Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.11.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Devlet vatandaşına nasıl bakıyor?


Osmanlı devleti merkeziyetçi bir devletti ve sürekli isyan eden vatandaşının baş kaldırısını tabii olarak şiddet ve kuvvetle ezmişti. Devletin yumruğunu asırlar boyunca bir şiddet ve kuvvet alameti olarak sürekli vatandaşının başında tutması, Türk insanının inisiyatif (düşünüş ve teşebbüs) gücünü öldürmüştü. Askerlik, memurluk, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan Türk milleti zanaatkârlığı hor görmüş, sevmediği için ticaret ve sanayide bir varlık gösterememiş, ticaret ve sanayi burjuvazisinden yoksun kalmıştı. Dolayısıyla tabandan gelecek bir kuvvet, bir baskı veya talep de söz konusu değildi.

Cumhuriyet Osmanlıdan işte böyle boynu eğik, teşebbüs ve inisiyatif gücü olmayan, aynı zamanda fakir ve cahil bir kitle devralmıştı.
Cumhuriyet kültürlü bir idareci kadrosuna sahip olduğu ve teknolojik imkânları kullandığı için Osmanlıdan aynen tevarüs ettiği merkeziyetçi idareyi daha sıkı hale getirdi. Ülke coğrafyasının her bucağına el attı. Devletin en önemli ve etkili vasfı olan kuvveti her alanda gösterdi ve kullandı. Osmanlıdan aynen aldığı tepeden inmeci devlet anlayışını daha şiddetli şekilde uyguladı, yolun izin bulunmadığı cumhuriyetin ilk yıllarında en uzak köylere kadar memurlarını ve jandarması gönderdi. Öyle ki en yetkili görevli jandarma eri oldu ve jandarma mülki idarecileri bile gölgede bıraktı. Anadoluda “biraz daha okuyup da jandarma olsaydın” fıkrası devletin veya jandarmanın ne kadar kuvvetli olduğuna bir misal teşkil eder.
Cumhuriyetin gelişen teknolojik vasıtalarla yürüttüğü bu uygulama Osmanlının boynu eğik, inisiyatif sahibi ve teşebbüs gücü olmayan Türk insanını daha boynu eğik hale getirmişti. Öyle ki demokratik idareye geçilmesinden 58 sene sonra bile Türk insanı demokratik bir kültür edinmiş değildir. Ancak cumhuriyet Osmanlıdan farklı olarak eğitim, ticaret ve sanayiyi (sanayii değil) geliştirmiş, halk yavaş da olsa kendisini göstermeye başlamıştı.
İnisiyatif eksikliği Türk insanını bir kaderciliğe ve komplo teoriciliğine itmiştir.

Tek parti iktidarında (cumhuriyetinde) devlet anlayışı

Tek parti devrinin devlet anlayışını sadece Osmanlıdan miras kalan devlet anlayışına bağlayamayız. Bu eksik bir tesbit olur.
Tek parti devrinde Türk devlet görüşünü etkileyen ve ona menfi tesir eden bir olgu da o zaman mevcut olan İtalyan, Alman ve Sovyet diktatörlükleriydi. Bu üç rejim, yani İtalyadaki faşizm, Almanyadaki nazizm, Rusyadaki komünizm, halkı hakiki anlamda yok sayan üç rejimdi. Faşizm bilindiği üzere aşırı komünizm düşmanlığı, devlet kavramının yüceltilmesi ve “her şey devlet içindir” ilkelerine sahipti. Nazizm keza kuvveti yücelten ve kutsallaştıran bir rejimdi. En beteri olan komünizmde ise ferdin hiç bir değeri yoktu ve halkı sindirmek için sürekli bir devlet terörü uygulanıyordu.
Bu üç rejimin ortak ve dikkat celbeden birer özelliği üçünün de din dışı veya din karşıtı olmasıydı. Bu rejimler din dışı veya din karşıtı özellikleriyle Atatürkün ölümünden sonraki devlet idaresinin ve bürokratların aşırı laik davranmalarında müessir olmuşlardır.
Cumhuriyet devri devlet anlayışında etkili olan üçüncü sebep, cumhuriyeti kuran kadronun asker kökenli oluşudur. Bu kadro İttihat ve Terakkiden yetişmişti ve her şeyi kuvvetle, zorla, şiddetle, başka bir deyişle silahla halletmeyi baş pirensip edinmişti.
Bu sebeplerden ötürü İnönü ve Recep Peker devirlerinde devlet, felsefi anlamıyla tam olarak faşist bir görüşle idare edilmiştir. İnönü devrinin meşhur Ankara valisi olan Nevzat Tandoğanın “Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” mealindeki sözleri, bu bakımdan pek manidardır. Benzeri görüşleri bir kaç yıl önce şimdi DYP genel başkanı olan Mehmet Ağar şöyle ifade etmişti: “Vatandaşa hakkının ne olduğunu ve onu kullanmayı da biz öğretiyoruz.”
Devletin kutsallığı meselesi sağ kesimde ve İnönü-Recep Peker ekolü ise sol kesimde halen devam etmektedir. Cumhuriyet inkılaplarını yapan CHP ve sol kesim, hem Osmanlıdan, hem tek partiden neşet eden Jakoben bir gelenekle “her şey devlet için, devlet tarafından ve devletle” zihniyetiyle halihazırda özelleştirme hareketlerine dahi karşı çıkmaktadır.
Yine tek parti devletçiliğinin etkisinde kalan bazı guruplar da millete değer vermeyen, milleti ve demokrasiyi yok sayan tek parti devri anlayışıyla güya devleti korumak için orduyu idareye el koymaya davet etmekte, darbe kışkırtıcılığından öte, darbe çığırtkanlığı yapmaktadır.

Çok partili devirde devletin demokrasi anlayışı veya vatandaşına bakışı

Devletler güçlerini göstermek ve kanunları uygulamak için memur, polis ve askerden yararlanır. Lakin Türk devleti demokrasi devrinde de (tek parti devrinde olması gayet normaldi) zorba devlet anlayışını devam ettirmiştir.
Şöyle bir benzetme yapmak mümkündür: Türkiye dışarıda hiç kimseyle bir meselesi olmayan, suya sabuna dokunmayan, kendisine sataşanlara ehemmiyet vermeyen, fakat evine gelince çocuklarını ve karısını kırıp geçiren bir Devlet babaya, bir aile babasına benzemektedir. Dışarıda son derece munis, içeride ileri derecede sert ve katı bir devlettir. İç politika için dışarıdan gelen baskılara boyun eğmez. Ancak aynı şeyi dış politika için söylemek mümkün değildir. Aksine dışarıdan her denilene “okey” der.
Cumhuriyet devrinde devletin vatandaşına bakışını milleti kaale almama, ona değer vermeme, ona güvenmeme, ondan korkma şeklinde özetleyebiliriz.

Devlet jakoben geleneklidir ve jakoben anlayışı halen devam ettirmektedir. Her şeyi tepeden inme şekilde yapmış, hep kendi bildiğini okumuştur. Milleti kaale almamıştır, ona değer vermemiştir: Mantığı şöyledir:
“Ben asker, polis ve memurumla her şeyi yaparım. Sen kim olursan ol bir şey fark etmez. Hatta 70 milyonunuz bir daha dünyaya gelmeyecek Ayınştayn (Einstein) dahi olsa, benim zihniyetim ve davranışım değişmez.”
Devlet, Kıbrıs meselesinde de böyle düşündüğü için; halkını, basınını bilgilendirmediği için, bugün Türkiye Cumhuriyetinin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sesi çıkan kamu oyunun yüzde 99’u karşı tarafı tutuyor ve Türkiye Cumhuriyeti meseleyi askeriyle, polisiyle, memuruyla halledemiyor, halletmekte zorlanıyor.
Niçin? Kamu oyunu ve halkını kaale almadığı, ona değer vermediği için. Devletimiz eğer demokratik bir devlet olsaydı, devletimizin bakanı, müsteşarı, genel müdürü, generali kamu oyunu etkileyen Mehmet Ali Birandı, Cengiz Çandarı, Mehmet Ali Talatı ve başkalarını karşısına alır, onlarla yemek yer, sohbet eder, vaziyeti onlara izah eder ve onları yanına alırdı. Ama “ben her şeyi bilirim, yaparım, sen kimsin?” mantığıyla gidince, sadece Kıbrıs meselesinde değil, başka meselelerde zorlanmakta, AB ve ABD karşısında yalnız kalmaktadır.
Devlet halkı hiç kaale almamıştır. Hiç bir zaman halkın isteklerine cevap vermemiştir. Aponun mahkemesine gelen şehit analarının hepsi baş örtülü olmalarına rağmen, baş örtüsüne savaş açmış, vatandaşın gözünde değerini düşürmüştür.
Şu bir gerçek ki Türkler bilinen iki bin yıllık tarihleri boyunca kurdukları hiç bir devlette, hiç bir zaman, hiç bir dine, mezhebe, hiç bir halka dinî baskı yapmamışlardır. Yalnız Türkiye Cumhuriyeti hariç. Türkiye Cumhuriyeti, Türk tarihi içinde, üstelik de yirminci yüzyılda, yani demokrasi ve insan haklarının en ileri çağında, tarihte bir istisna olmak üzere dine baskı yapmış, 1938-1950 arasında dünyanın en şiddetli laisizm uygulamasını gerçekleştirmiştir. Fakat hangi dine baskı yapmıştır? Başkasının dinine değil, kendi dinine baskı yapmış, Kuranı ağaç kovuklarında gizletmiştir. Bugün durum bir hayli iyileşmişse de bütün baskılar hala daha kalkmış değildir. O kadar ki dinî çağrışım yaptığı zannedilen kelimelere açılan savaş günümüzde dahi devam etmektedir (halbuki öğrenci öğretmenine hocam derken hiç bir şekilde nazarında cami hocasını tutmaz).

Devlet vatandaşından korkar ve ona güvenmez

Atatürkün dediği gibi Türk insanı zekidir. Ancak Türk devleti Türk insanını hiç bir zaman her hangi bir buluş yapmaya sevketmemiştir. Çünkü ondan korkmaktadır. Tıpkı padişahın uçan Hezarfen Ahmet Çelebiden korkup onu Cezayire sürmesi gibi. Bu husustaki mantığı da şöyledir:
“Sen niye benden fazla bileceksin. Eğer benden fazla bilirsen, ben seni nasıl idare ederim? Onun için benden fazla bilmemelisin. Kitap okumamalısın, düşünmemelisin. Zaten ben senin yerine düşünmekteyim.”
Hatta bu mealde şöyle bir hadise nakledilir: Tek parti devrinde lise öğrencilerine soru soran yüksek bir bürokrat, karşısındaki öğrencilerin her soruya doğru cevap verdiğini görünce, bu bilginin zararlı olduğunu, müfredatın zayıflatılması gerektiğini söyler. Çünkü çok bilen tebaayı nasıl idare edecektir?
Cumhuriyetin bu davranışıyla Osmanlı padişahlarının devletin kurucusu ve esas vatandaşı olan Türk unsurunu devletten uzak tutmaları tıpatıp aynıdır.
Ve bu yüzden iş gören bir bilimler akademimiz yoktur ve araştırma geliştirme harcamalarına hiç bir kaynak ayrılmamıştır, ayrılmamaktadır.
Bürokraside de böyledir. Devlet vatandaşına güvenmez. Her hangi bir iş için kırk yerden belge ister. Binde bir kişinin yapması muhtemel bir sahtekârlık için, 999 kişiyi eziyete sevk eder.
Şu bir hakikattir: Devletin vatandaşına güvenmemesi aynı zamanda kendisine güvenmediğinin de göstergesidir.
Bir hakikat de şudur: Devletin de, vatandaşın da demokratik kültürü eksiktir.

Devlet memurunun davranışı

Zihniyeti böyle olan devletin memuru da tabiatiyle kendisine, yani devlete benzeyecektir. Memur bulunduğu makamı padişah tahtı olarak görür. “Ben istersem yaparım, istersem yapmam” havasındadır. Vatandaşın işini hemen yapabilir, bu onun için zor değildir. Lakin vatandaşın işini anında görürse kendisini padişah zanneden bürokratın, “baş ol da istersen soğan başı ol” mantığındaki koskocaman(!) devlet memurunun ne ehemmiyeti kalacaktır. O halde vatandaşın işini zorlaştırmalı ki, kendisinin elinde bir güç, bir kuvvet olduğu görülsün, değeri bilinsin, kendisine muhtaç olunsun; vatandaşın kaderinin bürokratın, memurun elinde bulunduğu anlaşılsın.
Halbuki vatandaşı devleti bağlamanın ve sevdirmenin en etkili yollarından biri, onu devlet kapılarında bekletmemek ve işini hemen yapmaktır.
Bulunduğu mevkiyi korumak için her türlü ayak oyununa baş vuran yüksek bürokratlar ise kendi konularını vatandaşın daha iyi bilmesini hazmedemedikleri için bilenlere lakayt davranır. Vatandaşa karşı “sen kimsin?” havasına bürünür. Lakin kendisi de bir şey bilmediği için Türkiye bugünkü hallere düşer.

Vatandaşın tepkisi

Tabii vatandaş da devletin hareketlerine karşı bir tepkide bulunacaktır. Vatandaş tarihî hadiselerin ortaya çıkardığı otoriteye itaat hissi gereğince devlete, otoriteye karşı aktif, demokratik bir tepki göstermez. Devlete, kuvvete, kanunlara, kaidelere karşı saygılı görünür. Ancak tepkisini pasif şekilde gösterir. O tepki de devlete karşı demokratik dahi olsa her hangi bir tepki göstermemek, fakat devletin dediğini de hiç bir surette yapmamak, ne kadar kanun ve kural varsa ihlal etmek şeklinde tecelli eder. Hem devlet, hem vatandaş birbirine gösterdiği karşılıklı tepkiler sonunda devlet mekanizması felç olacak raddeye gelir ve işler yürümez.
Buna şu hadiseyi örnek verebiliriz: Dünyanın en disiplinli ordusu da, dünyanın en anarşik tırafiği de Türkiyededir. Niçin? Çünkü vatandaş askerde disipline, emir-komuta zincirine uymak zorundadır. Buna karşı çıkamaz. Ama bunun acısını başta tırafik kuralları olmak üzere ne kadar kanun, kural varsa ihlal ederek çıkarır (Bu örnekten orduda disiplin olmamalı düşüncesinde olduğumuz sanılmasın).
1950’den sonra zorba devlet, kuvvete dayanan devlet anlayış ve mekanizmasında belirgin bir zayıflama olmuştur. Devlet, demokratik devlet anlayışına sahip olmadığı ve demokratik yönden haklarını koruyamadığı için vergi toplamak bir yana, elektirik, su parasını bile tahsil edemez, gayri kanuni işlemler yapan banka ve iş adamlarını kontrol edemez duruma düşmüştür. Acz ve zaaf içindedir.

Netice

Dünyada beş bin civarında dil konuşulmaktadır. Fakat şu anda BM’ye üye 191 ülke vardır. Bunların bir kısmı da mikroskopik ada devletçikleridir. Demek ki her halkın bir devleti yoktur. Demek ki devleti olmayan milletler vardır. Bu bakımdan devlet çok mühim bir mekanizmadır. O halde devletimizi koruyalım, geliştirelim, yaşatalım. Ancak devlet de, devletin milletle ve millette yaşadığını bilmeli, ona saygı, sevgi göstermeli, tepeden bakmamalı, ona değer vermeli, ondan korkmamalı, eşyanın tabiatına aykırı uygulamalarda bulunmamalıdır.
Hulasa Türk devleti vatandaşına bakış açısını gözden geçirmeli, daha yumuşak, daha saygılı, kendisine ve vatandaşına daha çok güven duyan bir bakış açısına ulaşmalıdır. Böyle bir davranış devleti vatandaşına sevdirecek, vatandaşı devletine daha çok bağlayacaktır. Meydana gelecek karşılıklı güven içinde toplum ve devlet yekdiğerine daha saygılı, daha sevgi dolu ve daha güvenli davranacak ve Türkiyemiz daha ileri, rahat, müreffeh ve huzur dolu günlere ulaşacaktır.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002