Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



Milli Sıtrateji

 
Dr. Alptürk Ünlü

Yeni ve Gizli SEVR -2-


Meltem Televizyonunun 10/11 Ocak 2003 gecesi, Kum Saati ismiyle yayınlanan bölümünde, Irak ve ABD’nin son durumu ile ilgili olarak üç arkadaş görüşlerini belirtiler. Bu arkadaşlar; Basın Birliği Başkanı Kemal Çapraz, Usiad Başkanı Kemal Özden ve Yeni Hayat Dergisi adına da Hanifi Altaş’tır. Konuşmacılar genel itibariyle ABD harekatının uzun vadede Türkiye’yi hedef aldığını söylediler. Bu hedef almanın nedenini de, kendi yaklaşım ve düşüncelerine göre çözümlemeye çalıştılar.

Sayın Altaş örnekleme olarak la Fonten eksenindeki “kurt-kuzu” hikayesini, ABD ve Irak’a benzeterek birkaç kere vermesi ve Sayın Özden’in de sürekli olarak “Türk Aydını”nı suçlu göstermesi, Türk Merkezli anlayışı esas alanların diyalektik bakışının gerçekçiliği açısından, acaba gerekli miydi? Zira biz Anadolu’da yaşayan Türkler, çeşitli inanç ve birikimlerinden dolayı, yüz yıllar içersinde sosyal yaşantımızda KURT’u kaybetmiştik. Aynı bizim gibi Azerbaycan coğrafyasında da benzer bir durum oluşmuştu. Üstelik öyle bir kaybetmişiz ki, bazı yerlerde “KURT” deyince canavar adı ya da karşılığı kullanılmaktadır. Ziya Gökalp ile onu, duygusal boyutta öğrenmeye çalışmışız; Atatürk’ün döneminde ise devlete sembol yapmış, paralara, pullara, anıtlara koymuşuz, ad ve soyadlarına takmışız, izci teşkilatlarına kadar içimize, yüreğimize sokmuşuz ve sonradan da malum, bizce çok iyi bilinen, bazı kimlik özürlüler eliyle, oralardan da pey der pey atılmasına seyirci olmak, durumunda kalmışızdır. “Türkün” ve “Türklüğün” her alanda yerlere düşmesini isteyenlerin, geniş ilgi ve desteği ile saldırılar düzenlediği/düzenlettiği bu dönemde, Türklüğü esas alanların kendi kalelerine geri pası vermemeleri lazımdır, diye düşünüyoruz. Çünkü rakip takım oyuncuları, sürekli olarak ne kadar olumsuzluk varsa “Türk”, “Türklük” ve “Türkiye” adına etiketlemekte ve bu etiketlemeleri sürekli kamuoyuna pompalamaktadır. “Türk Aydını” denirken, sadece nüfus kağıtlarında, pasaportlarında “T.C.” uyruğunu taşıyan şahıslar kastediliyorsa, bilinsin ki, onlar zaten kendilerini Türk olarak görmüyorlar. Yok aydın olma adına başkaları varda biz bilmiyorsak, bizim bilmediğimiz o Türkler, bu ortamda, bu koşullarda bazı şeyleri halen görememişlerse de, öyle Türk olsa ne olur, olmasa ne olur? Kısaca “Türklük” adına, “Türk”e; “Türklük” adına “Türklüğün” değerlerine sıkı sıkı sarılıp çıkış diyalektiğimizi bu bağlamda yönlendirmeliyiz. Her geri pası, “Türk‘e, Türklük pompalandığını”, her fırsatta ulu-orta ilan eden anti-Türk kimliğindekilere pirim ve destek vermekten öte bir fayda sağlamayacaktır, diye düşünüyoruz. Gün birlik günüdür. Gün birlikte dirlik ve diriliş günüdür. Aynı gün canlı yayına telefonla katkı açısından bağlanmak istedikse de, telefondaki görevli,bunun o an için mümkün olmadığını ancak soru alabileceğini belirtti. Neyse biz sorumuzu ve düşüncelerimizi bu köşede işlemeğe devam edelim. Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı tarafından Türkiye ve Azerbaycan Türkleri arasına aynı eski Sevr’de olduğu gibi yeni ve gizli bir Sevr ile tampon ve baraj devletlerinin oluşturulmaya çalışıldığını ve bunda da Gürcistan-Ermenistan ve Kürdistan boyutunda hayli mesafe alındığını, bunun sonucunda Bakü-Tebriz-Kerkük merkezli bir Hilalin daha dünyaya gelmeden ortadan yok edilmeye çalışıldığı ve bu nedenle Azerbaycan ve Irak’taki Türklerin üzerine yoğun baskılar yapıldığı görülmektedir.
YENİ SEVR’İN TEMEL NEDENİ
Yeni Sevr’in ana nedeni Türk dünyasının yeni açılımını durdurmak, daha doğrusu yerinde boğmaktır. Bu nedenle Azerbaycan Devleti’nin arazilerinin beşte birinin Ermenistan tarafından işgali karşısında, sözde demokrasiden bahseden o malum ülkeler, gerçekte gıklarını bile çıkarmadılar, halen de çıkarmıyorlar. Rusya’dan Amerika’ya. İngiltere’den Fıransa’ya tüm akbabalar gözlerini açtılar ve ellerini ovdular. Azerbaycan ve Türkiye Türklerinin tamponu ve barajı olan, üstelik Müslüman geçinen, Mollaların elindeki İran yönetimi de, var gücüyle Hıristiyan Ermenistan’a destek sağlayıp, koltuk çıkmadı mı? Fakat onlar kendi varlıkları adına, sömürgeci yapıları adına, gelecekteki kalıcılıkları adına, belki de haklıydılar. Ya Özallı-Demirelli Türkiye, Ermenistan’ı durdurmak adına ne yaptı? Koskoca bir hiç! Gözümüzün önünde Türkler katliama uğradı... Onlar ise laf ebeliğinde, sözcüklere sürekli doğum yaptırdılar. Hatta malum vizyoncu ve misyoncu Özal’ın, Azerbaycan Türkleri’ni din adına, “Şia” yaftasına sokarak dışlaması, Türk dünyasının geleceği adına, ne kadar talihsiz ve hazin bir tabloydu?! Gün gelecek bu sözleri sarf-edenlerin, yoğun ajitasyonlara rağmen, ne tür bir insan olduklarını, Türk milleti öğrenecek! Zaten onları gerçekten öğrendiği zaman, tüm enternasyonalist ve küreselciler dahil olmak üzere, bu tipler, bunların savunucuları ve yakınları, ihanetlerinin bedellerinin gereği olarak, bu ülkeden utançlarından kaçmak için, birbirleriyle yarışacaklardır. Ya Türkiye’de milliyetçilik üniformasını üzerlerinde taşıyanlar, ne yaptılar ve halen ne yapıyorlar? Konuyla ilgili olarak, hangi çözümleri ürettiler ve üretiyorlar? Bilen ya da duyan varsa, buraya gelsin. Onların milli sıtrateji üretim merkezleri, her halde kış uykusuna mı yatmıştı ya da başka bir dünyada mıydı? Yazık ki bir şey anlayamadık ya da onlar dertlerini bize anlatamadılar. Dost acı söyler, ister kabul edilsin, isterse edilmesin; fakat gerçek olan Azerbaycan Türklerinin topraklarının beşte biri, yaklaşık on yıldır işgal altındadır. Kimsenin de kılı kıpırdamıyor. Bu durum, hangi insanlığa, hangi demokrasiye ya da neye sığdırılabilir? Bilmeyenlerin ve ilgilenmeyenlerin dikkatine! Önümüzde, birleşememiş ve ortak bir devlet şuuruna ulaşamamış, fakat potansiyeli olan otuz beş milyonluk bir topluluk var. Evet arkadaşlar! Belki bu durumu bizim ülkemizde, bize göstermiyorlar, anlatmıyorlar. Fakat Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının sıtratejistleri, Sovyetler Birliği, dağıldı dağılalı, bu kırılan fay hattını, kendi çıkarları adına, bir yerlere oturtmak için, müthiş çabalar içersine girdiler. Bu kırılan fay hattı, Azerebaycan Türkleri ile ilgiliydi. Bu kırılmadan Baku merkezli Azerbaycan doğdu.(Rahmetli Elçibey, defalarca “Vahit Azerbaycan” dedi fakat ömrü yetmedi. Ruhu şad olsun.) Tebriz merkezli Güney Azerbaycan ve Kerkük merkezli Türkmenler, bu oluşumun uzun vadedeki çekim alanlarını oluşturmaktadırlar. Batılı sıtratejistler tüm bunları ve bunlardaki potansiyelleri görmekte ve gördükleri birikimlerin, bütünleşip mesafe almalarını önlemek için senaryolar oluşturmakta ve oluşturulan bu senaryoların hayata, kendi çıkarları doğrultusunda geçirilmesine çalışmaktadırlar. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin doğusunda, otuz beş milyonluk öz be öz Türk olan ve birleşmeleri insan hakları ve coğrafyalarının yaşamsal içeriğinin gereği olarak, belirmiş bulunan bir potansiyel var. Bu potansiyelin belki çok büyük çoğunluğu, yılların uyutma ve uyuşturma taktiği sonucu, bunun farkında değil. Aynı şekilde böyle bir potansiyelin olduğunu, yetmiş milyonluk Türkiye’nin pek çok insanı da, bilmemektedir. Fakat batılılar bu durumu çok iyi biliyor ve bildikleri için de, yirminci yüzyılın başında Sevr’de koydukları, fakat Mustafa Kemal Paşa’nın faaliyetleri sonucunda engellenen politikalarını, günümüzde, geçmişin bir rövanşını almak ve Türkleri tekrar bertaraf etmek mahiyetinde ortaya koymaktadırlar. Bunlara en büyük desteği gayri-milliliği esas alıp, milli-devlet anlayışını reddeden guruplar vermektedir. Gelelim yetmiş milyonluk Türkiye’nin yanındaki otuz beş milyonluk, Baku-Tebriz ve Kerkük merkezli ve enerji kaynaklarına sahip olan coğrafyaya ve bu coğrafyadaki insanların ortak noktalarına...Bugün bu insanlar Azeri ve Türkmen diye ayrılmaktadırlar. Bu ayrılmada Osmanlı-Safevi Türklerinin, Sünni ve Şii yaklaşımlarının izleri çok fazladır. Bir ara Baku’dan Tebriz’e kadar tüm coğrafyaya hakim olan Osmanlı Devleti zaman içersinde, bu toprakları tamamen Safevi Türklerine bırakmış ve sınır Kasrı Şirin anlaşmasıyla kesinleşerek, günümüze kadar da gelmiştir. Selçuklu, Akkoyunlu gibi devletlerde, köklerini gördüğümüz bu bölge Türklerinin, kesin kes ayrışması, işte bu malum, Osmanlı-Safevi hanedan ve din mücadeleleri yüzündendir. Maalesef milli kimlik, dini kimlik ile hanedanların hakimiyet mücadelesinin gölgesinde, sürekli bastırılmış şekilde kalmış, Irak’ta bulunanlar Osmanlı nüfuzunun etkisiyle Sünni, Baku-Tebriz istikametinde kalanlar Safevi etkisiyle çoğunlukla Şii ağırlıklı dini anlayışı benimsemişlerdir. Çok sonraları takılan Azeri adı da uydurmadır. Bu uydurma isim tutturulmaya çalışılmış, bazı çıkarcı beyinlerin de işine gelmiştir. Oysa bu isim malum coğrafyadan kaynaklanır. Biz kısaca Azerbaycan Türkleri diyoruz. Türk merkezli bakacak olanlar için de, doğrusu da budur. Gelelim Kuzey ve Güney Azerbaycanlıların Irak’taki Türkmenlerle bağlantılarına. Bu bağlantı, din-mezhep boyutunda (Sünni-Şii) ve yazı dilinde (Arap-Kiril-Latin harfler) ve yaklaşık beş yüz yıllık tarih sürecinde ayrı düşmelerine yol açmıştır. Fakat bunların yanı sıra, büyük şairimiz Fuzuli’nin dilinde ve onun isminin şehirlere (Ermeni işgalinde) verilmesi ve heykellerinin dikilmesi anlayışında, bir ortak algılama, anlama ve anlaşılma olayı vardır. Yine halen iki tarafın insanlarının konuşma dilinde, pek çok ortak yönlü bir yaklaşım ve anlayışın izleri bulunmaktadır. İşte bu ortak nokta ve de o Türklerin topraklarında olup da, emperyalistlerin çeşitli ayak oyunları yüzünden bir türlü Türk insanın hakim olamadığı petrol ve Türkiye’nin büyük potansiyeli, dünyaya egemen olan güç odaklarını rahatsız etmektedir. Bundan dolayı, boynuz kulağı geçmeden, bu hayin odaklar, Saddam Hüseyin adlı üçüncü sınıf bir diktatörün bahane edilmesiyle, o boynuzu kırmaya çalışmaktalar. Ayrıca araya da bir kara çalı gibi, Gürcistan ve Ermenistan’dan sonra, Kürdistan’ı yerleştirmeye ve de İran’ın bütünlüğünü korumaya gayret etmekteler. Türkiye’nin hedefini ise, kasıtlı olarak sadece AB ve Kıbrıs’a kilitlemektedirler.
ANGLO-SAKSON-YAHUDİ İTTİFAKI DEVREDE
Bugün ABD’nin askeri anlamda doğrudan bölgeyi yönlendirme çabalarının taban bulması zorlaşmaktadır. Amerikalıların savaş çığırtkanlığına taban olanlar, başta İngiliz ve İsrail yönetimleri ile bölgedeki bazı Kürt gurupları olarak görülmektedir. Olayın Türkiye cephesindeki savaş çığırtkanlarının tabanını ise, montajcı işadamları ile bazı bürokrat eskisi insanlar, paragöz gazeteci ve yazarlar ile, çıkar zemine bulaşan ve sıtratejist geçinenler oluşturmaktadır. Var olan hükümet ise, pek çok alanda ve politikada olduğu gibi, bu konuda da açık ve net bir politika çizememekte, hükümetin bir bakanın Amerikanın sesi gibi konuşurken, bir başkası ise diktatör ve Türklük düşmanı Saddam Hüseyin ile ticaret yapma iddiasının yarışına girmektedir. Amerikalılar bölgedeki petrolün kontrolünün, Türklerin eline geçmemesi adına, uzun vadede hedeflediği politikanın sonucu olarak, ürettiği Saddam fobisinin bir devri aynine daha getirildik. Aslında coğrafyanın doğrusal gereğini bilmeleri ve bölgenin kalıcı huzuru açısından yapmaları gereken, bölgedeki Türk gücünü ve potansiyel birikimini dikkate alarak hareket etmeleriydi. Oysa onlar İngilizlerin güneş batmayan ülke konumunda olduğu dönemlerden başlayarak, her zaman Türkleri bölgede ezelim, ezdirelim ve dışlayalım/dışlatalım politikası takip ettiler, şu anda da ediyorlar. Belki anlayacaklar ama biraz geç olacak. Türksüz bu coğrafya, neye benzer biliyor musunuz? Bilmiyorsanız gidin Filistinli insana sorun, Boşnak’a sorun, onları da bulamıyorsanız, tarihe sorun kardeşim tarihe...Gerçekleri saklama, uyduruk, maşa, tampon ve baraj olan devletlerle bir yere varamazsınız. Varacağınız nokta bellidir. O nokta bugün açıktadır. Türkler zaten yüzlerce yıl önce demiş, dinle Buş Efendi: “Yanlış hesap,Bağdat’tan dönermiş”... Türkiye’deki hükümet ise, bazı Arap ülkelerinin desteği ile sözde barış adına yapmaya çalıştığı faaliyetin ABD’ni rahatsız ettiğini gördü. Fakat ne olursa olsun ABD’nin kulağına kar suyu kaçtı. Bu durumda ABD ve yandaşlarının takip edeceği politika ne olacaktır? Bu politikada Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu nasıl gelişecektir?ABD’nin Saddam operasyonunun başarı şansı TSK’nın destek vermemesi anında mümkün değildir. Bunu gören ABD’nin yetkililerinin dakikada bir Ankara’yı ve ilgili kişileri sıkıştırmaya çalışmaları bunun sonucudur.(20-24 Ocak 2003 arası Amerikan-İngiliz ve NATO Genelkurmay Başkanlarının arka arkaya gelerek Org.H.Özkök ile görüşme yapmak istemeleri) Acaba Türkiye NATO’nun güvenlik şemsiyesini isterse ve Fıransa ile Almanya tayfalarıyla reddederlerse, NATO dağılma sürecine mi girer? Fıransa ve Almanya’ya, Avrupa ordusu kurmaları adına, gün mü doğar? Zamana bırakıyoruz bunları...Yine de aklımızın bir köşesinde kalsın,diyoruz...TSK’nin tavrı nedeniyle var olan hükümetinde aynı zamanda yandaşlarına da şirin görünmek ve TSK ile ters durumda görünmemek adına, Dışişleri Bakanı’nı geriye çektiği ve Başbakanın da diplomatik atağa geçmeye çalıştığı görülmüştür. Tam bu arada Almanya ve Fıransa’nın bütünleşme çabaları ve Alman Dışişleri Bakanı Fişer’inde Türkiye’ye gelmesi neyin nesiydi?ABD’ nin bölgeye operasyon yapması kaçınılmazdır. Çünkü aylardır sürdürdüğü söylem ve kendi ülkesindeki silah sanayinin konumu bunu gerektirdiği gibi, uzun süreçli Türk uyanışının kısa süreçte boğulması adına, bu operasyon gereklidir. Bu durumda Bakü-Tebriz-Kerkük hilalinin yükselmemesi için, o topraklar üzerindeki Türkler uyanmadan sınırların ve haritaların belirlenmesi gerekmektedir.
Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı için, Bakü-Tebriz-Kerkük olası hilalinden bir-haber olan Türkiye Türklerinin de, bu yeni konumu görüp uyanmadan, bu işin halledilmesi gerekmektedir. Bu durumda ABD’nin elindeki Saddam fobisi ve silahlarının (Irak dışında pek çok ülkede, daha tehlikeli silahların olduğu, pek çok yetkilinin bilgisi dahilinde değil midir?) üzerinde oluşturulan söylemlerin pek tutarlı olmadığı ve demokratikleşme (Yine Amerikan yanlısı bir sürü cunta, dikta yönetimlerinin olduğu zaten bilinmektedir.) sürecinin de palavra olduğu, hepimizce bilinmektedir. Tüm ABD tarafında üretilen haberler bugün dünya kamuoyunun pek çok kesimince de, kabul görmediği gibi, inandırıcı da gelmemektedir.
Dünyada kabul gören düşünce ABD’nin bölgede petrol için mücadele verdiğidir. Bu düşünce genel itibarıyla doğru olmakla birlikte, Irak dışındaki birkaç büyük petrol kaynağı olan ülkeye bunu neden yapmıyor, sorusunu da sormalıyız?
Aynı şekilde, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı, Irak’ta neden her alanda ve ortamda, sürekli olarak Kürtleri öne çıkarmak istiyor? Sürekli olarak da, Kuzey Irak bölgesindeki petrolün kaynağının sahibi olan Türkmenleri neden yok saymaya çalışıyor? Bu bağlamda Türkmen adını verdiğimiz bu Türklerin İran’daki ayağını neden kaşımıyor? Bu kütlenin nüfusunun önemli bir orana tekabül ettiği halde, bu insanlara neden destek olmuyor? İran yönetimini Farslara peşkeş çeken Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının İngiliz kanadının, Türk düşmanlığı politikasını Amerikalılarında sürdürmesi uzun soluklu siyasetlerinin tutarlılığının bir sonucu mudur? Yoksa Türk korkusunun tarihsel bir izdüşümü müdür? Hatırlayın 1918’in Eylülünü...
Yahudilerde, dünyadaki egemenlikleri ve yayın gurupları adına, neden sözde kendilerine düşman gibi görünen ya da gösterilen İran’daki Molla rejimi aleyhine yüksek tondan harekete geçmiyorlar. Uzun dönemdeki Fırat’a doğru yayılma sıtratejileri adına, Türkleri kendilerine rakip mi, görüyorlar? O nedenle mi, onlarda sürekli Kürtleri öne çıkarmayı hedefliyorlar? Siz ne dersiniz? “Uzun vadede”, Kafkasya’dan Ortadoğuya belirlenen harita şudur: Gürcistan, Ermenistan, Kürdistan ve İsrail...Evet bu dört ülke, kuzeyden güneye birbirleriyle komşu olacak şekilde bölge, coğrafyasının haritasına, oturtulmaya çalışılıyor. Yani İsrail ayağı uzun vadede takılacak, bunun içinde pürüz olan Türkler devre dışı kalacaklar, Araplar daha güneye çekilecekler, Türk ve Arapların bölgede kalanları da etkisiz kılınmaya çalışılacaktır. Aynı İsrail’deki Filistinliler gibi...Değerli dostlar, bu bir hedeftir. Bu hedefi koyanlar elbette gerçekleşmesi için her haltı yiyebilirler. Bizler hedefi görür ve direnirsek elbette hedeflerde değişmek zorunda kalır ve de kalacaktır. Kalmalıdır da...Bunun içinde çok iyi sıtrateji izlenip, yerinde taktikler geliştirilmelidir.
“Orta vadede” ise, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya Gürcistan-Ermenistan ve Kürdistan devletlerinin birbirlerine sınır olup, Türklüğün arasına girmesi ya da zorla sokulması olayı vardır. Bu aşamada İsrail Devleti beklemededir. Çünkü Kürdistan’ın gelişmesi ve yayılması İsrail Devleti’nin hareketini güçlendirip, yayılma zeminini hazırlayacaktır.
“Kısa vadede” ise Gürcistan, Ermenistan (Dikkat edilirse Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı Azerbaycan üstündeki Ermeni saldırganlığı ve işgali üzerinde nedense hiç durmuyor) devletlerinin varlığı sürdürülmeye devam edilecek, şimdilik sadece Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin önü açılmaya çalışılacaktır. Bunun alt yapısı on iki yıldır hazırlanmaktadır. Türkiye boyutundaki erozyon da, kültürel alanda yoğun bir biçimde işlenmekte ve de sürdürülmektedir. Kısaca, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının dünya hakimiyet ağının önemli bir boyutunu oluşturan; Anadolu’dan Orta-Asya’ya kadar ki coğrafyada, yeni sıtratejilerin oluşturulmaya çalışıldığı ve yoğun mücadelelerin olduğu görülmektedir. Bizim yeni hilal olarak görmek istediğimiz, Bakü-Tebriz-Kerkük hattının kırılmasına çalışanlara, engel olmaya gayret etmeliyiz. Türkiye olarak, eğer bu zararlı faaliyetin önünde direnemezsek, bu silah Azerbaycan Türkleri ve Irak’taki Türkmen kardeşlerimize karşı kullanıldıktan sonra, Türkiye Cumhuriyetine döndürülecektir. Günümüzün şişirilmiş Ermeni ve oluşturulmaya çalışılan Kürt Devleti’ de, o aşamadan sonraki tüm şer faaliyetlerini, Türkiye Cumhuriyetinin üzerine çevireceklerdir. Türkiye’nin en oturmuş, en tutarlı ve çizgisi belli olan tek kurunu TSK, bu kısa-orta ve uzun süreçli Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının politikalarını iyi etüt edip direnmelidir. Türkiye’nin kaderini yanar-döner politikacıların, takiye ve çıkar kokan anlayışlarına bırakmamalıdır. Aksini bir Türk olarak kesin kes düşünmemeliyiz.
ANGLO-SAKSON-YAHUDİ İTTİFAKI ASKERLERİ IRAK’A GİRERSE
Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının askerleri, Irak’a girdikleri zaman, Türk askeri de Türkiye’nin jeo-politik ve jeo-sıtratejik konumunu düşünerek kuze0yden girmeli ve Musul-Kerkük hattında gereken tedbirleri almalıdır. Türk Ordusu, Amerikancı Kürt guruplarını gözetim altında tutmalı, bu durumu da açık olarak Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına kesin bir biçimde hissettirmelidir. Bu hissetme çerçevesinin sonucunda, malum ve zalim ittifak, kesin olarak politika değişikliğine gidecektir. Onlar Irak’tan sonra kısa vadede, Türk silahlı kuvvetleriyle uğraşamazlar. Bunun bilgi ve bilinci içersindedirler. Fakat orta ve uzun vadede aynı Kıbrıs’ta yaptıklarının benzerini Türkiye üzerinde yapabilirler...Hazır olmalıyız. ABD, elbette TSK’nın bu direnişinin bedeli üzerinde bir bilet kesecektir. ABD’nin bölge politikası değişmez ve değiştirilmezse eğer, kesin olarak Türkiye’ye bir bilet kesmek zorunda kalacaktır. Aynı Kıbrıs’ta 1974 sonrasında yaptığı gibi. Bu duruma da Türkiye hazır olmalıdır.
Aslında Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının dünya hakimiyet modelinde etkin olan ve taban bulan İslami yönetimleri destekleme (S.Arabistan, Afganistan vs.), Yeşil Kuşak oluşturup uygulama teorileri, günümüzde büyük ölçüde ya çatlamış ya da kırılmaya doğru gitmektedir.
Başta, S.Arabistan Kıralığının Taliban ve günümüzdeki Irak politikası, olmak üzere Anglo-Sakson-Yahudi ittifakını bir düşüncedir, almış gidiyor.11 Eylül 2001 deki İkiz Kulelerin vurulması; besleyip büyüttüğü karga olan Ladin’in ve Taliban şurekasının ABD’nin gözlerini oymaya çalışması olayları, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakını iyice düşünmeye doğru itmiştir. Malum ittifak, kendilerine hizmet eden hanedan, aile, gurup, cemaat ve partileri el altından onlarca yıl taşımış ve bunun ödülü olarak bölgeye bu ajan yöneticileri sayesinde onlarca yıl hakim olmuştu. Bu hakimiyet aynı zamanda, bilhassa anti-komünizm sayesinde etkin olmuş ve tabanda bulmuştu. Artık komünizm çökmüş ve dünya kapitalizme küreselleşme adına teslim olmuştu. Fakat bu teslimiyetinde ikinci ayağı olarak ortaya çıkan AB, daha doğrusu Cermen-Latin (Almanya-Fıransa) ittifakı, bildiğimiz Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına karşı alternatif olmaya başladı. Bu alternatif olma sürecinde, eski Yeşil Kuşak bezirganlarının, yeni kocaya kaçar gibi, o yöne doğru koşmaya başladıkları görüldü. Halen de bu yeni süreç, gözümüzün önünde sürmektedir.
Tüm bu gelişmeler sonucunda, malum ittifakın bu güçlere karşı yeni arayışlar içerisine gireceği anlaşılmaktadır. Artık Sovyet komünist kesimin çökmesi ile bazı İslamcı gurupların destek noktalarını Amerikanın arkasından çıkmaya çalışmalarına yol açmıştır. Çünkü artık Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına karşı yoğun ve güçlü AB gölgesinde ağırlıklı olarak Cermen-Latin çıkar ittifakı yükselmektedir. (Bu konudaki görüşlerimiz için bakınız Ufuk Ötesi Ağustos 2002 tarihindeki yazımıza) Bu yeni yükselen gücün desteğini almaya çalışan veya alan ya da coğrafyasının konumu gereği uzun vadede desteklenmesinin gereğini gören AB’nin durumunu, fark edebiliyoruz. Bunu Filistin sorununda da, açık ve seçik olarak görüyoruz. Komünizmin en güçlü olduğu dönemlerde dahi, Filistin halkı, İsrail Devleti karşısında bugünkü kadar güçlü ve dayanışma ruhuna ulaşamamıştı. Fakat ilk kez eylemler amacına ulaşmaya başladı. Filistin halkı, desteği nereden ve ne şekilde alıyor? Acaba birileri, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının her yerde ve her şekilde altını mı oyuyor? (Bu konudaki görüşlerimiz için de bakınız, Ufuk Ötesi Haziran 2002 tarihindeki yazımıza)
Evet Anglo-Saksonların güvendiği dağlara kar yağarken ya da yağdırılırken, bu dağlardan biri de, İslam ülkelerine dayanarak, anti-komünist ve anti-nasyonalist politikalar üreterek Ortadoğu, Ortaasya ve Güneydoğu Asya’ya egemen olma çalışmalarıydı. CİA destekli faaliyetlerin acımasız ve kanlı tarihini iyi bilenler, bu saydığımız bölgelerdeki olayların geçmişe dönük boyutunu, hafıza tazelemeleri sonucunda tüm çıplaklığı ile hatırlayabilirler. Bu süreci, tarihte İngilizler başlatmış, Amerikalılar devam ettirmişlerdir. Fakat şu son gelişmelerden sonra, bu politika sürdürebilecekleri bir politika değildir. Bunu son örneğini de AKP olayında açık ve seçik olarak gördüler.
Malum ve zalim ittifak, dünyayı korkunç bir biçimde sömürdü. Halen de bu yoldaki kavganın baş aktörleridir. Bu sömürünün önemli bölgelerinden birisi de, Türklerin coğrafyasının bulunduğu alandır. Bu nedenle Kaçar Hanedanı ortadan kaldırıldı. Musul-Kerkük Türklere yar edilmedi. Kıbrıs sorunu da onların yüzünden başladı. Çanakkale’de, Süveyş’te binlerce vatan evladına kıyan da; Filistin sorunun ve İsrail Devleti’nin oluşumunun da mesulü ve koruyucusu da, yine onlar değil mi? Kurtuluş Savaşının müsebbibi de onlar. Şimdi Kıbrıs’ı, Kerkük’ü üzerimize siyasi silah olarak kullananlar içersinde de, onlar yok mu? Onların yıllarca beraber hareket ettiği, bazı ‘Yeşil Kuşakçılar’, Cermen-Latin ittifakının göz kırpmasına mı vurulup, sevgili değiştirmeye çalışıyor? Siz bağrın “dere geçilirken at değiştirilmez” diye... Unutmayın ki o atasözü bizimdir. Sizinkiler ve tayfalarınız o sözlerden anlamaz... Uzun süreçte; Orta-Asya’dan, Kafkasya’ya ve Orta-doğuya, Türkleri saf bir müttefik olarak, çok arayacaksınız. Size para karşılığında uşaklık edenler ve size bölge için sıtratejik yolu gösterenler de, artık yeterli ve etkili olamayacaklar. O nedenle aklınızı başınıza alıp, Türk merkezli anlayışın üstüne oynamayın, oynarsanız siz kaybedeceksiniz. Bu güç belki Türklerden kaynaklanmayacak, fakat AB’nin yükselişi ister istemez, çekim alanı olarak Türkleri de etki altına bırakacaktır. O zaman Türk dünyasının önüne tampon ya da baraj devletler oluşturma gayretlerinizi, Türkler çok kolay biçimde görecek ve size de gösterecektir. Tüm bunları düşününüz, Pentagonunuzla, CİA’nızla... Dün Musul’un elimizden çıkmasına vesile olan İngilizler utanmadan, sıkılmadan Ankara’ya Genelkurmay Başkanlarını yolluyor. Buna ne derler biliyor musunuz? “Düşmez kalkmaz bir Allah” yarınki süreçte de benzer duruma düşebileceğinizi hesaba katın. O nedenle, şimdiden Türkler ve Türklerin üstündeki oyunlarınız konusunda, aklınızı başınıza alınız. Yeni ve Gizli Sevr politikalarınızı iyi tahlil ediniz. Bu bağlamda da, Bakü-Tebriz-Kerkük hilalinin önünü kesmeyiniz!...Yoksa bölgede hakimiyet adına bu günleri de ararsınız!
Kürtler bölgede tarihsel konumlarının gereğini, bu gün yine aynı düzlemde sürdürmektedirler. Her dönemde olduğu gibi, büyük bir gücün oyuncağı ya da maşası olarak yoğun bir çalışma içersine sokulmuşlardır. O nedenle de bunun gereğini yapıyorlar. Tarih boyunca kullanıldıklarının durumunu, analiz etmedikleri gibi, bu gün de aynı süreçte olduklarını düşünmeden, kendilerine malum ve zalim ittifak tarafından, kesin söz olarak verilen devlet olmanın hayaliyle, her gece yatıp, her sabah kalkmaktadırlar: “Göreceğiz el mi yaman, biz mi yaman”...
Irak’taki Türkmenlere gelince, pek çok avantajlarının elinden alındığı, bir sürü eziyet ve ıstıraplara uğradıkları halde, Türkiye tarafından açık bir destek politikasına tabi olmadıkları malumdur. Bu olayda etnik özürlü olan ve de Türk kimlik kartını iç ceplerine atıp, sadece ele geçirdikleri kadroların cakasını satmak ve Batının büyük şehirlerinde fink atmaktan öte bir şey yapmadan yaşamış ve emekli olmuş bulunan, bir sürü şahısın payının olduğunu biliyoruz. Bu şahıslar, Türkiye’nin önü sıtratejik anlamda tıkarken, yan gelip yatmışlar ve dışarıda doğal diaspora konumundaki bu Türkleri de, sürekli dışlamışlar ya da dışlatmaya çalışmışlardır. Bunu da yapabilmek içinde kendilerinin basındaki doğal uzantılarıyla el ele verip hareket etmişlerdir. Bu faaliyetleri içinde gerçekte sevmedikleri ve benimsemedikleri Atatürk’ün düşüncelerinin en büyük müttefiki gibi, kendilerini göstermişler sabah-akşam “Yurtta barış, cihanda barış” deyişini anlamadan ya da işlerine geldiği gibi sakız gibi kullanmışlardır.
Bugün yine devletimizden maaş alıp, yan ceplerini doldururlarken, Irak’taki Türkmenlerin ve Türkiye’deki Türklerin de kendileri benzeyenler yüzünden bu hallerde olduklarının bilinciyle de kıs kıs gülmektedirler. Arkadaşlar! “Ayvaz kasap hep bir hesap demeyin”. Diyoruz ki: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” dönecek elbet, o kirli ve işbirlikçi yüzlerin altındaki görüntü, bir gün açığa çıkacak elbet...
Bugün Irak Türkmenleri, geçmişte yalnız kalmanın acısı ve baskılarının sonucunda net ve açık bir birliktelik gösterememektedirler. Bir kısmının malum ittifak yanlısı tavrı, bir kısmının Saddam ve Kürtler konusundaki davranış ve düşünceleri de, ibretle incelenmelidir. Kısaca onları tekrar toparlayacak ve derleyecek olan ağabey durumundaki Türkiye olmalıdır. Bu durum sadece onlar için değil, Türkiye’nin varlığı içinde gereklidir. Ayrıca Türkmenlerin farklı durumda olmalarını, birbirleriyle tam anlamında bütünlük sağlayamamalarını, günümüzdeki Kıbrıs Türklerinin konumuyla da kıyaslayın ve mon şercilerin suçunun vahametini bir kez daha acı bir şekilde yaşayın...
Bizim sorunumuz Irak’ın bütünlüğü değildir. O Irak adlı uyduruk bir çizgi devletinin sorunudur. Bize yıllarca mon şercilerin tembelliği ve devletimizin dış politikalarının teslimiyetçi bir zeminde kaydırılması ve önümüze sürekli korku dağlarını yığmaları sebebiyle ne ufkumuzu gösterdiler, ne de dünyadaki gerçek yerimizi... Yıllardır eğer Irak parçalanırsa ve önümüze Kürt devleti çıkar diye, bizim düşünce ufkumuzu da dar tuttular. Bu durumu sürekli öne sürenler, bu konuyla ilgili gerçekçi hiçbir milli sıtrateji üretmediler/ürettirmediler. Bu korkuyu öteye itmekten ve büyütmekten öte neye yara ki?... Kürtler her zaman orada yaşayacaksa, sen de burada yaşayacaksan, Türk milleti adına akılcı, sağlıklı ve de kalıcı bir çıkar yol bulmak zorundayız...Çıkmaz sokakta koşmak, sadece aptallara mahsustur. Bugün önümüze Kürt kartını çıkarıp, bize federasyon hikayesinden bu yana, onları sürekli içimize kakalayanlar, yarın bu işi çok daha sert yapabilirler. O zaman “korkunun ecele faydası yok” hikayesiyle baş başa da kalabiliriz...O halde, Irak parçalanırsa parçalansın. Zaten şu anda onu yapıyorlar. O zaman bizim senaryomuz, ne olmalıdır? Bunlar yıllar önce belirlenmeliydi. Devam edeceğiz.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002