Kasım 2008

Ö T E S İ

 

18.08.2017 



KİTAP : Şubat - 2004

Uyanık Uykucuların 365 Gece Masalı

Veysel Dinler - BETİK Yayınları  

Uyanık Uykucuların 365 Gece Masalı Bilgi, duyu organlarının kullanımı yoluyla çevremizdeki; toplumsal yaşamla, soyut konulardaki bulguların bir düzenek içine oturtulmasıyla birlikte anlamlı ve çeşitli sorulara yanıt olabilecek biçime dönüştürülmüş veri diye tanımlanabilir. Masal, doğrudan bir bilgi değil, bilgiye giden dolambaçlı bir yoldur. Masalda bu dolambaçlılık, kaçınılmazdır. Çünkü, içinde bir değil, birçok öğrence (ders) vardır. Masal, yaygın olmayan söyleyiş biçimiyle mesel; günümüz Türkçe’sindeki “örnek” sözcüğüyle anlamdaş sayılabilir. Çocuklar için örneklik, öğrenmek eyleminin vazgeçilmez bir aracı olagelmiştir. Bu nedenle masal, çocuklar için önemli bir “öğrence”dir, yani ders alınan örnekçedir. Çocuklar, çocukluklarından çıkana dek, aslında sıkı bir öğrencilik dönemini zorunlu ve doğal olarak yaşarlar. Eğer siz okurken ya da çocuğunuz kendisi okurken “nasıl, neden, niçin” gibi kafasında çeşitli soru sözcükleri oluşuyorsa, bu onun öğrenmekte olduğunun en önemli göstergesidir. Soru sormak, öğreniş eyleminin geçerlilik bulduğunun göstergesidir. Eğer o sormuyorsa, siz ona sorun. Yanıt vermeye yönlendirmek tutumunuz da onu öğrenmeye yöneltecektir. Uyanık Uykucuların 365 Gece Masalı, okunuşu tam bir yıl sürecek biçimde tasarlanmıştır. Her gece için bir masal okunduğunda gerçekten 365. gün kitap bitmiş olacak, kitabın ilgilisi olan çocuk da bir yaş daha büyümüş olacaktır. Buradaki temel hedef, çocuğun bu bir yılını bilgiyle donatılmış biçimde geçirmesini sağlamaktır. Masal anlatımında sözcüklerin doğru sesletimine, söz dizimi kurallarına, vurgulara, çocuğun yaşına bağlı dil gelişimi özelliklerine, jest ve mimikleri uygun kullanmaya, uygun konuşma hızı ile anlatmaya özen göstermek gerekir. Bu yapıldığında çocukların anadil gelişiminde önemli ilerlemeler görülür. Özellikle 4-6 yaşları kapsayan çocukluk döneminde masal ya da öykü anlatımı, sözel dilin gelişimindeki ilerlemelerin yanı sıra, kişilik gelişiminin parçası olan soyut kavramları öğrenmelerini de sağlar. Bunlardan iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, suç-ceza, başarı-ödül, dürüstlük-sahtekârlık, haklılık-haksızlık gibi ahlaki yargıların öğretiminden öncelikle söz etmek olasıdır. Veysel Dinler’in hazırladığı 365 tane masalın yer aldığı kitapta her masal bir tane de bilmeceyle bezenerek çocuğun öğrenmekteki kararlılığı pekiştirilmek istenmiştir. -Hey güzel çocuk! Biliyor musun? -Masallar gecenin koynunda yaşarmış. -Neden mi? -Sen uyumadan önce dinleyesin ve uykunda güzel dünyaların düşlerini göresin diye. BETİK Yayınları İstanbul Ocak 2004 Molla Fenari sk. Birol iş hanı, No: 10/8 Cağaloğlu-İstanbul Tel: (0212) 511 43 39-51183 70 Faks: 520 53 75


Türk Cihan hakimiyeti Mefkuresi Tarihi

Osman Turan - Ötüken Neşriyat 

TÜRK CİHAN HAKİMİYETİ MEFKURESİ TARİHİ, Osman Turan / Türk dünya nizamının milli, İslami ve insani esasları, 14. b., Ötüken n., İstanbul 2003, 559. s. (büyük boy). Kitabın alt başlığı olan Türk dünya nizamının milli (Türki), İslami ve insani esasları, kitabın mahiyetini de açıklamaktadır. Kitabın 14. baskısına ulaşması da ne kadar aranan, okunan ve değerli bir kitap olduğunu ortaya koymaktadır. Kitap “Türk tarihine giriş, İslamdan önce Türk cihan hakimiyeti mefkûresi, Türk-İslam cihan hakimiyeti mefkûresi, Osmanlılarda cihan hakimiyeti, Türk tarihinde insanlık ideali” adlı altı bölümden müteşekkildir. Selçuklu tarihinin en büyük mütehassısı kabul edilen purofesör Osman Turan bu abidevi eserini “Anadoluda Türk vatanı (1071, Malazgirt) ve Türk devleti (1075, İznik)’in kuruluşunun 900. yıl dönümü hatırasına armağan” etmiştir. Osman Turan 1914’te Trabzonun Çaykara ilçesinde dünyaya gelmiş, 1978’de İstanbulda dünyaya gözlerini yummuştur. Bu münasebetle okuyucumuzun dikkatini hemen eserin armağan edildiği yukarıdaki iki olaya ve bunlarla bağlantılı üç olaya çekmek istiyoruz. Birincisi ilk okul çocuğunun dahi bildiği 1071’deki Malazgirt zaferinin tarihidir. Evet, Türkler 1071’de Malazgirtte Doğu Roma ordusunu hezimete uğratmış, Alp Arslan büyük bir alicenaplık örneği göstererek mağlup Romen Diyojeni affetmişti. Halbuki istese “el hükm’ül galib” (hüküm galibindir) ilkesi gereğince dilediğini yapabilirdi. İkincisi Anadolu Selçuklu devletinin bu zaferden sadece 4 yıl sonra kurulmasıdır. Devlet 1075’te kurulduktan sonra başkentini Anadolunun batı ucuna, 1081’de fethedilen İzniğe taşımıştır. Düşününüz; o zamanki şartlarda Türk ordusu Anadolunun en doğusundaki Malazgirtten, en batısındaki İzniğe bugünle karşılaştırdığımızda uzay sürati diyebileceğimiz bir süratle sadece on senede geliyor ve hemen büyük Selçuklu devletine bağlı Anadolu Selçuklu devletinin merkezi yapıyordu. Ve bu devletin hududu 1091’de, yani Malazgirtten sadece 20 yıl sonra İstanbulun Anadolu yakasındaki Üsküdardan geçiyordu. Üçüncüsü Selçuklular Üsküdarda iken Peçenek Türkleri de Ayasofyada yalnızca 20 km. ötedeki Küçükçekmece topraklarını çiğniyordu. Dördüncüsü Malazgirt zaferinden ve Anadolu Selçuklu devletinin kuruluşundan sadece 15 yıl sonra Oğuzların Çavuldur boyundan Çaka Bey, 1090’da Anadolunun yine bir batı ucunda, İzmirde, tarihte ilk hakiki Türk donanmasını kuruyor ve Adalar denizindeki adaları birer birer fethedip Balkanlardaki Peçeneklerle temasa geçiyordu. Bu dört olay Türklerin ne kadar müteşebbis, inisiyatif sahibi olduğunu gösteren üç örnektir. Rasonyi’nin dediği gibi (Tarihte Türklük, 1971, 133. s.) 1091‘de Bizans için çanlar çalıyor, Avrupada Haçlı seferleri için hazırlıklar yapılıyordu. Çünkü Doğuda, Asyada Anadolu Selçuklu devleti ile Çaka Bey; batıda, Avrupada, Peçenek ile Kuman Türkleri Bizansı kıskaca alıyordu. Ancak bahsedeceğimiz beşinci olay, bütün bu güzel gelişmeleri yavaşlatıyor hatta durduruyordu. Bizans imparatoru Aleksiyos Komnenos (h. d. 1081-1118), “mahir Bizans siyaseti” ile Kuman Türklerini Peçeneklere karşı ağına düşürüyor ve Peçenekler 29 nisan 1091’de Enez yakınında yapılan Lebunion (Hisarlı dağ) meydan savaşında yeniliyordu. Peçenek Türkleri tarihteki en büyük katliamlardan birine uğruyor; Kuman, Uz (Oğuz) Türkleri ve Bizans ittifakıyla acımasızca yok ediliyordu. Hadise burada kalsa yine iyiydi. İlk gerçek Türk donanmasının kurucusu Çaka Bey de iyi bir ayak oyuncusu olan Bizans imparatoru Aleksios Komnenosun tahrik ve teşvikiyle, 1097’de bir ziyafette bizzat Anadolu Selçuklu sultanı 1. Kılıç Arslan tarafından katlediliyordu. İşin diğer acı tarafı şuydu: 1. Kılıç Arslan Çaka Beyin kızıyla evliydi, yani onun damadıydı. Damat kayın babasını öldürüyor, böylece Bizans 350 sene daha yaşama imkânına kavuşuyordu. Bu vaziyette bütün suçu Bizanslılara yıkmak doğru değildir. Kumanlar da, Sultan 1. Kılıç Arslan da, Çaka Bey de, Peçenek Türkleri de en az Bizanslılar kadar, hatta onlardan daha ziyade kusurludur. Her şeye olduğu gibi tarihe de objektif ve diyalektik bakmaya mecburuz. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türk yayılması niçin bu kadar baş döndürücü bir süratle meydana gelmişti? İşin püf noktası bu sorunun cevabındadır. O da şudur: Anadolu baştan sona Türk-İslam adaletine, asayişe, hürriyete, can, mal, ırz emniyetine susamıştı. Ve bunu o zamana kadar ilk defa Türkler bahşediyordu. Çünkü Türkler Anadolu ve diğer yerleri sırf fethetmek için, yağma için fethetmiyor, nizam-ı alemi tesis etmek ve İla-yı Kelimetullahı yüceltmek için fethediyorlardı. Dolayısıyla Allahın emrettiği hususlara riayet ediyorlardı. Bu sebepten sadece 5-10 sene içinde Anadolu batı literatüründe Turkia adıyla anılmaya başlıyordu. İşte purofesör Osman Turan, Türklerin ilerleyişinin misyonunu, yani fetihleri ve nizam-ı alemi niçin tesis ettiklerini, yeni nizam-ı alemle insanları nasıl kendilerine bağladıklarını büyük bir vukufla tarihî, dinî, felsefi ve insani, İslami, Türki yönüyle anlatıyor. Anadolu coğrafyasında Selçuklularla başlayan bu vetire Osmanlılarla Balkanlarda ve Doğu Avrupada, Asyada, Afrikada devam etmiş, Osmanlı çok az kuvvet, personel ve vergiyle üç kıtadaki onlarca halk, dil, din, mezhebi tam bir adaletle idare etmişti. O kadar ki eğer batılıların ve Rusların kışkırtma, teşvik ve yardımları olmasaydı, hiç bir Osmanlı halkı Devlet-i Aliyeden kopmayı düşünmeyecekti. Zira yüzyıllar boyunca aradıkları huzuru, hürriyeti, serbestiyeti ancak ve ancak Osmanlı idaresinde bulmuşlardı. Bu vesileyle şunu ifade edelim ki, Türklük ve Müslümanlık, bir benzetme yaparsak tıpkı tuzun terkibindeki sodyum ve kulorür gibidir. Nasıl ki sodyum kulorür birleşince tuzu meydana getirir ve insanların yemeklerine lezzet veren bir madde husule gelir. Eğer sodyumu ve kulorürü birbirinden ayırırsak, iki ayrı madde elde etmiş oluruz ve bu iki elementin tuz denilen madde ile hiç bir alakası yoktur. Aynı misali su veya başka bir kimyevi madde için de verebiliriz. Su da hidrojen ve oksijenden oluşan hayati bir maddedir. Ancak her iki unsuru ayırırsanız suyla alakası olmayan tamamen farklı iki madde elde edersiniz. Bu misallerde görüldüğü gibi Türklüğün ve Müslümanlığın birbirinden ayrılması tuzun tuzla hiç bir alakası olmayan sodyum ile kulorüre veya suyun suyla hiç bir ilgisi olmayan hidrojen ile oksijene ayrılması demektir ki, bundan hiç biri kazanmaz, aksine ikisi de kaybeder. Türksüz İslam, başsız vücut gibidir. İslamsız Türk ise ancak bir cesettir. Zaten günümüzde Türklerin de Müslümanların da hali bunu göstermektedir. Müslümanların da, Türklerin de dünyada esamisi okunmamaktadır. Mesela Amerikaya gittiğimizi farzedelim. Ne kadar aşırı bir Türk milliyetçisi olursak olalım, Türkçe konuşulmayan bir toplumda dilimizi dolayısıyla milliyetimizi, Türklüğümüzü kaybederiz. Ancak şuurlu bir Müslüman isek, çocuklarımız dilini kaybetmekle beraber, dinini kaybetmeyeceği için ahfadına Türk asıllı bir Müslüman olduğunu her zaman aşılayacaktır ve böyle yetiştirilen şahısların geri dönüp Türk olma ihtimali her zaman mevcuttur. Aksi durumda Tevfik Fikretin Halukunun durumuna düşülür ki, kaybolup gitmek mukadderdir. İşte Türk genci, Türk cihan hakimiyeti mefkûresi tarihini okuyup tarihteki misyonunu, yani neyi niçin yaptığını bilmeli ve devam ettirmeli, bunun için kendini kahredercesine çalışmalıdır. Zira boş laflarla bir yere varılmaz. Türklük ancak bu şekilde yok olmaktan kurtulabilir ve büyüyebilir. Aksi halde durum vehamet arzetmektedir. Haydi göreyim seni delikanlım: “Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın / Kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın.”


*

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
           
       
 
   

Karahan 2002