Kasım 2008

Ö T E S İ

 

10.12.2019 



Aykırı Bakış

 
Dr. Yusuf Gedikli

AB’ye Uyum Kanunları : Bağımsız Cumhuriyetin Tek Taraflı Bağımlılığa Geçişin Son Noktası


AB’ye uyum kanunları 3 ağustos 2002 tarihinde TBMM’den yıldırım hızıyla geçti ve top AB’ye atıldı. Belki de bu karar Türkiyenin yarım asırdan fazla süregelen batıyla pasif manada bütünleşme mücadelesinin son noktası olacaktır.

AB’ye uyum kanunları 3 ağustos 2002 tarihinde TBMM’den yıldırım hızıyla geçti ve top AB’ye atıldı. Belki de bu karar Türkiyenin yarım asırdan fazla süregelen batıyla pasif manada bütünleşme mücadelesinin son noktası olacaktır. Bunu “AB’ye alınacağız“ anlamında söylemiyoruz. Zira bize göre AB bizi almaz ama tam dışarıda da bırakamaz. Çünkü Türkiye mühim bir ülkedir. Kendi başına bırakılacak bir devlet değildir.
MHP’nin mesele hakkındaki tavrı da bize göre takdir edilecek bir davranıştır.
Şunu da bildirelim: AB, 2002 ocağında yeni üyelerine karşılıksız yardım yapmayacağını, bu tür fonların da 2014’e kadar tamamen kaldırılacağını beyan etti (Yalçın Bayer, Hürriyet, 8 ağustos 2002, 17. s.).
Gazeteler uyum kanunlarının kabul edildiği tarihî günü, tarihî başlıklarla alkışladılar. Lakin Hürriyet gazetesinin 1. sayfasındaki haber bizce daha tarihî bir hadiseydi. Haber şöyleydi: “Claudia Roth, sevinçten ağladı.“
Claudia Roth’un Türkten daha Türk olduğunu, bizlerden daha milliyetçi olduğunu bu vesileyle öğrendik:
Neyse bu mevzuya tekrar dönmek üzere 1923’lere uzanalım.

***

ATATÜRKÜN BAĞIMSIZLIK GÖRÜŞÜ

Evvela Atatürk'ün bağımsızlıktan ne anladığını kendi ifadesiyle ve kaynağından aktaralım ki, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılsın:

“İstiklal-i tam denildiği zaman bittabi [tabiatiyle] siyasi, mali, iktisadi, adli, askerî, harsi [kültürel] ve ila [diğer]... her hususta istiklal-i tam ve serbesti-yi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin, mana-yı hakikisiyle bütün istiklalinden mahrumiyeti demektir.“ (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, 2. c. MEB y., İstanbul 1997, 624. s.).

Atatürk işte böyle “siyasi, mali, iktisadi, adli, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsız ve tam serbest“ bir devleti Lozanda yedi düvele tasdik ettirdikten sonra inkılapları yapmaya ve memleketi kalkındırmaya girişti. Asırların verdiği harabiyet ve savaş ortamından kurtulan Türk milleti uzun zamandan beri ilk defa rahat bir nefes aldı. 1929’da dünyayı sarsan iktisadi buhrana kadar liberal bir ekonomi politikası uygulandı. Ancak sermaye birikimi olmadığı için işe devletin el atması gerektiği anlaşıldı ve devletçilik politikasıyla ülke kalkındırılmaya başlandı.
Şeker, dokuma, demir çelik, çimento, cam, vagon fabrikaları kuruldu. Demiryolları millileştirildi, yenileri ilave edildi. Tersanelere, uçak ve silah fabrikalarına çeki düzen verildi. Türkiye her alanda ilerlemeye ve dünyanın her tarafında saygı uyandırmaya başladı. Balkan ve Sadabad paktlarına öncülük etti, kendini eşit ve karşılıklı şekilde bağladı.
Kısaca cumhuriyetin kuruluşundan Atatürkün ölümüne kadar geçen süre içinde Türkiye tam bağımsızlığın gururunu yaşadı. Atatürkün tam bağımsızlığa önem vermesinde Osmanlı devletinin siyasi, mali, iktisadi, adli, askerî, kültürel yönden dışa bağlı olmasının mahzurlarını görmesi birinci derecede amil olmuştur.
Atatürkün ölümünden sonra yerine geçen İsmet İnönü zamanında Türkiye 2. Dünya harbinin badirelerinden kurtulmayı başardı. Fakat 1945’teki Sovyet tehdidi üzerine haklı olarak Avrupa ve ABD’ye yanaşmaya başladı.
Savaş sonrasında 1947’de ABD’den 100 milyon dolarlık bir yardım aldı. Truman doktirini olarak bilinen yardım proğramı dahilinde Türkiyeyle beraber Yunanistana da 300 milyon dolar verilmişti. Yine aynı yıl Marshall planı çerçevesine Türkiye de dahil edildi. Bu arada Türkiye batıyla ittifak arayışlarına girdi.
1950’de iktidara gelen Menderes hükümeti döneminde Türkiye Natoya girebilmek için Kore savaşına katıldı. Nihayet 1951 güzünde Nato, Türkiyenin pakta alınmasına karar verdi. TBMM 18 şubat 1952’de pakta girmeyi onayladı. Türkiye Natoya girince kendisini güvende hissetti.
Buraya kadar olan her şey normaldi (Yani Türkiyenin Nato ittifakına girmesi gerekliydi). Anormallikler bundan sonra başlamıştır.

BAĞIMSIZLIKTAN TEK TARAFLI BAĞIMLILIĞA

Askerî bakımdan batıya tam bağımlı bir hale gelindi. Türk sosyal pisikolojisinin ve biraz da şarklı anlayıştan tam kurtulamamanın gereği olarak Türkiye, her şeyini Natoya terketti. Daha önce kurduğu ve geliştirdiği (uçak dahil) silah sanayisini ihmal etti. Nasıl olsa hepsi hazır geliyordu. Yenisini yapmaya lüzum yoktu. Hem de ucuzdu. İkili anlaşmalarla Türk komutanlarının bile giremeyeceği üsler verildi.
Adli bakımdan Türkiyedeki ABD’lilere kapitülasyonlar verildi.
Siyasi olarak da batıya bağlanıldı. Dış politika açısından batı dışı devletler yok sayıldı. Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren Türkiye, bağımsızlık hareketlerine karşı kayıtsız kaldı, hatta cephe aldı.
Mali-iktisadi yönden her şeyiyle tam bağımsız olan bir devlet, tam bağımlı bir devlet haline getirildi. Bir yandan Osmanlı borçlarını öderken, diğer yandan borç aldı.
Kültürel bakımdan İnönü devri politikası uygulandı. Hariçteki Türklerle ilgili tek bir eser bile yayımlanmadı. Sadece oy kaygısıyla dinî rahatlama oldu.
Kısacası 1923’teki Lozan anlaşmasıyla kaldırdığı bütün kayıtlar ve kapitülasyonlar geri geldi.
Garip olan şurasıdır ki bunlara karşı çıkan bir muhalefet yoktu.

İTİBAR KAYBI

Nihayet öyle anlar geldi ki, Atatürk zamanında 20 metreden Türke selam ve saygı duruşunda bulunan dünya devlet ve insanları, bir peyk haline gelen Türkiyeyi artık kaale almamaya başladılar. Türkiye bütün dünyada itibar kaybına uğradı. Saygınlığını kaybetti.
1960 ihtilalinden sonra da durumda pek bir değişiklik olmadı. Zaten değişiklik isteyen de yoktu. Türkiye Natoda rahattı. Güvendeydi. Her hangi bir saldırıda Türkiyeyi koruyacaktı. En azından caydırıcı etkisi vardı.
Durumda bir yanlışlık olduğu ilk defa 1964’teki ünlü Johnson mektubuyla ortaya çıktı. Türkiye Natodaydı ama Natoya üye olmayan Kıbrıs Rum devletine karşı silah kullanamazdı. Demek ki Türkiye cumhuriyetin kuruluşundan beri geliştirdiği silah sanayisini 1950’lerde ihmal etmesinin cezasını çekiyordu.
1967’ye gelince Türkiye yine Kıbrısa çıkma kararı aldı. Ama işe bakın ki şimdi de çıkarma gemisi yoktu (Türkiyenin çıkarma gemisi olması gerektiğini sanki Ahmet, Mehmet düşünecekti). Türk kafasına göre onları Nato vermesi gerekti ama tabii Hıristiyan Kıbrıs Rumlarına karşı Nato böyle bir fiile girişmezdi.
İşte Türkiyeyi idare eden koskoca adamlar böyle cahilce uygulamalarda bulunmuşlardı.
Neyse ki 1974’de kadar çıkarma gemisi yapıldı da Barış Harekatı gerçekleştirilebildi. Bu sefer de ABD silah ambargosu geldi. Bu, ikinci şoktu.

LORD CURZON’UN KEHANETİ

Tarihler şöyle yazar kim [ki], İsmet Paşa Lozanda yedi düvelle cebelleşirken İngiltere dışişleri bakanı ve Lozandaki temsilcisi Lord Curzon (1859-1925) paşaya şunları söylemiş:

“Müzakere ediyoruz. Aylardan beri arzu ettiklerimizden hiç birini alamıyoruz. Vermiyorsunuz. Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimize saklıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim.“ (Ş. S. Aydemir, Tek Adam, 9. b., Remzi k., İstanbul 1985, 3. c., 115. s.).

Lord Curzon Lozan imzalandıktan sonra da bu görüşlerini beyan etmişti (Niyazi Berkes, 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz, İstanbul 1997, 46. s.). Bunların 1950’den sonra teker teker gerçekleştiğini görmek bizim için ne kadar acıysa Lord Curzon veya İngilizler için kehanetlerinin çıkmasını görmek de o kadar iftihar edilecek bir öngörüydü.
Eğer Türkiye 1950’li yıllarda kendisini batıya tam olarak “vermeseydi“, bunların hiç birisi başına gelmeyecekti.

NETİCE

Düşünelim bir kere; Irak, İran gibi devletler bugün uzun menzilli füze yapıyorlar. 1947’de bağımsızlığına kavuşan Hindistan, Pakistan gibi asırlarca sömürge olan devletler bugün atom bombası ve uzun menzilli balistik füze yapıyorlar. 1948’de kurulan İsrail de keza. Peki iki bin yıllık devlet tecrübesi olan, üç kıtada asırlarca hükmeden devletlerin halefi, 1923’te tam bağımsız olan Türkiye ne yapıyor? 2000 yılında 20 km. menzilli füzeler deniyor.
Sonra ne oluyor? Hasan ustanın yapabileceği basit bir tankın motorunu modernleştirmek için (yeniden imal etmek için değil) katrilyonluk tank, top, helikopter ve sair ihaleleri dünkü 5 milyonluk devlet İsraile veriyoruz.
Yani Türkiye Hindistan, Pakistan, Irak, İran, İsrailden daha geri kalmış bir ülke mi ki, Hindistanın 1974’te yaptığı atom bombasından 26 yıl sonra 20 km.lik füze deneyecek seviyeye ancak gelebiliyor.

ÖNEMLİ NOT: Bu satırların yazarı böyle silahlara gerçekten ve yürekten karşıdır. Özetle barışçıdır. Biz bunları Türkiyenin bağımsızlığını kaybetmesi, sadece silah değil, diğer sanayi sahalarında da üretici bir varlık haline gelemediğini göstermek için söylüyoruz. Yoksa nükleer silah yarışı yapalım diye değil.

Binlerce şehit verilerek kurulmuş bir cumhuriyet yarım asırda işte böyle vasal [tek taraflı bağımlı] devlet haline getirildi. Bunun adına da Atatürkçülük dendi.
Denilecek ki bugün bağımsız bir devlet yok. Peki Türkiyeye bağımlı bir devlet veya bizim bağlı olmadığımız bir devlet gösterin. Olsa olsa çift taraflı bağımlılıktan söz edilebilir. Tek taraflı bağımlılık ise maalesef sadece Türkiyeye mahsustur.

***

Şimdi tekrar Claudia Roth’a dönelim. Acaba Roth; Ayşeleri, Fatmaları, Hasanları, Hüseyinleri düşünerek mi sevinçten ağladı? Hiç sanmıyoruz. Zira batıda dilencilerin aç kaldığını biliriz. O zaman ne için söylemiştir? Patrikhanelerin, misyonerlerin daha rahat hareket etmesi için mi, KADEK’lilerin daha rahat çalışması için mi, yabancıların kolay mülk edinmesi için mi, yoksa yabancı vakıf, dernek ve sair kuruluşların tam serbestiyet içinde hareket edip Türkiyeyi atomize etmeye çalışmaları için mi? Göreceğiz. İnşallah biz haklı çıkmayız.

2 Nisan 1954 Türk-Pakistan dostluk anlaşması Karaçi'de imzalandı.
7 Mayıs 1954. Türk-Pakistan anlaşmasıyla ilgili Sovyet notasına cevap verildi.
11 Haziran 1954. TBMM, Türk-Pakistan anlaşmasını onayladı.
12 Ocak 1955-Türk-ırak anlaşması imzalandı.
24 Şubat 1955 Türk-ırak (Bağdat) paktı imzalandı. Sonradan İran, İngiltere, Pakistan katıldı.
30 Mart 1955. ingiltere, türk-ırak paktına katıldı.
1 Temmuz 1955. pakistan türk-ırak paktına katılacağını duyurdu.
23 Eylül 1955. pakistan bağdad paktına resmen katıldı.
11 Ekim 1955. İran, Bağdad paktına girdi.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002