Kasım 2008

Ö T E S İ

 

06.12.2019 



Tarih Bilinci

 
Rasim Giresunlu

‘Dayı’-lan-mak... Kulaksızlı biri


Nalıncı yokuşu, Paşa yokuşu, Kulaksız Caddesi, Doymaz-dere, Dolap-dere, Baruthane deresi, İbadullah Camii, Emin Efendi Camii, Sinan Paşa Camii, Çatmalı mescit, Yahya Kahya, Tahta Gazi, Büyük ve Küçük Piyale, Kadı Mehmet İlkokulu, Kaptanpaşa İlkokulu, Piyalepaşa İlkokulu, Yavuz, Zafer, Ünal ve Geyikli Sineması, Kulaksız sahası, Oksipor, Eroksipor sizlere ne ifade edebilir? Beyninizin hangi kıvrımlarındaki noktalara, hangi işareti verebilir? Biliyorum çoğunuz için bu durum, beyninizin her hangi bir yerinde, hiçbir ifade ya da ipucu, oluşturmaz.

Yalnızca yokuş, dere, cami, okul, sinema, saha gibi kelimeler, geçmişin hafızanıza dönük olarak kazımış olduğu, benzer isimler boyutunda, belirli çağrışımlar yapabilir. Sizler bilmeseniz de, bu saydığım yerleri çok iyi bilen birisi var. O kişi kimdir? Bu isim ve yerlerden bize ne diye, bir yaklaşım içersine girebilirsiniz. O şahısın kimliğinden dolayı ve bu bölgeye dayanan bir insan olduğunu, kamuoyuna pompalatması adına, bu yerler günümüzde önemlidir. Evet o şahıs kimdir, diye merak ediyorsanız, daha fazla sizi yormadan söyleyeyim. O şahıs, şu andaki var olan 58. Hükümetin uzaktan kumandalı lideri olan, Recep Tayyip Erdoğan adlı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından başkası değildir. Bu isimlerini sıraladığımız yerler ise, Kasımpaşa adını verdiğimiz bölgenin, bazı özellik arz-eden yerleridir.
Kasımpaşa 1970’lerin başlarında, sosyolojik anlamda dört önemli insan gurubuna sahipti. Bu insan gurupları : Çingeneler, Arnavutlar, Rizeliler ve Göreleliler (Giresun’un ilçesi) den oluşmaktaydı. Tarihi Kulaksız mezarlığının bitiminden, Sinan Paşa camiinin bulunduğu alana doğru olan kısımda bulunan Çingeneler, tarihi mezarlığın bir kısım topraklarını, vakti zamanında işgal ederek, buralara yerleşmişlerdi. Bu Çingenelerin Sosyal tavırları, kendi içlerine dönük bir yapıda idi. R.T. Erdoğan, bunların hemen yan tarafındaki bir sokakta yetişmiştir. Kulaksız Çingenelerinin dışında, Dolapdere-Yenişehir-Hacıhüsrev hattında da daha kalabalık bir Çingene gurubu yaşmaktadır. İstanbul’un gündelik hayatının pek çok yasadışı faaliyetinde, zaman zaman burada yetişmiş olan insanların adı geçer. Polis arşiv ve kayıtlarında da bilgileri mevcuttur. Kasımpaşa bölgesinde, isimlendirebileceğimiz bir başka gurup ise, Arnavut adı verilen insanlara dayanmaktadır. Bu sıfatla anılan insanların hepsi, gerçekten Arnavut muydu? Elbette değildi...Onların çoğu Balkanlardan göç etmek zorunda kalmış olan Türklerdi. Nasıl Samsun’dan öte herkesin ‘Laz’ denildiği bir ülkede ‘Çatalca’nın ötesini de Arnavut sayanlar yok muydu? Balkanlardan savaş ve yenilgiler sonrasında, o işgal altına düşen bölgelerden gelenlere Kasımpaşa bölgesinde de toprak verilmişti. Bu insanlara verilen araziler, tarla ve bostanlar şekline dönüştürülmüştü. Bunlardan pek çoğu, sonraları Okmeydanı’na doğru, gecekondu arazisi haline getirilerek, yeni gelenlere satıldı. Arnavut olarak nitelenenler, süreç içersinde erimeye doğru başladı. Kasımpaşa nüfusunun etkin insanlarından bir gurubunu da, Rizeliler oluşturuyordu. Bunlar da; Kulaksız, Yeniçeşme ve Kasımpaşa hattında önemli bir sayıya sahiptiler. İşte R.T.Erdoğan, bu guruba mensup, bir ailenin çocuğudur. Kasımpaşa’daki dördüncü önemli gurup ise, Görelelilerdi. Bunlarda Kaptanpaşa, Kulaksız ve Yeniçeşme hattında yayılmışlardı. Daha çok 1950’lerden sonra bölgeye yerleşmeye başlamışlardı. Kasımpaşa’da bunlardan başka, elbette başka bölgelerden gelenlerde vardı. Bunlardan bilhassa, Sivaslılar ve Alucuralılar (Giresun’un başka bir ilçesi) gecekonduların yoğunlaşmasıyla, 1970’lerden sonra önem kazanmaya başladılar. Ayrıca Kasımpaşa’nın Büyük Camii civarındaki, Kürt kahveleri de, belirli bir bölgeden gelen (Bilhassa Bingöl) insanların toplandığı yerlerdi. Kasımpaşa, coğrafi anlamda ne bir Kocamustafapaşa’ydı; ne de bir Cerrahpaşaydı. Örnek olarak Kocamustafapaşa merkezine, Samatya, Yedikule, Küçükhamam,Şehremini, Fındıkzade, Silivrikapı çok yakındı. Kasımpaşa merkezi böyle bir örneklemeyle esas alınırsa R. T. Erdoğan’ın yetiştiği yer bir Silivrikapılı, Yedikuleli, Samatyalı ya da benzerleri gibi merkeze uzaktı. Yani kısaca, R. T. Erdoğan için Kulaksızlı demek daha doğruydu. Eğer Kasımpaşalılık bir üst merkez, bir üst bölgeyse, onun da üstü Beyoğlu idi. Onun da üstü İstanbul’du. Öyleyse neden özellikle Kasımpaşalılıkta ısrar ediliyordu?

‘DAYI’-LAN-MAK
Amaç Kasımpaşalılığı kullanıp da, dayılanmak ise, şu da iyi bilinmelidir. Dayı kavramı, Türkçe’de, biz bireylere farklı iki yönden ulaşır. Birincisi biyolojik anlamdadır. Yani analara dönük bir yön içerir. Onların erkek kardeşleri ya da ağabeyleri, çocuklarının dayıları olur. Peki aynı annenin kız kardeşi ve ablasına aynı çocuklar ne derler? ‘Teyze’... Aslında bu, kelimenin günümüze ulaşmış halidir. Bunun kökeni Dayıza’dır. Kelime buradan bayanlar adına yumuşamış, söylem anlamında da kolaylaşıp, teyze kelimesine dönüşmüştür. R. T. Erdoğan bu anlamda, bacıları üzerinden soya dönük bir dayılık hakkı elde etmiş midir, bilemiyorum? Geçen ay bu köşede yazdığımız yazıda R.T.Erdoğan’ın babasının Mopavri doğumlu olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştik: Türkiye’deki iktidar partisinin genel başkanının babası, o vakitler Mopavri adıyla anılan bir yerde doğmuş mudur? Oraya bugün Çayeli demiyor muyuz? Yine komşu bir kasabanın Atina olan ismi, Pazar yapılmış mıdır? Bir başkasının ismi Viçe iken Fındıklı olmuş mudur? Evet normal koşullarda, Rumları, babasının doğduğu ortam ve yer itibariyle, aile içinde geçen konuşmalardan dolayı iyi tanıması ve Pontusçular karşısında, en az bir Giresunlu kadar (Benim gibi) duyarlı olarak, Kıbrıslı Türklerin ve onun kahraman lideri Rauf Denktaş’ın yanında yer alması gerekirken, R. T. Erdoğan neden olması gereken yerde değil? Türk olmanın diyalektiği bunu gerektirmiyor mu? Evet R. T. Erdoğan, neden Kıbrıs’ı, kimsenin kaşımadığı kadar kaşımıştır? Rauf Denktaş’a Türkiyeli hiçbir politikacının yapmadığı kadar rahatsız edici söylem ve ifadelerde bulunmuştur. Evet, Neden acaba? Hatta Gılafkos Kılerides’in, ‘Eğer Türklere, Kofi Annan’ın pilanını kabul ettiremezsek, KKTC’nin dünyada tanınmaya başlayacağını’ sözlerini basından öğrenmedik mi? Bizim ve pek çok kişinin öğrendiği bu durumu, R. T. Erdoğan öğrenememiş ki, kahraman bir Türk evladı olan Rauf Denktaş^ın üzerine gitmektedir...Evet bu baskı neden? Hesabı, kitabı nedir? Meydana çıkıp delikanlıca mı verir, dayıca mı, erkekçe mi, bunu biz vatandaşlara bir çeşit versin de, yüreği ak mıdır, kara mıdır biz de görelim? Bir söz vardır, hepimiz biliriz. ‘Köprüyü geçene kadar, ayıya dayı’ denildiğini...Daha düne kadar, popülizmin ucuz çizgisinde gidenler, bayramlarda İstanbul’daki belediye araçlarını halka bedava kullandıranlar, kimlerdi? Bu şahıslar 2001’deki Şubat kırizinden sonra dahi, dini bayramlarda popülizmi bırakmamışlarken, 3 Kasım 2002 seçiminden sonraki Ramazan Bayramında, bedava otobüse binme popülizmini birden bire neden bıraktılar? Oysa, belediyeye aynı kadrolar sahip değil miydi? Yoksa, bazılarının, iktidar hedefine ulaşınca, halka ihtiyaçları mı azalıyordu? Yine, halkın savaş konusunda kendi çocukları için bilmesi gerekenleri, TBMM’nin gizlilik perdesinin altına sokmak, dobra dobralıkla ya da mertlikle açıklanabilir miydi?

R. T. Erdoğan popülizmin dümen suyunda giderken, şunları açıklamıştır; yok efendim çocukken su satmış, nane-limon satmış, simit satmış... Vah vah.. Sanki yoksulluktan gelen dünyada bir o var!.. Evet arkadaşlar! çoğumuz benzer süreçleri yaşadık. Fakat bizler, bunu millete sakız yaparak, övünç payı sağlayamayız. Geçmişte, şunu-bunu yaptık yerine, şu an ki servetlere, yüz binlerce dolarlara, nasıl malik olduklarını, erkekçesine, mertçesine bu millete bir izah etseler... Bu paralar, her halde: su, nane-limon ya da simit satmayla toplanamaz değil mi? Oluyor diyen okkalı bir erkek varsa da, meydana bir çıksın da façasını görelim. Üstelik R. T. Erdoğan değil miydi, şunları söyleyen? ‘O kökten,(Yani Karadenizlilik ve Kasımpaşalılık) o ruhtan aldığım şey, bize mertliği verdi, ilkeli olmayı verdi. Ve hamdolsun bize dobra dobra olmayı verdi. Yani biraz kaba olacak, argo olacak; bize, hani o çirkin politikada kıvırma var ya, onu vermedi’

Halka hizmet iddiasındaki aynı şahıslar, nasıl zengin olduklarının hesabını niye vermek istemiyorlar? Mesela Nalıncı bayırını Tayyip Efendi’nin çok iyi hatırlaması lazımdır. O zamanlar yirmi beş kuruşa, Zincirlikuyu (Bu Kasımpaşa’daki bir yer) Kulaksız arasında dolmuşlar çalışırdı. Tayyip Efendi çocukken simit sattığına göre, o yokuşu büyük ihtimalle tabana kuvvet çıkardı; yoksa simit satmanın düşük kazancını, dolmuşa yükleyecek hali yoktu ya...Zaten ne diyor muhterem! ‘Yürüyerek giderdim ta Kasımpaşa’dan Eminönü’ne’. O dönemde de beş kuruşa üç köfte yoktu; fakat yetmiş beş kuruşa dört köfte satın alınabiliyordu. Belki Tayyip Efendi hatırlar, Tonoz başında ve Kasımpaşa içinde, seyyar köfteciler olurdu. Fakat Tayyip Efendi’nin mahdumu, kaza yaparak Sevim Tanyürek adlı sanatçıya çarptığında acaba hangi marka aracı kullanıyordu? O oğul, niye babası gibi; simit, su ve nane, limon satmanın dayanılmaz zevkine ulaşamadan, sınıf atlayan burjuvalar gibi, iş-güç sahibi olmadan, araba sürmenin zevkine ulaşmıştı? Acaba kullandığı arabanın mülkiyeti, kimin adınaydı? O oğul, niye babasının biyografisinde belirttiği gibi, topluma ekonomik anlamda tabandan değil de, tavandan geliyordu? Bu tip ekonomik becerinin, sihirbazlarının ünlü Zati Sungur’la uzaktan ya da yakından, her hangi bir hısım-akrabalığı var mıydı? Ya benim milletim! Ekonomik ve siyasi kaderini kurtaracaklar diyerek, bel bağladığı insanları, en azından benim kadar tanıyabiliyor muydu? Nedense Türklere, hiçbir çağda ekonomik gerekçeler ve bu gerekçelerdeki çıkış noktaları gösterilmiyordu. Bazen İsparta yöresi ağzı ile konuşanlar, bazen şair geçinenler, bazen iyi şiir okuduğunu sananlar, bazen de kendisine tonton dedirtip, iki buçuk medyanın sırtına binerek, Amerikan misyonu ışığında vizyoncu kesilenler, bu ülkede yönetimi ellerine geçirip, iktidar olmadılar mı?

Evet, kendi kendine, kişiliği adına övünç payları çıkaran R. T. Erdoğan, o meşhur mertliğiyle, ilkeli olmasıyla ve de ünlü dobra dobrasıyla, üstelik kendisinde olmadığını iddia ettiği politik kıvırmaya hiç sapmadan, şu sorumuza da bir cevap verebilse!..O soru şudur: Amerikan Büyükelçisinin, R. T. Erdoğan’ın evini ziyaret etmesi neyin nesidir? R. T. Erdoğan, ne Başbakan, ne de Bakan, sadece Parti başkanı değil mi? Başka başka partilerin liderleri, neden ziyaret edilmiyor da, zatı muhterem ziyaret ediliyor? Kaldı ki Amerikalı bürokratın, gazetecilere verdiği alay edici cevap hatırlayınız. Bu cevapta bir değil, çok fazla miktarda kıvırma mı desem, Amerikan dansözlüğü mü desem, velhasıl çok şeyler vardı? Amerikalıya göre, R. T. Erdoğan aile dostlarıymış! Acaba bu çok samimi dostlar, aralarında haremlik-selamlık yapıyorlar mıydı? Bir de, hangi dilde konuşup, anlaşmaktaydılar? Sonra ortak yönleri neydi ve ne üzerine sohbet ederek, konuşuyorlardı? Acaba Osmanlıdaki devşirmeci Yeniçerilerin rezaletlerinden mi bahsediyorlardı? Belki de, Amerika kıtasının Anglo-Saksonlarca işgali sırasında, Son Mohikanın nasıl sağ kaldığını tartışıyorlardı. Bunlar hep varsayım, yiğitçe, mertçe, ilkeli olarak, dobra dobra konuşan oldu da, biz yazmadık mı? Yoksa, hemşehrim, Giresunlu, gerçek kahraman ve delikanlı, hiç ama hiç kıvırmayan ve dahi takiye yapamayan yiğit bir insan olan, Topal Osman hakkında mı konuşuyorlardı (?) Belki de horonun nasıl tepildiğini birlikte uyguluyorlardı ya da Amerika’da vahşi atların nasıl ehlileştirildiğini...Benim gibi, sizler de çok merak ediyorsunuz değil mi? Yine de, çok merak ediyorum, ilkeli, mert, dobra dobra ve kıvırmadan olayı izah edecek birini arıyorum. Arayan bulur derler ama, ben bizim parkta, öyle bir adam bulacağıma inanmıyorum. Neden derseniz? ‘Perşembenin gelişi Çarşambadan belli olur’ demiş atalar, kaldı ki Türkiye tarihinin en büyük takiyecileri hangi ortamdan çıkmıştır? Ben biliyorum, bilmeyenler araştırsınlar...Takiye nedir, ve takiyeci kimdir, onu da öğrenin? Yarınlar için lazım olabilir. R. T. Erdoğan ve benzer anlayıştakiler; nedense hep Ankara’nın yönetim açısından hantallığından bahsedip, merkez dışındaki beldelerin daha da bağımsızlaştırılmasını istemiyorlar mı? Bundaki kasıt ya da amaç nedir? Demokrasinin mahalli anlamda güçlenmesi, mozaik bir ülke olduğu iddia edilen Türkiye’de mozaiklerin çatlamasına ya da çatlatılmasına yol açmaz mı? Evet pek çok alanda özerkliği savunanların, TSK, BDDT, YÖK gibi kuruluşların özerkleşmiş yapısının çözülmesine taraftar olmaları, acaba o kurumların özerkliğinin şeklinin, kendilerine bağlanma anlamında ellerine, avuçlarına gelemediğinden midir? Örneğin YÖK’ün her yerde ve her şeyde, gerekli ya da gereksiz bir şekilde İngilizce’yi esas alan hastalığını bende, fena halde olumsuz buluyorum. Fakat Tayyip Efendi’nin YÖK’e karşı olma gerekçesi, elbette bu nedenle değildir. Neden? Çünkü onun çocukları, zaten Anglo-Sakson kültürünün dorukta olduğu ülkelerde, okumuyorlar mı? Sanki hükümetin elindeki MEB İngilizce konusunda YÖK’ten farklı mı ki? Sanki biz sömürge ülkesindeyiz de , İngilizce artık ilk okulların dördüncü sınıflarına kadar fiili olarak yerleşmedi mi? Hatta bazı yerlerde anaokullarına kadar, kancalar atılmamış mıdır? Tayyip Efendi’nin bu konulardaki görüşleri de net ve berrak mıdır? Göreceğiz...

BAY YÜZDE YİRMİ BEŞ
Evet Türklerin yakın tarihinde olumsuz bir örnek olarak belirip, uluslar arası sömürü piyasasında tanınıp köşe olmuş olan birisi vardır. Osmanlı ülkesinde yetişmiş olan bu Ermeni kökenli vatandaş Kaluts Serkis Gülbenkyan’dır. Lakabı da, bay yüzde beştir. Bu lakap Musul-Kerkük petrolünün teslimiyetindeki komisyonun karşılığıydı. Yani ekonomik gerekçelere dayanıyordu. Bizim burada belirttiğimiz ise, siyasi bir oranın yüzdesine dönüktür. Bu da Kasım 2002 seçimlerinde geçerli olan-olmayan, kullanılan-kullanmayan oyların, belirli bir yaştaki insan guruplarının, yaklaşık yüzde yirmi beşinin desteğini alan, R. T. Erdoğan ve partisine dönük bir orandır. Erdoğan bu konularda hep şanslıydı. İstanbul Belediyesine gelirken de, bu yüzdelere yakın oranlarla hareket bulmuştu. Gerçi geçerli oyların da yüzde otuz dördünü alıp, TBMM’nde yaklaşık yüzde altmış altısına ulaşıyordu. Bu demokratik bir durum muydu? R. T. Erdoğan ve ekibi bunun sorumlusunun kendileri olmadığını beyan edeceklerdir. Doğrudur. Bu yanlış, daha öncekilerinin mirasıdır. Fakat yanlışı sürdürmek kimin olacaktır, onu da zaman içersinde göreceğiz. Gerçi elli yedinci hükümet, bütün yanlışlarına rağmen, yaklaşık yüzde elli beşlik bir güçle işe başlamıştı. Bu da demokrasinin çoğunluk anlayışı ile uyum gösteriyordu. Ya bay yüzde yirmi beş ve ekibinin, demokrasimizin seçim sistemine dayanan, bürokratik yapısına sığınıp, Kıbrıs’ı teslimiyet boyutunda çözme iddiaları, aldıkları oy oranıyla bağdaşıyor mu?. Evet aldıkları oylarla, şu anki seçme-seçilme sistemine göre, güçlü bir hükümet olabilirler; fakat kendilerine verilmeyen bir otuz milyon oy vardır. Siz on milyon oy ile, otuz milyonun sıtratejik ve ekonomik boyutta önünü tıkayamazsınız. Kıbrıs gibi konularda uluorta da konuşamazsınız. Eğer oyunuza ya da kendinize güveniyorsanız, Kıbrıs gibi konuları millete mal ediniz, referanduma götürünüz. Bakalım millet size ne diyecektir? O zaman Hanya nerededir, Konya nerededir görülür. Bunları yapabilmek, Doğan gurubunun ya da bilmem ne gurubunun kanallarında, caka satmaya benzemeyecektir. Geliniz, utanmayınız, sıkılmayınız er meydanı bu konuda açık olarak sizi bekliyor...

II.DAVOS KUŞATMASI VE DAVOS FATİHİ
Erbakan’ın yönlendirdiği teşkilatlarda pişerek yetişen R. T. Erdoğan, ustasından farklı mıdır? Kendisinin hangi sıfatla yurt dışı gezilerine çıktığını anlayamadık. Anlayan varsa, buraya gelsin? Bu gezilerin masrafını kim ödüyor? O seferler sırasında kaç bin kilometre yol alınmıştır? Bu yollarda ki faaliyet, yeme-içme, yatma-kalkma ve gitme-gelme dahil, kaç milyon dolarlara baliğ olmuştur? Biz bir zamanlar referansımız İslam deyip orta yerde gezenlerin, yakın süreçte, medya önlerinde sürekli olarak sabah-akşam değiştiklerine dair sözleri dinlediğimiz ve bunların tekzipleri de yapılmadığından, bu gelişen yeni durumu esas alarak hareket ediyoruz. Madem ki bu koşullarda ve kulvar değiştirerek koşuyorlar, o zaman yeni kulvarlarındaki Batı’yı örnek alıyorlar, hesabını da batılılar gibi versinler? Lojman falan filan hikayesiyle bu işi geçiştirmesinler. Bu güne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, zatı muhteremin kendisi ve ekibi, her halde gezme rekorları kırdı. İhsan Sabri Çağlayangil dahi, bu kadar kısa zamanda, üstelik yetkisiz olarak bu kadar gezmiş miydi? Bana göre bu zat, Evliya Çelebi’nin dahi rekorlarını kırmıştır. Bizim bildiğimiz Evliya, kesesindeki parasıyla gezerdi. Ya Tayyip Efendi kimin parasıyla ve hangi yetkiyle gezdi ve beraberinde gidenler kimlerdi, onların masraflarını kim ödedi? Sadece Moskova’da üç otobüs dolusu insanın götürüldüğünü biliyoruz. Çünkü R. T. Erdoğan, yeni dostu Rahmi Koç’un Hiper marketini geçmişi sıfırlayarak, mutlu ve güler yüzlü bir biçimde açarken, o üç otobüs dolusu insan ise, Moskova’da tur atıyor; belki de Rusların oyunu yüzünden mutlu ve güler yüzlü olarak açılışa yetişemiyorlar Tayyip Efendi ile Koç Efendi’nin o an için mutluluklarına ortak olamıyorlardı. Evet Tayyip Efendi, soluğu bir Amerika’da alıyor, bir Çin’de...Bir türlü yerinde duramıyor. Bir Moskova diyor, bir Paris; bir Londra diyor, bir Roma...Gerçekten Evliya Çelebi, bu zatın yanında solda sıfır kaldı. Çelebi’nin kendine ait bir para kesesi vardı. R. T. Erdoğan’ın para kesesi de yok, safra kesesi var. Bu kese de malumunuz olduğu üzere, para ile dolu değildir; en fazla içinde taş bulunabilir. Öyleyse R. T. Erdoğan ve yanında gidenlerin, değirmenlerinin suyu nereden geliyor? Bu millet fakru zaruret içinde yüzerken, Davos’u mankenlerle fethetmek neyin nesidir? Oysa biz Davos’un yıllar önce, Turgut Özal ve şurekası tarafından fethedildiğini sanıyorduk! Olsun, R. T. Erdoğan, ikinci Davos kuşatmasını yaptı. Bundan böyle tarihimizde ‘Davos Fatihi’olarak yerini alabilir.

‘TÜRK’ TEN VE TÜRKLÜK’TEN KİM KORKAR?
Evet kim korkar, Türk’ten ve Türklük’ten? Siz bir Türk olarak böyle bir duyguyu yaşar mısınız? Elbette yaşamazsınız. Yaşamanız demek, özünüzün diyalektiğine aykırı olmaz mı? Siz ağzınıza ‘Türk’ kelimesini almaktan itina eder misiniz? Elbette etmezsiniz. Edenler var mı? Neden ediyorlar dersiniz? Bir zamanlar Sayın Necmettin Erbakan diye bir lider vardı. Halen de var. Yasak süresi de 23 Şubat 2003 de doluyor. Yasaklı lider Erbakan, yine o zamanlar ‘Milli’ kelimesini kafasına takmıştı. ‘Milli Görüş’, Milli Nizam’, ‘Milli Selamet’ gibi...Gerçi bu ‘Milli’ kelimeleri içersinde Türk kavramının payı var mıydı? Tartışılabilir... Erbakan’ın Bingöl konuşmasından anladığımız kadarıyla, pek görülmüyordu. O, ‘ Türküm, Doğruyum, Çalışkanım’ ifadelerine, Kürtlerin gözüyle bakmaya çalışırken, başına da yasal zeminde iş alıyordu. Aslında onlar, 1980 sonrasındaki partilerinin isim yapılanmalarında, bir daha ‘Milli’ kelimesini kullanmayacaklardı. N. Erbakan’ın Bingöl’deki malum konuşmasının başka bir boyutunu, R. T. Erdoğan Almanya’da, 1993 tarihinde yapmadı mı? “İşte bak şu anda Türkiye’yi paramparça ettiler. Neden? Sen yıllarca ille de ‘Ne mutlu Türküm Diyene’ dersen, kaidedir ki, etki tepkiyi doğurur.” Arkadaşlar!Anlıyor musunuz? R. T. Erdoğan’a göre, Türkiye ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ dendiği için paramparça olmuş. Yine R. T. Erdoğan, karısının memleketi olan Siirt’te de benzer özellikte bir konuşma yapmadı mı? Bu yapılan konuşma, kamuoyuna sanki sadece bir şiir okunması olarak sunulmuş, bu iş için rahmetli Ziya Gökalp’in ismi de, olaya katılmaya çalışılmıştır. Bu şiirin bir cezaya kaynak oluşturduğu görüşü, sürekli kamuoyuna pompalanmaya çalışılmıştır. Malum R. T. Erdoğan şiire meraklıdır ya...Yine o dönemde, o olay sonrasında, İstanbul’da yapmış olduğu basın toplantısında, toplum tarafından Milliyetçi olarak bilinen bir partinin il başkanı da, bütün haşmetiyle, R. T. Erdoğan’ın yanında yer almadı mı? Elbette aldı. O şahsın ekrandaki o günkü görüntüleri, bu duruma tanıktır. Fakat o il başkanının, R. T. Erdoğan’ın Siirt’te ki konuşmasındaki, o malum şiir dizeleri dışındaki, diğer söylediklerini de bilmediğini düşünmek isteriz. Peki o sözler neydi? Bir bakalım: ‘Türkiye’de düşünce özgürlüğü yok ve ırk ayrımı yapılıyor. Referansımız İslamiyet. Bizi hiçbir zaman sindiremezler. Batı insanının bile inanç hürriyeti var. Türkiye’de neden buna saygı gösterilmiyor? ‘Minareler süngümüz, kubbeler miğfer,camiler kışlamız, müminler asker.’ Okunan ezanı kimse susturamayacak. Türkiye’deki ırk ayrımına kesinlikle son vereceğiz. Çünkü Refah Partisi diğer partilerle zıt fikirde. Bizi hiçbir zaman sindiremezler. Gökler yerler açılsa, üzerimize tufanlar, yanardağlar saçılsa yolumuzdan dönmeyiz. Benim referansım İslamiyet’tir. Bunu dile getiremiyorsam, yaşamımın ne anlamı var? Okunan ezanı kimse susturamayacak. Çünkü ezanın sustuğu yerde insanların huzuru olmaz. Kürt,Arap,Çerkez ayrımı yapılamaz. Çünkü bütün insanların birleştiği çatı İslam’dır. Türkiye’deki ırk ayrımına son vereceğiz. Bunu bu hale getirenler utansın’

Evet Türkiye’de ırk ayrımı yapılıyormuş ve R. T. Erdoğan bunu, tam zamanında ve çok iyi görmüş(!) Tahmin ediyorum ki aşağıdaki gösterdiğim isimlerle de, Türklerin ırkçılıklarını bir kaz daha somut olarak gösterip, ispatlayacağım(!) Bir sayalım bakalım: Jak Kahmi, Jefi Kahmi,İshak Alaton, Jan Nahum, Bernar Nahum, Vitali Hakko, Cem Hakko, İzzet Garih, Dikran Masis,Manukyan’ın oğlu, Halis Toprak, Ağa Ceylan vs. Bu saydıklarımız sadece birkaç isim...Türkiye’de ırk ayrımı yapılıyor ki, bu şahıslar ayrılmışlar ve çok zengin yapılmışlar. Acaba bu şahısları hangi ırkçılar, bu duruma getirdiler ve halen de bu şahısların zenginliklerine zenginlik katıyorlar. İçinizden bu işi beceren o ırkçıları, o şahısları bilen, tanıyan var mı? Bu durumun müsebbibi de, her taşın altından çıkarılan, rahmetli Abdullah Çatlı olmasın sakın(?) Yoksa durumun gerçek yönünü öğrenmek için, çok bilen ya da bildiğin sanan ve hiç kıvırmadığını iddia eden, bir efendiye mi gidelim?

Neyse bu konuyu geçelim. Fakat Türkiye’de ırk ayrımı yapanların, kamuoyunda popüler isimlere verdikleri değerlerin, sadece birkaç tanesinin sonuçlarına bir daha bakalım: Turgut Özal ve Kardeşleri, Hüsnü Doğan (Yetim Hüsnüleri) Hikmet Çetin, N. Cevheri, İsmail Cem İpekçi,Besim Tibuk, H. Ekinci, H. F. Güneş,K. İnan, R. Şahin, A. Altun, A. İyimaya, C. Süreyya, Z. Livaneli, F. Gülen, M.N. Yılmaz, S.Ateş İ. Tatlıses, M. Kırmızıgül v.s. Bu ve bunlar gibi çok sayıda isimlerini sayabileceğimiz şahısları da ırkçılar mı başlarında taşıyor? Bunun içinde, yine çok bilen ve kıvırmadığını iddia eden, malum efendiye mi gidelim? Bir de ezanın susturulmasından bahsediliyor. Acaba cumhuriyet tarihi boyunca dikilen minarelerin sayısının, Osmanlı dönemindekilere sayısal turlar bindirildiğini o muhterem öğrenememiş mi? Ezan nerede susmuştur, derinlemesine araştırdılar mı? Bilmiyorlarsa, ben söyleyeyim. Mopavri’den kaçanların yaşadığı ülkenin, Mora’sında, Girit’inde, Sakız’ında, Selanik’inde ezan sesleri artık sustu... Bilmiyorsa daha da söyleyeyim Ahılkelek’te, Zengezur’da, Kelbecer’de, Laçin’de Hankenti’nde ezanlar tamamen artık sustu...O yerleri de şu ana kadar araştırmadılarsa, öğrenemedilerse, bilmiyorlarsa, kendilerini vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum. Kürt, Çerkez, Araplar ile ezan arasında popülizm açısından bir bağlantı kurmadan önce, tarihe bir uzanılsın, İhsan Nuri kimdir? Ahmet Anzavur necidir? Nuri Sait kim ya da kimlerin ahını aldı. Bu saydığımız ve istendiği anda, pek çoğunu daha sayabileceğimiz şahıslar, bir bir tanınsın ve faaliyetleri bilinsin. Şunu söyleyelim, tarihi gerçekleri bilenden öğrenin ve bilinç sahibi olun ve bundan sonra ancak, bu düzlemde düşünce üretin. Bu düşünce ve fikirlerinizi ancak objektif bir süzgeçten geçirdikten sonra kamuoyuna sunun...Tüm bunları, dediğimiz gibi, bir bir araştırın. Eğer zamanınız yoksa sadece Yahya Kemal’in Ocak 2003’te aktardığımız yazısını okuyun, o da size yeter. Ezana rağmen, bazılarının neler yaptıklarını göreceksiniz. Türk tarihinin en büyük şairlerinden birisi olan Ali Ekber Sabir, Türklük konusunda şöyle der:

Babam Sünni, annem Şii dürekmen
Ne Farisem men, Ne Hindem men Türekmen

Bu büyük şairimiz, aynı zamanda, takiyeciler için, yaklaşık yüz yıl önce de şunları söylemiştir:
Cin görürem, can görürem korkmirem
Harda (Nerde) Müselman (Müslüman) görürem korkirem

Evet Ali Ekber Sabir’in ruhu şad olsun. O bu dizelerde Müslüman olarak kimleri kastetmektedir? Sanırım, tahmin ettiniz. Biz de şunları kastettiğini düşünüyoruz:Takiyeci bezirganları, dini, kendi siyasi ve ekonomik çıkarına alet edip, hareket edenleri....Evet Allah’ın, bizi, bu tip kişilerin dostluğundan, yönetiminden ve birlikteliğinden koruması dileğiyle...

Geçen ay yazdığımız yazının başlığındaki ‘Ahfadıyız’ kelimesi dizgide ‘Afvadıyız’ biçiminde yazılmıştır, düzeltiriz.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002