Kasım 2008

Ö T E S İ

 

06.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

Sorularla Kıbrıs Meselesi -1-


Kıbrısta Tek Çözüm İstiklalin Devamıdır 1. soru: Kıbrısta son durum nedir? Kıbrısta tabiri caizse deniz artık bitmiştir. 28 şubat 2003 veya en geç 1 mayıs 2003’e kadar menfi ya da müsbet bir şey olacaktır. Eğer bir anlaşmaya imza atarsak, bu orta veya uzun vadede Kıbrıs Türk toplumunun yok olmasıyla neticelenecektir.

Dolayısıyla Türkiyenin ahdi hakları da zor günlerin birinde elinden alınacaktır.
Atmazsak, Kıbrıs fiilen bize kalacaktır. Tabii ortaya bazı hukuki meseleler çıkacaktır. Ancak uzun vadede şüphesiz ki bunlar çözülecektir.
Her şeye rağmen Türk ordusunun Kıbrısı vermeyeceğine, verdirmeyeceğine inanıyoruz. Eğer Türkiye Kıbrısı verirse –ki biz inanmıyoruz- kendisini devlet saymasın.

2. soru: Türkiye iç kamuoyunda güçlükler yaşıyor, neden?
Evet çok doğru. Ama sadece iç kamuoyunda değil, KKTC ve dünya kamuoyunda da öyle. Hulasa bir ülke düşünün ki sesi çıkan kamuoyunun yüzde 99’u Rum-Yunan-batı görüşlerini desteklesin. Böyle bir ülke olur mu? Ama oluyor. Yani siz İngilterede kamuoyunun yüzde 99’unun İRA’yı desteklediğini düşünebilir misiniz? Tabii ki hayır! Ama bu Türkiyede olmaktadır ve normal kabul edilmektedir.
Hadi Kıbrıs Türkleri sömürge idaresinde yaşadılar diyelim. Ya Türkiye? Türkiye sömürge idaresinde yaşamadığına göre Türk kamuoyundaki bu anormallik, eşyanın tabiatına bu aykırılık nereden ileri geliyor? Burada bir yanlışlık, bir garabet yok mu? Bu Türk eğitiminde bir aksaklığın, yanlışlığın olduğunu göstermiyor mu? Tabii ki gösteriyor.
Devletimizi idare edenler bu sorular cevabını uzun uzun düşünmelidirler.

3. soru: Peki bunun sebepleri nelerdir?
Çok çeşitlidir. Lakin birincisi ve en mühimi Türkiyedeki gayri milli eğitimdir. Halihazırdaki bu anormal durum, 1938 ila 1950 arasında uygulanan materyalist ve gayri milli eğitim politikasından kaynaklanmaktadır. İkinci önemli sebebi 1950 ila 1960 arasındaki dış politikalardır. Cumhuriyet tarihinin bu iki fenomenini bilmeden bugünkü meselelere sağlıklı teşhis konulamaz.
1. Önce birinci sebebi ele alalım: 1938-50 arasındaki gayri milli eğitim politikası 1960’dan sonra marksist-materyalist geri kalmış ülkelere özgü geri kalmış bir aydın sınıfı yetiştirdi (daha doğrusu bir komprador veya sömürge aydını sınıfı) ve bu sınıf 1950’den, bilhassa 1960’dan sonra devletle çatışmaya girdi. Bugün Türkiyenin medyasını teslim alan aydınları da yine devam eden hedefsiz ve gayri milli kültür politikası ile 1938-50 arasında yetiştirilen kökten kopuk aydınlar yetiştirdi. Bağımsız Türkiyede batılı kafa yetiştirmek için adeta bir sömürge eğitimi uygulandı.
2. 1950-60 arasındaki dış politikalar ise Türkiyeyi dünyadan yalıtmıştır. Önce 24 şubat 1955’teki Bağdad paktıyla Arap dünyası, sonra nisan 1955 Bandung konferansıyla Asya-Afrika ülkeleri Türkiyeden batılıların isteğiyle ve onların isteklerine uyan koca koca devlet adamlarımız tarafından uzaklaştırılmışlardır. Netice olarak şimdi yanımızda hiç bir devleti bulamıyoruz. Dünyada 15-20 devlet bizi tutsaydı, bu baskılarla karşılaşmazdık. O zamanlar (ve aslında şimdi de öyle) Arap kelimesine bile antipatiyle bakan Türkiye Cumhuriyeti idarecileri, şimdi diplomatik destek bulsunlar bakalım.
3. Üçüncü önemli bir sebep de demokratik Türkiye Cumhuriyetinin anti demokratik devletçilik anlayışında yatmaktadır. Türkiyeyi idare edenler hiç bir zaman halkı kaale almamışlardır.
Türkiye Cumhuriyeti demokratik rejimle idare edildiği halde kamuoyunu, halkı dikkate almayan belki yegâne devlettir. Hatta diktatörlük rejimleri bile halkı daha çok kaale almıştır. Türk devlet idarecilerinin mantığı şudur: “Ben devletim, her şeyi yaparım, buna kudretim vardır. Sen yani halk, millet veya fert, sen kimsin? Sen bir hiçsin. İstersen Einstein ol, hiç fark etmez. Hem sen niye benden (yani devletten) daha fazla bileceksin? Sen ancak ben izin verdiğim kadar bilebilirsin.” Ve işte millete, halka kamuoyuna değer vermeyen, önem vermeyen bu zihniyetteki Türkiye Cumhuriyetimizin idarecileri şu anda içte de, KKTC’de de, dünyada da yalnız ve kimsesiz duruma düştüler.
Ve Türkiye Cumhuriyeti idarecileri Kıbrıs meselesinde de içteki halkı da, KKTC’deki halkı da, dünyadaki halkları da bilgilendirmemenin karşılığını şimdi çok pahalıya ödüyor ve zorlanıyor.
Sorunun cevabını hulasa edersek, 1938-50 arasındaki gayri milli eğitim politikasının, 1950-60 arasındaki dış politikanın ve kamuoyunu dikkate almayan devletimizin bugün Kıbrıs meselesinde zorlandığını görüyoruz. Eğer içte ve KKTC’de kamuoyuna değer ve önem verip kamuoyunu kazanmış olsaydık, dış politikada kendimizi dünyadan yalıtmayıp da 15-20 devletin desteğine malik olsaydık, şimdi AB, ABD, BM’nin baskılarıyla karşılaşmazdık.

4. soru: Ya millet?
Buraya kadar hep devletten bahsettik. Biraz da milletten bahsedelim.
Türkiye için Kıbrıs sorununun başlangıç tarihi olan 1 nisan 1955’ten 20 temmuz 1974’e kadar Kıbrısla alakalı yüzlerce miting yapılmıştır. Halk, siyasi partiler, dernekler, yüksek tahsil gençliği, her Kıbrıs olayında tabii ve demokratik hakkını kullanmış, hassasiyetini ve tepkisini dile getirmiştir. Kıbrısta vuku bulan her hadisede askerlik şubeleri önünde kuyruklar oluşmuştur. Hatta çilekeş kadınlarımız bile Kıbrısta mücadele etmek için gönüllü yazılmak istemişlerdir.
Şimdi bir de şu andaki vaziyete bakalım:
Görünen o ki, millet de artık dinî ve milli hassasiyetini kaybetmiştir. Bakınız 11 aralık 2002 tarihinden itibaren bir tane miting bile yapılmadı. Doğru dürüst bir beyanat bile verilmedi. Bu ne sessizliktir? Bu ne ölü toprağıdır? Bu nasıl millettir? Bu ne gaflettir? Bu kime hizmettir? Bunun sonu ne olacak? Bu iş nereye varacak? Nerede sivil toplum örgütleri? Nerede aydınlar? Nerede, neredeee... Tek kelimeyle yazıklar olsun!
Bu ne cahilliktir, bu ne kısırlıktır? Kıbrıs hakkında kaç tane kitap yayımlandı?
Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Bu millet nasıl bu hale geldi? Bu milleti kim bu hale getirdi? Ama şunu yine vurgulayalım ki, Türkiye Cumhuriyetini idare eden asker ve sivil yetkililer, Türk milletinin nasıl bu hale geldiğini veya getirildiğini ve böyle giderse durumun vehamet arzettiğini görmeli, gereken tedbirleri de bir an önce almalıdırlar.
Bu bir de şunu gösteriyor: Ne kadar devlet o kadar millet? Allah encamımızı hayreylesin.

5. soru: Batılılar iyi niyetli mi?
Kesinlikle hayır! Cevabı izah edici tarzda şöyle de verebiliriz: Batı neden aynı Slav ırkına, aynı Latin alfabesine, aynı geleneklere, aynı Katolik mezhebine mensup olan Çekoslovakyayı bölüyor da iki ayrı din, dil, alfabe, ırk, kültür, coğrafi ve iktisadi bölgeyi bir araya getirmeye çalışıyor? Batı neden aynı ırka mensup olan Boşnak, Hırvat, Sırpları üç ayrı devlete ayırıyor da, Kıbrıs Türklerini Rumlara tabi etmeye çalışıyor? Neden bir avuç Kıbrıs Türkünü bir avuç kadar olan topraklarında rahat bırakalım demiyor? (Batılılar için bu normal, ama biz de aynı şeyi söylemiyor muyuz, asıl anormal olan orası). Burada kötü bir niyetin olduğu aşikâr değil mi? Yani burada eşyanın tabiatına aykırı bir vaziyet yok mu?
Eğer karşımızda İsveçliler, Portekizliler veya Avusturyalılar olsa idi hiç mühim değildi. Onlarla belki bir federasyon yapılabilirdi. Fakat karşımızda Rum-Yunan ikilisi var. Yani panhelenizm ve Megalo İdea var. İster istemez çatışmalar başlayacak ve Kuzey Kıbrısı katagulli ile ele geçirmeye çalışacaklardır. Simitis 17 aralıkta yaptığı konuşmada “Helenizm için yeni bir sayfa açtık” demedi mi? (NTV, 18 aralık 2002, 9.00 haberleri).
Kısaca bu bir Hilal-Haç kavgasıdır. Batılı 1699’dan sonra kendisinden toprak koparan Türke bunu yar etmemeye kararlıdır, ama biz de kararlıyız.

6. soru: AB Kıbrısa taraf bir siyasi birlik değildi. Neden kendisini taraf yerine koydu?
AB 1997 temmuzuna kadar meseleye taraf olmadı. Bu tarihte gizli kapılar ardında yaptığı toplantılarda Türkiyenin, yani Hilalin elinden Kıbrısı almaya karar verdi. O zaman ABD de Holbrook’u devreye sokmuştu. Meselenin çetrefilliği ve belki de AB’nin tavsiyeleriyle Holbrook geri çekildi. Türkiye siyasetini değiştirmemekte ısrar etti ve durum halihazırdaki raddeye geldi.

7. soru: Annan belgesi neyi getiriyor?
Annan belgesinde parlamento iki kanattan oluşacak. Parlamentonun alt kanadı nüfus nisbetine göre teşekkül edecek, üst kanadı 24’er üyeden meydana gelecek. İleride Kuzeye göçecek Rumların seçeceği temsilciler Rum olacağı için bu mecliste de eşitlik gelecekte Rumlar lehine bozulacak. Şimdi denilecek ki Güneye giden Türkler de Türk temsilci seçecek. Ancak şu bilinmeli ki her türlü avantaj Rumlarda. Güneydeki Türklerin temsilci seçmesi hiç mühim değil. Sayıyı dengeleyecek veya lehe çevirecek kadar temsilci seçmeleri nüfus açısından mümkün değil (En çok yüzde 6 nisbetinde olunacak). Üstelik insanların zaaflarını unutmayalım. Seçilen bir iki kişi de her zaman Rumları tutacaktır.
En verimli topraklar Rumlara bırakılacak. Hatta B haritasında Bakü-Ceyhan, Kerkük-Yumurtalık petrol terminalleri kontrol etmek için Karpasın bile Rumlara bırakılması öngörülüyor.

8. soru: Ya başkanlık konseyi?
Konsey 4 Rum ve iki Türkten oluşacak. Türklerden biri Rumlara iltihak ederse kanun veya karar geçmiş sayılacak. Az evvel belirttiğimiz insani zaaflar burada da işleyecek. Dolayısıyla bu bir aldatmacadan başka bir şey değil.
Türklerin veto hakkı olsa bile mühim değil. Çünkü 1960 ortak devletinde Türk başkan yardımcısının veto hakkı vardı ama 1963’te fiilen elinden alınmıştı ve yıllarca da öyle devam etmişti.

9. soru: Peki göçmenler?
Bu nasıl barış pilanıdır ki, 100-150 bin insanın yerini yurdunu bırakıp perişan olmasına sebep olacak. İleride Türk bölgesine geçecek Rumların sayısı üçte bire (yüzde 33.3’e) varacak. Türklerin Güneydeki nisbetleri ise en fazla yüzde 6 olabilecek. Üstelik bir çok Türkün de Avrupaya gideceği gün gibi açık. Bu durumda ne olacak? Güneye giden Türkün, Avrupaya giden Türkün yerine Rum gelecek, Kuzeydeki Rum nisbeti yükselecek ve yüzde 50’yi geçecek. Sonra ne olacak? Olacağı ortada. Türkler uçup gidecek. Mesele tere yağından kıl çeker gibi halledilecek.

10. soru: Kıbrıs AB’ye girerse ne olur?
5 ilâ 10 yıl gibi kısa bir sürede yok olur. Çünkü AB’de serbest dolaşım var. Kıbrıs Türkü çalışmak için Frankfurta, Londraya, Parise gidecek. Gerideki topraklarını da Rumlara satacak. Rumların iş yerlerinde işçi olacak. Haliyle Rumlar bunu teşvik edecek. Sonunda yok olacak.


11. soru: Yani yeni bir Filistin örneği mi?
Evet. Zengin Rumlar fazla para vererek Türklerin evini, toprağını alacak. Türklere memurluk verip şehirlere sevk edecek. Zecri tedbirlerle Avrupaya yönlendirecek. Sonra kendi yakınını, oğlunu kızını yanına alacak. 5-10 yıl içinde bir de bakacağız ki Kuzey Kıbrıstaki toprakların büyük bölümü Rumlara geçmiş. Ama neden sonra? İş işten geçtikten sonra!?.

12. soru: Kısaca bu bir Truva atı mı?
Tam anlamıyla öyle. Truva atını yapan da eski Yunanlılardı. Ama hayıflanılacak taraf şurasıdır ki, ülkemizin sesi çıkan kamuoyunun yüzde 99’u bunu göremiyor veya görüyor da görmemezlikten geliyor (Aslında ikisi de mevcuttur).

13. soru: Bunlar çok kesin hükümler. Neden bu kadar kesin hükümler veriliyor?

Tarihten dolayı. Mesela:
1. Önümüzde 92 sene süren ve sabırlar örülen bir Girit örneği var. Şunu da ilave edelim: Girit nüfusunun yarısı Müslümandı.
2. Bir Batı Trakya örneği var. 1923’te Batı Trakyada 3 Türk ve bir gayri Türk (Yunanlı, Bulgar vs.) vardı. Bugün 2 Yunanlıya karşılık 1 Türk var.
3. Kıbrıs Cumhuriyeti: Unutmayalım ki 16 ağustos 1960’da ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti sadece 3 yıl, 4 ay, 5 gün devam etmiş, 21 aralık 1963’te Rumlar tarafından rafa kaldırılmıştır.
4. Rum ve Yunanlıların sosyal psikolojisi: Panhelenizmi gerçekleştirmek için her şeyi yapacaklardır. Bunun için 1831’de günümüze kadar Yunanistanın ne kadar büyüdüğüne bakmak kâfidir.
5. AB ve ABD’nin Rum ve Yunanlıları destekleyecek. Çünkü Kıbrıs meselesi, adını koyalım, bir Hilal-Haç kavgasıdır.

14. soru: Ama bir anlaşma yapılmıyor mu? Yani bir anlaşma nasıl bozulur, nasıl bozulabilir veya nasıl bozulacak?

Batılılar için anlaşmalar hiç mühim değildir. Lenine atfedilen “anlaşmalar bir kâğıt parçasıdır, zamanı gelince yırtılıp atılır” mantığı bütün batı için geçerlidir. Bu sadece bizim, yani Türkiye için geçerli olmayabilir. Zira 1990’lara kadar Türk hariciyesi ahde vefa ile övünüyordu. Şimdi biz de bir soru soralım. Bugüne kadar binlerce anlaşmadan kaç tanesi yürürlüktedir? Söyler misiniz? Mevzuumuz Kıbrıs meselesi olduğu için Kıbrıstan örnek verelim. Zürih ve Londra anlaşmalarını Makarios 1964 nisanında feshetmedi mi? Türkiye çıkarma yapacağını söyleyince de Lyndon B. Johnson ünlü “silahlarımızı kullanamazsınız” mektubunu göndermedi mi? Hem hani anlaşmalara göre Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistanın üye olmadığı bir birliğe alınmayacaktı. Üstelik BM bunu 30 nisan 2002’de bir beyanatla herkese bir kere daha hatırlatmıştı. Kim dikkate aldı? Aynı BM, 11 kasım 2002’de Annan belgesini Türk tarafına dikte ettirmek istemedi mi? Netice olarak anlaşmalar hiç mühim değildir, bir kâğıt parçasıdır, sırası gelince yırtılır atılır. Batılıların Makyavelist, sosyal Darwinci, çifte standartlı ve oportünist olduğunu unutmayalım.
1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde Türk başkan yardımcısının veto hakkı vardı. Ancak Rumlar bunu hiç kaale almadan fiili durumla veto hak ve yetkisini yok saydılar. Makarios anayasa mahkemesinin kararlarını tanımayacağını (anayasaya göre tanıması gerekti) ilan etti, anayasayı hükümsüz kıldı ve mesele bitti.
Bunları göz önünde bulundurup saf olmayalım.
Ayrıca diplomasi edebiyatında mutantes diye bir kural vardır. Bu kuralı “şartlar değişir, anlaşmalar da değişir” veya “şartlar değişir, anlaşmalar da değişik yorumlanır” şeklinde ifade etmek mümkündür. Nitekim İngilizler eskiden Kıbrısın AB’ye girişini “AB, beynelmilel değil, bölgesel bir kuruluştur” diye mazur göstermeye çalışmışlardı ve sonunda böyle yorumlayıp Güney Kıbrısı AB’ye aldılar.
Demek ki bugün Türk tarafı lehine bir anlaşma yapılsa dahi yarın bu anlaşma katiyetle rafa kaldırılacaktır. Bu kesindir. Şu anda sizin, kendinizin var olduğunuz kadar kesindir. Zira 215 bin kişilik bir toplumun 450 milyonluk AB karşısında hiç şansı yoktur. Nisbet 2.100’e 1’dir (Biz hesabını yaptık).
Serbest dolaşımlı bir AB’de bu nisbetin ne olacağını varın siz düşünün. AB yarın bir kanun çıkarır, federe devletin yetkilerini budar, Rumlar Yunan vatandaşlık kanununun 19. maddesini yürürlüğe koyar, “AB herkesin vatanıdır” der, biz de “vay be, bunlar anlaşmalara aykırı” deriz ama atı alan Üsküdarı geçer.

15. soru: Kalıcı ve sorunsuz tek çözüm şekli hangisidir? Çek modeli mi?
Evet. Tek çözüm şekli bağımsızlığın devamı, başka bir deyişle Çek modelidir. Tabii Kıbrıs meclisi ve TBMM her an alabilecekleri bir kararla birleşebilir. Meclislerin üzerinde hiç bir kurum olamayacağına göre buna kimse bir şey diyemez.
Rumlar Türkiyenin tezi olan egemen federasyonu hiç bir zaman kabul etmezler. Zira fiilen kaybettikleri Kuzey Kıbrısı hukuken de kaybetmek istemezler. Hatırlatalım ki, Rumlar ve Yunanlılar 1974’te Cenevrede masadan kaçmışlardır.
Eski ABD dış bakanı Dean Acheson (1893-1971) 22 kasım 1966’da yaptığı bir konuşmada Kıbrısta en iyi hal çaresinin taksim olduğunu, bunu gerçekleştirmek için icap ederse Makariosa karşı kuvvet kullanılması gerektiğini, kendisi iş başında olmuş olsaydı, bunun için çalışacağını beyan etmiştir
Özetle tek çözüm şekli KKTC’nin istiklalinin devam etmesidir (1 ocak 2003).


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002