmet ederlerdi. İçeride camekanla koruma altına alınmış padişahın kabul tahtı bulunmaktadır. Arz odasının hemen arkasında yer alan bina ise III. Ahmet kütüphanesidir . Günümüzde içi boşaltılmış ziyaret içinse açıktır. Avlunun sağ tarafında yer alan binalar Enderun binalarıdır. Devşirme yöntemi ile imparatorluğun dört yanından seçilen Hıristiyan çocukları Müslüman yapılarak devlet kadrolarında ve askeriyede yer almak için çeşitli eğitimlerden geçerek yeteneklerine göre ayrılırlardı. aralarında en zeki olanları ise sarayın bizzat idari kadrolarında en yüksek mevkilere gelebilecek şekilde önleri açık olarak Enderun’da yetiştirilirlerdi. Günümüzde bu binalar sırayla müzenin idari binaları padişah giysileri salonu ve hazinenin sergilendiği salon olarak hizmet vermektedir. Padişah kıyafetleri salonu geçtiğimiz yıl tılsımlı giysiler koleksiyonun bir kısmının da katılması ile dünyaca ün yapmış bir bölümdür. Padişah ve şehzadeler için hazırlanmış tılsımlı giysiler ince dokunmuş pamuk kumaşların üzerine kutsal sözlerin yazılması ile giyeni her tür kötülük büyü ve nazardan koruyacağına inanılarak özel olarak imal edilirlerdi. Bunun yanı sıra salonda padişah kaftanlarını ve yüzyıllar içerisinde saraydaki değişen giyim tarzını da görmek mümkün.

Giysi bölümünü takip eden sırada saray hazinesi yer almaktadır. Dünyaca ünlü kaşıkçı elması, Topkapı hançeri gibi parçaları da içinde bulunduran koleksiyon görenleri şaşkınlığa uğratacak baş döndürücü zenginlikte ve güzelliktedir. Hazinenin sadece bir kısmının sergilendiği dört salonda elmas, yakut, zümrüt ve pırlantalarla bezenmiş süs eşyaları, tahtlar, işlenmemiş değerli taşlar som altın şamdanlar, kalkanlar akla ilk gelen parçalar arasında.
Avlunun sol tarafında ise Yavuz Sultan Selim’den bu yana İslam dünyası için dünyadaki kutsal emanetlerin en önemlilerini barındıran Has oda vardır. Halen günümüzde de 24 saat Kur’an okunan salonlarda Hırka-i Saadet, Sakal-ı Şerif, Hz. Muhammet’in sancağı, kabir toprağı, ayak izleri, 4 halifenin kılıçları, yine Mekke ve Medine’den Yavuz Selim tarafından getirilmiş kutsal emanetler ve çeşitli rölikler yer almaktadır. Hz. Muhammet’in sancağı ve hırkası ziyarete kapalı özel bir salonda altın baldaken altında duran altın sandığın içinde muhafaza edilmektedir. Bu salon 19. yy da Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Ve sadece yılda bir kez Ramazanın 15. günü padişah tarafından açılıp hırka çıkarılmaktaymış. Has odanın hemen yanında bulunan salonda ise bir kısmı orijinal olan padişah portreleri ile Osmanlı minyatür ve el yazmaları sergilenmektedir.

III. Avlunun ağır havasından sıyrılmak için hazine binalarının yanında bulunan koridordan artık IV. Avluya geçiyoruz. Bizi sarayın ince göz alan bezemelerinin yerine; hakim olduğu İstanbul’un en güzel manzaraları karşılıyor burda. IV. Avlu daha çok yazlık köşklerin yer aldığı padişahın dinlenmek ve eğlenmek için kullandığı bir arka bahçe. Sağdaki teras boğazın Marmara denizine dökülüşünü seyrediyor. Ağır Avrupa izleri taşıyan, terasın hemen yanı başındaki köşk ise Sofa köşkü. Köşkün etrafından dolanarak lale bahçesine ulaşıyoruz. Lale devrine adını veren bahçe burası işte. Her tür lalenin yetiştirildiği bu bahçe Osmanlıların belki en önemli ve kritik dönemine ismini vermiştir.

Merdivenler ile sol taraftaki teraslara doğru ilerliyoruz. Burada Haliç’e bakan terastan önce ufak bir bahçe düzenlenmiş bahçenin sağ tarafında ise hekimbaşının odası yer almaktadır. Devam ettiğimiz zaman bu sefer Haliç’e hakim olan terasa varıyoruz. Revan ve Bağdat köşkleri kendi içlerinde ufak birer saray kadar şaşalı ve zarif şekilde padişahların dinlenmeleri ve bu dünyanın en güzel manzarasını seyretmeleri için kurulmuşlar. Bu terasta ayrıca fıskiyeler ile çevrili büyük bir mermer havuz ve Sultan İbrahim tarafından inşa ettirilmiş olan sünnet odası yer almaktadır. Bütün sarayda olduğu gibi sünnet odasında de İznik’te yapılan en güzel ve değerli çiniler kullanılmış. Sünnet odası ile Bağdat Köşkü arasında ise göz alan yine Sultan İbrahim tarafından yaptırılmış altın yaldızlı bronz kameriye bulunur. Bu kameriyanın altında sultanlar iftarlarını açarlar ve mehtabı seyrederlermiş. Sarayın bugün gezilen en uç noktası işte burasıdır.

Ve son olarak dillere destan, oryantalist Avrupalı ressamların bir kere bile içine giremeden, hakkında yüzlerce resim yaptıkları masalsı harem bölümü. Başlı başına bir yazı konusu olacağı için detaylı fakat kısaca anlatmak gerekirse bugün bile onunla ilgili yazılan kitaplar en çok satılanlar listesinde üst sıralarda yer aldığına göre efsanesi hala sürüyor demektir. Bu kadar ihtişamlı masalsı anlatılan harem binası başta biraz hayal kırıklığı yaratabilir ama arapça yasak anlamına gelen, binalar ve odalar silsilesini gezerken burda bitmek bilmeyen kurallar dizilerini, entrikaları, dedikoduları, gözünü hırs bürümüş valide sultanları, gözdeleri ve tüm bu yaşananların baskısı altında dünyanın dört tarafından toplanmış güzeller güzeli kızları da düşünmek lazım.

Yaklaşık 300 kadar odadan oluşan harem dairelerinin büyük bölümünün restorasyonu devam ettiği için 1 tam gün sürecek gezi yarım saat almaktadır.ilk girişten harem muhafızları olan hadım edilmiş Karaağaların odaları takibende avlu ve harem yöneticisi olan kadınların koğuşu depolar ve idari binalar gelir. Yeni gelen cariyeler burda İslam kuralları güzel sanatlar ve el işleri öğretilerek eğitilirlerdi. Ardından gelen önemli daireler valide sultanın ve diğer önemli kadınların odaları ve en ihtişamlı olan sultanın eğlencelerinin düzenlenip davet verdiği sultan odasıdır. Koridorları takiben kardeş katli terk edildikten sonra şehzadeler için yapılmış eğitim odaları gelir. Odalar ve koridorlar mermer avlulara büyük havuzlara açılırlar. Harem binaları ne kadar sıkıcı ufak ve iç içe olursa olsun kullanılan sanatlar sedef bezemeler duvar resimleri çiniler eşi benzeri bulunmaz güzelliktedir. Her cm. özenle el emeği ile doldurulmuş altın paha biçilmez kafesler haline getirilmişlerdir.

Ortalama 2-3 saatinizi alacak bu gezi ile Topkapı sarayının oldukça küçük bir parçasını görmüş olacaksınız. Dünyada bir devrin açılıp kapanmasına şahitlik yapan saray eski debdebeli üstüne yüzlerce kitap yazılmış bitmek bilmez hikayeleri, filmlere konu olan entrikaları, hala fısıldanan dedikoduları ile bir kısmı her zaman gizli kalacak şekilde gelenlere hikayelerini anlatmaya devam ediyor.







ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002