Kasım 2008

Ö T E S İ

 

09.12.2019 



Ölümünün 60’ıncı Yılında Örnek Bir Türk Hekimi: Ord. Prof. Dr. HULUSİ BEHÇET


Arpa uyuzu ve Şark çıbanı üzerindeki çalışmaları dünyaca kabul gördü. 1947 Cenevre Tıp Kongresinde kendi ilminin ve Türk tıbbının kudretini gösterdi. Kongre, bulduğu hastalığa onun adını verdi: “morbus Behçet” (Behçet hastalığı).

20 şubat 1889’da Istanbul’da dünyaya geldi. Babası o dönemin tanınmış iş adamlarından Ahmet Behçet, annesi Ayşe Behçet’tir; annesiyle babası kardeş çocuklarıdır. Soy adı yasası çıktığında, Atatürk’ün yakınında bulunan Ahmet Behçet, “Behçet”i soy adı olarak kullanmak isteğine Ata’dan olumlu cevap alır. Hulusi Behçet, küçük yaştayken annesini kaybettiğinden ötürü kendisini büyük annesi yetiştirir. (Kemalettin Tuğcu gibi) yalnız ve acı bir çocukluk dönemi geçirir. Bu dönem onun bütün yaşayışını etkiler; bu yüzdendir ki, içe dönük bir insan olur. Babasının işlerinden ötürü, ilk ve orta öğretimini, o zaman sınırlarımız arasında bulunan Şam’da yapar. İyi bir eğitim görür; çok iyi derecede Fıransızca, Lâtince, Almanca öğrenir. O günlerde sivil tıp fakülteleri bulunmadığı için, utacı yetiştiren tek okul olan İstanbul Gülhane Tıp Akademisinde tıp öğrenimine başlar. 21 yaşında okulu bitirir; 25 yaşında uzman olur. İlk görev yeri Edirne Askerî Hastanesidir. 1914-1918’de burada deri ve zührevî hastalıklar uzmanı ve başhekim muavini olarak görev yapar. 1918-1919 yıllarında, görgü ve bilgisini artırmak için önce Budapeşte’ye, sonra da Berlin’e gider. Memleketini çok seven utacımız, yabancı bir ülkede yaşamak ve yerleşmek istemediğinden, Avrupa dönüşü bir süre serbest olarak çalıştıktan sonra 1923’te Hasköy Zührevî Hastalıklar Hastanesi başhekimliğine getirilir; 6 ay kadar çalışıp Gureba Hastanesi dermatoloji uzmanlığına geçer. Üniversite hocalığının yanı sıra öğleden sonraları da muayenehanesinde Istanbul’un yüksek sosyetesine ve ünlü kişilere özel doktorluk yapar. Şiddetli bir yanıktan ötürü tedavi edip hayatını kurtardığı bir hastasının kız kardeşi Refika Davaz ile, Cumhuriyetimizin kuruluş yılı olan 1923’te dünya evine girer. Eşinin o dönemin ünlü diplomatlarından birinin kızı olması dolayısıyla çok yönlü bir sosyetik hayata girer. Bu evlikten tek kızı Güler doğar. Güler, şimdi İngiltere’de oturmakta olup dekorasyonla meşguldür. Ara sıra Türkiye’ye gelmektedir. Hulusi Behçet, Türk akademik hayatında profesör unvanını alan ilk akademisyendir. 1939’da ordinaryus olur. 1947 Cenevre Tıp Kongresinde Türk tıbbının ve kendi biliminin kudretini gösterir. Kongre, tespit ettiği bir hastalığa onun adını verir: “morbus Behçet”=(Behçet hastalığı). (Behçet hastalığının Japonya’dan İran’a uzandığını ve Akdeniz ülkelerini içine alan bir kuşakta çok sık görüldüğünü kaydeden uzmanlar, çoklukla ağızda aft denilen yaralarla, genital bölgedeki yaralarla ve deri bulgularıyla seyrettiğini belirtirler. Yurdumuzda en çok Karadeniz, sonra da İç Anadolu ve Akdeniz bölgesinde görülen hastalık, teşhis konulmuşların takiplerini düzenli olarak yaptırıyorlarsa, korkmalarına, telâşa kapılmalarına, üzülmelerine gerek yok, derler.) Arpa uyuzu ve Şark çıbanı üzerindeki çalışmaları bütün dünyaca kabul görür. Genç bir hekimken başlayan araştırma, yazma ve tartışma merakı onun herkesin dikkatini çeken özellikleriydi. Hastanedeki odasında veya laboratuarında sabahlara değin çalışırdı. Yerli ve yabancı kongrelere orijinal bildirilerle katılmak onun için son derece önemliydi. Çok sayıda yerli ve yabancı yayınlar yaptı. Yabancı dil bilmesinden ötürü, batıdaki yayınların önemlilerini Türkçeye çevirir, gençleri bilgilendirmeye çalışır, memleketimizdeki ilgi çekici olguları yabancı dergilerde yayınlayarak ülkemizle bağlantı kurardı. Uluslar arası değere sahip bu bilim adamımızın otoritesinden şüphe eden, Mark Twain’in “Beyaz Fil Nasıl Yakalandı?” adlı hikâyesini kısaltıp “Fil Hamdi Nasıl Yakalandı?” başlığıyla yayınlayan Aziz Nesin gibi “komiksel ve de gülünçsel” yazarlar, nezaket ve kibarlık anıtı Prof. Dr. Hasan Yazıcı gibi bir otoriteden, Behçet uzmanından ağızlarının payını aldılar. (“Hulusi Behçet ‘yağmacı’ değildi”, Cumhuriyet-Bilim Teknik, 2.1.1993). Fırengi teşhisi, deri hastalıkları konusundaki çalışmaları, Behçet hastalığını buluşu dolayısıyla 1975 Tübitak Hizmet Ödülü Dönemi Tıp Ödülü” ölümünden 32 yıl sonra (1980’de) Hulusi Behçet’e verildi. 1 Ekim 1996’da hatırası için gümüş para çıkarıldı. 8 mart 1948’de geçirdiği bir kalp kırizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Zincirlikuyu mezarlığı A adasında toprağa verildi. Işıklar içinde yatsın, durağı Uçmak olsun.


Bu haber 6435 defa okundu.

Ufuk Ötesi  : 2008 / 04

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002