Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



Tarih Bilinci

 
Rasim Giresunlu

Bakarak Mı Görürsünüz, Görerek Mi Bakarsınız ?


Hayat, iradeniz dışında akıp giderken, eğer ölümlü bir canlı olduğunuzu unutmazsanız, ölümü daha kolay ve rahat karşılayanlardan olabilirsiniz. Bazen de, belki bu durum, işinize gelmez ölümü ya da bu tür bir gerçeği kabul edemez ve bu bağlamda, her hangi bir hastaneye gitmeyi ve orada muayene olmayı dahi göze alamazsınız.

Bu içinizde sakladığınız bir gerçek olarak kalabilir ya da kendinize bir hastalığın olumsuzluğunu yakıştıramazsınız. Nasıl ölümü kendisine yakıştırmayan ve ondan kaçmaya ya da saklanmaya çalışan bazı insanlar varsa; bizim de yazdığımız bazı somut gerçeklerden kaçmamız mı lazımdır? Yoksa bazı malum örnekleri bildiğimiz halde, tarihin arka odasında saklı tutmamız mı gerekir? Neden? Gün ışığına çıkarmak bu Türklük diyarında suç mu? Zamanlaması mı yanlış? Efendim ne olmuş? Kasım ayında biz Türkiye’de ‘Azınlık ve azlık olmanın bereketi(!)’ diye bir yazı yazmışız. Bu yazıyı okuyan bir kaç kişi de rahatsız olmuş. Niçin rahatsız olmuş? Osmanlı tarihinden günümüze kadar, isimleri telaffuz edilen bazı insanları yazdığımızdan dolayı mı? Yoksa başka başka nedenleri mi var? O yazının içeriğini her zaman göğüsleyebilirim. Oradaki isimleri belirtilen şahıslardan hangisinin niteliği, hangi merkezli düşünce ile kabul görebilir? Neyle kabul görürse görsün, Türk dünyası merkezli bir düşüncenin anlayışıyla, olumluluk açısından hangi boyutta izah edilebilir? Edenler var ise, hangi merkezi esas aldıklarını da açık ve seçik olarak ortaya koyabilmelidir.

Evet biz Ufuk Ötesi gazetesinin Kasım 2002 nüshasında o yazıyı yazdık Bu yazıda, Türk merkezli bir bakış açısını ele alırken, bu merkezin tökezletilmesinde tarih boyunca azınlık kimliklerinin sürekli olarak nasıl kullanıldığını göstermek, esas amacımızdı. O nedenle, o malum örnekleri gösterip, ders almalıyız şuuruyla hareket etmek için, bir kompozisyon çizdik. Çizdiğimiz bu kompozisyon için, pek çok arkadaş ve dosttan teşekkür aldık. Fakat, birkaç kişi de, bu yazıdan son derece rahatsız olmuş. Türklüğe her alanda saldırıya geçilen bir ortamdan rahatsız olunup, karşı konulması gereken bir dönemi yaşıyoruz. Yaşadığımız bu zaman kesitinde, bizim yazdıklarımızdan rahatsız olanlar var! Bunlar Türklük adına mı rahatsız oluyorlar? Saflar net ve berrak olmalı... Acaba verdiğimiz örnekler, somut, açık ve net değil miydi? Bu örnekleri önümüze koyup düşünmemiz, kimi ya da kimleri rahatsız edebilir? Sonra bu rahatsız olanlar, neden rahatsız oluyorlar? Bir Türk olarak, böyle bir yazıdan rahatsız olunabilir mi? Rahatsız olma, ne adına söz konusu olabilir? Verdiğimiz örnekler. o anlamda ibretle incelenip algılanmalıdır. Bizim bu konuda yazı yazmamızda, Dehap İstanbul 3. Bölge 1. sıradan milletvekili adayı olan bir bayanın, bir gazetedeki sözleri etkili olmuştur. Hangi azınlık ya da azlık mensupları, o bayanın o sözleri üstüne bir açıklamada bulundular? Bizim yazımızdan rahatsız olan her hangi bir şahıs, önce gitsin o bayanı eleştirsin. Bizim yazımızdan rahatsız olunurken, niçin Arnavutlar adına olumlu örneklerden bahsedilmediği söylenmiş? O yazımızın ismi ve konusu, bu örneklere dönük değildi. Bu demek değildir ki, o tür örnekler de değerlendirilmeyecek? Zaman ve imkan olduğu sürece, onları da misalleriyle yazacağız. Ne adına? Vicdanımızın bize yüklediği sorumluluk için ve Türk insanının objektif olması adına... Bir yanlış anlamaya, mahal vermemek de lazımdır. O yazıda, anılan millet ve halkların, içlerinden çıkan bütün fertler için olumsuzdur yaklaşımı ve anlayışı da, elbette doğru olamaz. Böyle bir düşünce ve yaklaşım içinde olmamız, Türk dünyasına bakışımızın Balkanlardan Kafkaslara kadar, jeopolitik ve jeosıtratejik beklentilerimizle taban tabana çelişmesi demek olur. Bu çelişki bizi sadece bölgemizde değil, bölgemiz dışında da, var olan yararlı ve zararlı kuşakların potansiyel girdabında yalnızlığa mahkum eder.

Ben, bizi eleştiren kişinin düzleminde gitmek istiyorum ki, bu yazıları şartlanmış bir insandan ziyade, belirli bir tarih düzlemini algılamış ve tarih bilincini, Türklük ideali ve bilinciyle bütünleştirmiş bir insanı anlasın ve tanısın diye...Biz Arnavut olmanın bu ülkede suç olduğunu dile getirmedik. Sadece tarihsel anlamda baraj vazifesi görmüş olanlarından birkaç örneği deklare ettik. Belki duygusal ya da milli anlamda, günümüzde Arnavut olmanın dayanılmaz mutluluğunu, elbette Tiran’da, Draç’ta ve İşkodra’da yoksul dahi olsanız dahi, dil ve kültür yönünden, daha yoğun bir biçimde yaşayabilirsiniz. Fakat o topraklar dışında, bu kökendeki insanlar, en rahat olarak nerede ve hangi topraklarda yaşamışlar ve de halen yaşamaktadırlar? İncelemeye ve düşünmeye değer. Bu durumda vicdan sahibi olan insanlar, iki kere değil, sadece ve sadece tarihin aynasına bir kere baksınlar ve aynı zamanda şu andaki yaşanan hayatın gerçeklerine de... O zaman somut olarak göreceklerdir, tüm çıplaklığı ile her şeyi ... Fakat bizim verdiğimiz örneklerden de lütfen rahatsız olmayın. Türkiye’ye değişik zamanlarda çeşitli amaçlarla gelmiş ya da sığınmış olan insanları tahkir etmek, hedefimiz değildir. Bilakis onların içindeki kimliği, çeşitli vesilelerle kaşıyanların, önümüze bir baraj olarak çıkmalarına engel olmak lazımdır, diye düşünüyoruz. Neden? Çünkü bu tür olumsuz örnekler, yakın ve uzak mazimizde, çok ama çok görülmüştür. Böyle bir oluşumun tekrar tekrar yaşanmaması için de, farklı kökenlere dayananların, Türk dünyasını esas alan düşünce merkezleriyle el ele verip, hareket etmeleri gerekmektedir. Bu durum, o halkların ve milletlerin de emperyalizme karşı Türk milletiyle, el ele, kol kola çıkış ve yükseliş noktaları olabilir. Yoksa kendi iç çelişkilerimizde, emperyalistlerin ve aymazların eliyle debelenip dururuz...Biz bu yazılarımızı, bir tarihsel bilince dönük yazdığımıza inanıyoruz. Size aşağıda somut ve açık örneklerle dolu uzunca bir yazı aktaracağız. Bu yazı günümüzden seksen sene öncesinde yayınlanmıştır. İbretle okuyunuz. O zaman, yazılarımızın kaynaklarını da daha kolay algılayabilirsiniz. Aktaracağımız yazı büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya aittir. Bazılarının bu yazıdan özellikle ibret almaları, ders çıkarmaları ve hemen meşru müdafaaya geçmenin doğru olmadığını anlamaları adına, okumalarını diliyorum. Yani infazı yapmadan, önce dinlemeyi,okumayı ya da araştırmayı esas almamız lazımdır diyorum. Şimdi size Yahya Kemal Beyatlının, yaklaşık seksen yıl önceki yazısını o günkü dile dokunmadan olduğu gibi aktarıyorum:
YAHYA KEMAL ANLATIYOR...
“İstanbul'un fethinde kanını döktükten sonra Haliç kenarında Üsküplü Mahallesini kurmakla İstanbul'a ilk Türk mayasını veren bu şehir, o zamanlar bir medeniyet merkeziymiş; alimler, şairler, münşiler yetiştirmiş Selatin Camileri'ne benzer camilerle, medreselerle, tekkelerle, bedestenlerle, çarşılarla bezenmiş. Maamafih medeniyeti yıkılmaktan ziyade bir göl gibi durmuştu. Çarşısı, kazzazları, bezzazları, haffafları, hallacları, bakırcıları, kuyumcuları, silahçılarıyla olduğu gibi duruyor, çalışıyor ve işliyordu. Çırak, kalfa ve ustaların sıfatları, mevkileri, kıyafetleri eskisi gibiydi. Üsküp o kadar eski ve o kadar Türk’tü ki İstanbul'dan ve Selanik'den gelen yeni kelimeleri, yeni eşyayı, hatta yeni şarkıları alafranga telakki ederdi. Balık suyu idrak etmediği gibi, Üsküp de Türklüğünü idrak etmiyordu, bütün Türk şehirleri gibi kendine sadece Müslüman diyordu. Maamafih yanında kardeş unsur olan Arnavutlar vardı. Arnavutlar Rumeli'nin son senelerinde yarü ağyarca itibarda idiler. Sultan II. Abdülhamid Arnavutları seviyordu, nazlarını çekiyordu, hatırlarını sayıyordu. O zaman milletin bu gözde oğulları Üsküp'de gerek hükümetten, gerekse halktan, Avrupalıların gördüğü imtiyazlı muameleyi görürlerdi; İstanbullular alafrangaya özendikleri gibi, Üsküplüler de Arnavutluğa özenmeğe başladılar; bu dağlı kavmin siyasi itibarından başka kisvesi, silahı, lehçesi de cazibeliydi. Cahil İstanbullu da Üsküp’ü bir Arnavut şehri zannediyordu; hala da öyle zannedenler vardır. Bu tuhaf fıkra bu bahsi güzel tenvir eder: Bundan yirmi sene evvel (1900’lü yılların başı) Üsküp halkı Belediye Reisini, Vali Hafız Mehmed Paşa'yı istememek daiyesiyle bir ihtilal çıkarmış, Midhat Paşa'nın ihtilalci hocalarından İdris Hocanın peşine takılarak Sultan Murat Camiine kapatmıştı; Yıldız (Saray) bu ihtilalden ürkmüş, Üsküp'ü Arnavutluğun merkezi sandığı için,-sonraları sadrazam olan- Hakkı Beyi, Mahmud Esad Efendi’yi ve daha birkaç Babıali siyasisini heyet halinde göndermişti. Hakkı Bey Üsküp'e gelmiş, padişah namına, eşrafı davet etmiş , nasihate koyulmuş; lakin dikkat etmiş ki, bu eşraf Türkçe konuşuyor da Arnavutça bilmiyor, isyanda çizmeden yukarı çıkmıyor; Üsküplülerin Arnavut olmadıklarının farkına varmış ve derhal hiddetlenmiş: “Biz de sizi Arnavut zannediyorduk. Çıkınız buradan!,, diye kovmuş. Üsküplüler Arnavut olmadıklarına yanıyorlardı; Avusturya gibi bazı devletler Üsküp'ü Arnavut görmek ve göstermekte menfaatdardılar; zaten biz de öyle biliyorduk. Her büyük şehrimizde olduğu gibi burada da leyli ve nehari, bir idadi mektebi vardı. Bu mektepte Arnavutlar, Karadağlılar meccani tahsil görürlerdi. Bir Türk’ün ücretle bile yerleşmesi güç olurdu. Arnavutlar, bugünkü felaketlerini hazırlayan o Kanuni devrinde Üsküplülere, kendilerinin tortusu bir unsur nazarıyla bakarlardı. Arnavutluğun ikbali gitgide Arnavut milliyet nazariyesini doğurdu: yeni Arnavut elifbası, siyah kartallı bayrak, büyük Arnavut devletinin hudutları alttan alta fikirlere yerleşiyordu. Bu heves yalnız Arnavutları değil, Kosova'da beş asırdan beri yerleşmiş fatih Türklerin çocuklarını da sardı. Eski Türk beylerinin ağalarının, esnafının çocukları Başkım kulüplerine yazıldılar, kendi kanlarına sövmenin lezzetini aldılar. Bu heva vü hevesin ateşini düşman yakmıştı, İstanbul da bu ateşin üzerine barutla yürüyordu. Lakin bu hep bildiğimiz sergüzeşti burada açmayalım. Rumeli faciasından sonra Türk devletinin çekilişine yar ağladı, hatta zaman zaman ağyar da tesadüf ediliyor; bunu hep biliyoruz. Lakin ben dün bu bağrı yananlardan bir gençle görüştüm.

Bu genç samimi ve sıcak sesle dedi ki: "Meğerse Rumeli'nin en asil, en metin, en halis unsuru Türkmüş!.. Bunu nasıl anladığını sordum. Cevap verdi: "Son on üç senenin tecrübesiyle... Rumeli'de Türk hakimiyetinin yerine geçen unsurlar hakimiyet sıfatına liyakat kazanamadılar, lakin mahkum unsurların liyakatleri bu münasebetle daha ziyade ortaya çıktı. Devlet Rumeli'ye hakimken Türk'ün esamisi okunmazdı. Bilhassa Arnavut kardeşlerimizin milli faziletleri dillerde destandı. İslam da asıl unsur varsa Arnavut’tu. Arnavut cesurdu, hürdü, azimkardı, Nuh der peygamber demezdi, cinsi, dini, milli izzet-i nefsi, hakkı uğrunda pervasızca can verirdi. Türk hakimiyeti devrinde Arnavut’un bütün bu destan olan meziyetlerine sonraları Avrupalılar da daha ziyade revnak verdiler, dediler ki: Arnavut Asya'dan değil Avrupa’dandır. Turanlı değil Arya'dır. Türk’ü Avrupa'da tutan Arnavut'tur. Avrupalılar böyle bir sıfatla Arnavutları pehpehlediler. Sarayın gözdesi, milletin gözbebeği olan Arnavutlar medeniyetin bu iltifatlarıyla de mest oldular. Türk idaresi zamanında Başkım cereyanı türedi. Kosova’nın, Manastır'ın an-asıl Türk olup da Türklüğünü unutan unsurlarından nice kimse kendilerini Başkım cereyanına bıraktılar. Sonra Rumeli parçalandı. Müslümanlar mahkum vaziyete düştüler. Bu geçen on üç sene mahkumlar için yaman bir imtihan devriymiş. Türkler hakimiyetleri zamanındaki tevazulu vaziyetlerini mahkumiyetlerinde muhafaza ettiler, yalnız devrin değişişi Arnavutları pek ziyade söndürdü. Sırp hakimiyeti altında yaşayabilmek için bir cemaat tesanüdü göstermek lazım geliyordu. Arnavut kardeşlerimiz yazık ki bu kadarcık bir tesanüdü bile göstermediler. Son intihabat iyi bir mihenkti. Türkler kırbaç, sopa, dipçik altında kalan en ücra köylerde bile azimlerinden şaşmadılar, reylerini yine Müslüman kutusuna attılar. Arnavutlar bilakis dağıldılar, hakimlerinin milli rekabeti karşısında derlenip toplanamadılar, son çareleri olan reylerini milli muarızları olan fırkalara verdiler. Bu küçük bir misal. Lakin böyle küçük misaller çok. Zaman geçtikçe meydana çıkıyor ki o tumturaktan, alayişden, böbürlenmekten azade yaşayan Türk milliyeti demirden bir kitleymiş. Türk memleketinin asıl sırrı, Türk’teymiş. Arnavut'u, Çerkez'i Kürt' ü, hakim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıymış. Bugün Rumeli'de bilfiil meydana çıkan netice ispat etti ki Türk bu devletin Müslüman unsurlarını birleştirmek için Allah tarafından bir mevhibe imiş. O giderse Arnavutlar, Kürtler, Çerkezler çil yavrusuna dönerlermiş. Bugün Arnavutlar ne bir ordu, ne bir müessese, ne bir idare şebekesi vücuda getirebiliyorlar. Bir zaman Türk idaresinde ferdi kabiliyetle o kadar büyük adamlar yetiştiren bu unsur, kendi başına kalınca şaşırdı. Arnavutluk'ta aciz, Sırbistan'da ise irade-i cüz'iyesine bile sahip değil. On üç senede Türk'ün büyük bir millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum. Uyandık, lakin karanlıkta uyandık., dedi.” Dergah Mecmuası, 20 Teşrinisani 1337.
BU YAZIDAN İBRET ALALIM!..
Bu yazıyı umarız, bizim o malum yazımızdan rahatsız olan arkadaş, bilhassa okumuştur, diyoruz. Yazılarımızın ve düşüncelerimizin kaynağını da, yazmak için yazmak adına olmadığını da belirtmek istiyoruz. Bizim diyalektiğimiz, Türk dünyası merkezlidir. Bu merkezli anlayış içersinde de, dünyadaki iyi niyetli, pek çok millete ve insana yer vardır, diye düşünüyoruz. Yeter ki benim milletimin kadrini, en az kendilerine yaptıkları istek ve talepler kadar bilsinler. O zaman öyle insanlarla her yere, her zaman gidilebilir. Yukarıdaki yazı, Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmeden önce kaleme alınmıştır. Tam anlamıyla bir ibret vesikasıdır. Bu yazıyı kaleme alan Yahya Kemal Beyatlı, Türk şiirinin önde gelenlerinden birisidir. Bilenler ve tanıyanlar, Yahya Kemal’i, Turancılıkla ya da ırkçılıkla da suçlayamazlar. O sadece ve sadece gördüğü ve yaşadığı gerçekleri açıklayabilecek ve yazabilecek boyutta cesur ve dürüst bir Türk’tür. Olaylara bakmak için bakan değil, olayları görebilen bir insandır. Yazıdaki ana sonuç, belirli milletler için Türk milleti olmadan Balkanlarda ve Ortadoğuda hayat hakkı sadece lafu güzaftır. Anlayana ve ibret alana. Yukarıdaki yazıyı bir daha okuyun ve Balkanlarda adı geçen millet yerine, günümüzde Güneydoğudaki Kürtleri koyarak değerlendirin. Ne değişmiş? Bir değil, birkaç kere düşünün! Bu durumda da halen bizim yazdıklarımızdan rahatsız olanlar var ise...O rahatsız olanlar hangi cephededir? Hangi bakış açısıyla olaylara ve gelişmelere bakıyorlarsa, önce onu bir düşünüp tartsınlar, bu durum onların kendi takdirinedir, diyorum.
Görmek ile bakmak adlı iki fiili, ülkemizdeki Türkçe konuşan insanlar kolayca bilebilir. Fakat bunları bilen insanlardan kaçta kaçı, bu iki fiil arasındaki ince sözcük farkını, anlayabilmektedir? Bu anlayanlar arasında ise, yine kaçta kaçı, bu iki sözcüğün siyasi anlayıştaki yerini, tam ve net olarak belirliyebiliyor? Tahmin ediyorum ki, bu oran oldukça düşük. Neden diye sorarsanız? Derim ki bu işin altında, bir değil belki binlerce Çapanoğlu var. Bunların geliştirmiş oldukları ve insanımızın gözleri önüne çekilen perdeler bulunmaktadır. Bu perdelemede her türlü değer, o malum perdeye bez olarak, kumaş olarak veya başka bir şey olarak getirilip gözümüzün önüne konulmaktadır. Bu perdelemede ya da milletin özünü görmemesi uğruna, baraj olmada; evrensellikten dem vurup, sadece kültür Arapçılığı, Farsçılığı ya da Batıcılığına (bilhassa İngilizce) dönük yaklaşımlar, bu ülkede sürekli olarak öne sürülmedi mi, halen de sürülmüyor mu? Etnik bir kümeye mensup olunup da, evrensellik ya da yoğun olarak mozaik kültürü kavramlarının demagojik bir sakız olması sağlanmadı mı, halen de sağlanmıyor mu? Bu konunun paralelinde, mozaik edebiyatı altında, Türk kültür ve değerlerinin örselenmesi, sürekli bir şekilde, açık ya da gizli olarak savunulmadı mı, halen de savunulmuyor mu? Dünya hakimiyeti için mücadele eden devletlere, ayni ve nakdi çıkar karşılığında, uluslar arası sermaye guruplarının ajanı olarak çalışanlar olmadı mı, halen de olanlar yok mu mudur? Yine o malum cepheden, sözde aydın ya da entelektüel kimliği altına sığınarak, gerçekte ise yoğun ve kamuflajlı bir şekilde, ‘Türklük’ kavramına saldırılar düzenlenmedi mi, halen de düzenlenmiyor mu? Tüm bunlar ve bu çeşit faaliyetler, nelerin bedeli ya da sonucudur? Hiç düşündünüz mü ya da düşünüyor musunuz? Bu toprağı çiğniyorsanız, bu havayı soluyorsanız, buranın suyunu içiyorsanız, velhasıl burada yaşıyorsanız; ne olursa olsun düşünmek zorundasınız. Ayağınızın altından kayan halınız değil, bastığınız vatan toprağıdır. Bakınız Kıbrıs konusu, bu duruma açık ve somut bir örnektir. Sürekli olarak önümüze getirilmiyor mu?
Evet bakmak mı dersiniz, görmek mi? Arkadaşlar! Ben artık bakmak istemiyorum. Görmek istiyorum. Benim algıladığım diyalektik anlayışı, görmemi de açık ve net bir biçimde sağlıyor. Herkesin anlayışı ve diyalektiği de kendine demiyorum. Benim diyalektik bakış açımda, Türk Milleti ve onun değerleri, merkez noktasındadır. Başkalarının da bu merkez konusunda iddialı yaklaşım ve görüşleri olabilir. Bu elbette çok güzel bir şeydir. Türk dünyasını merkezinize alıp düşünceler üretip, çıkış yolları göstermeniz müthiş bir eylemdir. Türklüğün unutulmuş ya da unutturulmuş olan siyasi ve medeni vasfı tekrar canlandırılmalıdır. Bu konuda somut ve akılcı düşünce üreterek, çıkış yolu gösterenler, şu alacakaranlıklı günlerde el ele vermelidirler. Tali noktalarda ise, elbette başka başka olumlu değerlere de, saygı ve sevgi vardır. Tek kanatla nasıl kuş uçmazsa, tek bir milletin varlığı ile de, Dünyada sağlıklı hayat olmaz diyoruz. Olumsuzluk adına, zaten görülen görülüyor. Görülmeyeni de göstermek gerekiyor. Göremeyenlerin de gözlerindeki perdelerin kalkmasını temenni ediyoruz. Çamur at izi kalsın hikayesiyle de uğraşmıyoruz...Anlayana, anlamak isteyene ve ibret alana, işte mücadele meydanı diyoruz...




ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002