Kasım 2008

Ö T E S İ

 

07.12.2019 



“Tarih Tekerrür Etmeyecektir”


İngiltere’de sanayi devrimi (1760-1840) süreci sonrasında yeni sosyo-ekonomik dünya düzeni batıda hızla gelişmeye başlamıştır. Osmanlı devletinin kurumsal ve sosyal yapısının yeni dünya düzenini algılayamaması muhtelif iç ayaklanmalara sebep olmuştur.

“Tarih hiç tekerrür eder miydi eğer ders alınsaydı” diyor tarihçiler. Bilindiği gibi tarih bir düşünce adamının hayalini romanlaştırması ise hiç olmamıştır. Eski Türkçedeki anlatımıyla TARİH kaziye-i hükmiye (olayın özünü teşkil eden hadise) halindeki olayların idarecilerin akıl ve ilmi öne almayan uygulamalarının yine eski Türkçe tabiriyle kaziye-i muhkeme (kesin hüküm) haline dönüşmesinin anlatım ve yorumları halinde gelişedurmuştur. Ne yazık ki Türk tarihinin son ikiyüz yılı abesle iştigal eden idareci ve aydınlarımızın ilmi metotları boş işler diye algılamaları; bizi çıkmaz sokaklarda çare arayan, zavallılar haline sokmuştur. Evet tarihin tekerrür etmemesi için Osmanlı devletinde 18. yy sonu ve 19. yy.’ın başındaki gelişmelere kısa bir bakış zannımca bize önemli ders olacaktır. İngiltere’de sanayi devrimi (1760-1840) süreci sonrasında yeni sosyo-ekonomik dünya düzeni batıda hızla gelişmeye başlamıştır. Osmanlı devletinin kurumsal ve sosyal yapısının yeni dünya düzenini algılayamaması muhtelif iç ayaklanmalara sebep olmuştur. Batının yeni pazar arayışları sonucunda Osmanlı topraklarındaki çatışmaları kışkırtmıştır. 16. yy.’dan beri kapitülasyonlar yoluyla ticari ayrıcalıklar elde eden batılıların bu ayrıcalıkları 1802 yılında kısıtlanmış ve 1826’dan sonra da temel sanayi hammaddelerine (tahıl, yün, haşhaş, zeytinyağı, ipek, meyan kökü vb) yed-i vahit (tekel) maddesi uygulamaları getirilince bunlar batıya vergiyle ve pahalı ulaşmaya başlamıştır. İngiliz mallarına karşı 1830 yılında kara Avrupası gümrük duvarlarını yükseltti. Çeşitli mallara kısıtlama getirince İngilizler Ortadoğu ve uzak doğu pazarlarına yönelerek bal ve ucuz hammadde kaynaklarına yöneldiler. Ve Osmanlı devletinden kendi sanayi mallarının hammaddelerini temin edebilmek için Yed-i Vahit (Tekel) uygulamasını kaldırmasını istediler. Başta Osmanlılar buna karşı çıktı. Fakat Batı tarafından Mısır’da ayaklandırılan Kavalalı M. Ali Paşa, Osmanlıları Kütahya’ya gelerek zor duruma düşürünce, kapitülasyonlarla besleyip büyüttüğümüz toroman bebek Fransa’yı, Mısır’ı destekler olarak karşımıza dikilir bulduk. Çare olarak güdük idareci kafası devreye girerek İngiliz uşağı Mason Reşit Paşa aklı devreye girdi. İngilizlerle Fransa dengelenmek istendi. Sonuç: 16 Ağustos 1838 günü İngiliz içlisi PONSONBY ile Reşit Paşanın Baltalimanı’ndaki kendi konağında (İstanbul Konağı) meşhur Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalanır. Peki ne mi olur? Bu anlaşmayla bakın neler olur: 1-Yedi-i Vahit maddeleri uygulaması kaldırılır, bu maddelerin ülke dışına çıkışı serbest olur. 2-İhracata yüzde 12, ithalata yüzde 5 vergi konur. 3-Yabancı tüccar konan gümrük vergisinden muaf tutulurken yerli tüccarlar yüzde 8 vergi ödemeye devam eder. Bu üç madde ne sonuç elde eder ona bakalım: Kapitülasyonlarla beslediğimiz büyüttüğümüz Avrupalı devletlerin 1802’de kısmi kısıtlamalarla ve vergi konularak hammaddelerin çıkışı pahalandırılan ekonomik kararların batıya ucuz hammadde girdisini engellemesi, batı sanayinin gelişme ve sermaye birikimine ufak bir engelken: 1826’da konulan tahıl, yün, haşhaş zeytinyağı, ipek, meyankökü vb. temel sanayi hammaddelerine Yedi-i Vahit uygulaması gelmesi batı sanayisine darbe olmuştu. Üstüne üstlük sanayileşen İngiltere’ye karşı henüz sanayi devrimini tamamlayamamış kara Avrupası da gümrük duvarlarını yükselterek 1830 yılında ikinci darbeyi vurmuştu. Hani dengeci tufeyli tüccar, cahil idareci, hokkabaz allame ulema kendi rahatları kaçmasın, bilim, akıl çalışma gibi lüzumsuz işlerle uğraşmasınlar diye, içerde kurmuş oldukları Lâle devri şaklabanlığının finansmanını bakın nasıl sağlayarak, şatafat içinde yaşıyorlardı. Bir de ona bakalım. Bu arada unutmadan bu Baltalimanı anlaşması 3 Ağustos 1838 Belçika, 25 kasım 1838 Fransa, 30 Ağustos 1846 Rusya ile de imzalandı. Bunlardan da şunu anlıyoruz ki Fransa’ya karşı İngiltere’ye taviz vererek denge kurduğu masalını anlatan M. Reşat Paşa nasıl olup bu dengenin karşı güçlerine de bu tavizleri verir? Bunun akıl izan ve bilim yolundan ikinci bir izahı yoktur. O tek izah da Osmanlının tasfiyesine karar verilmiştir. Lakin bu aşamada bile Osmanlı o kadar büyük ve kuvvetlidir ki bu tasfiye için kanı, iliği iyice sömürülüp tamamen ölüme yaklaştırılma kararı alınmıştır ve içimizdeki uşaklar da bu kararlara yardımcı olmaya başlamışlardır. Sanayi ve ekonomik durum budur. Ve işte esas çöküntü finans ayağında devreye konulmuştur. Kısaca incelersek durum şöyledir: Devletin mali gelirleri budandı; 1-İhracat ve ithalat vergisi yüzde 3’den yüzde 1’e düşürüldü. 2-Temel mallar tekeli kalktı, iç piyasada malların fiyatı arttı buna karşılık yerli tüccarlar malları ülkesi içinde dolaştırırken yüzde 8 kara gümrüğü ödemeye başladılar. Yabancı tüccarlar kendi malların bu gümrükten muaf olarak ülkeye sadece yüzde 1 ithal vergisi ödeyerek sokmaya başladılar. 3-Türk tüccarlarsa ihracat yaparken yüzde 12 ihracat vergisi ödemek zorundaydılar ve bir de malları ihraç limanlarına taşımak için yüzde 8 kara gümrüğü de üstüne ekleniyordu. 4-Yabancı tüccarlar artık ülke ekonomisine hâkimdiler. 5-Yabancı işadamları ülkeden hammaddeyi ucuz çıkarabilmek için vergi muafiyetinden yararlanarak kendi liman ve demir yollarına varana kadar bir çok şey kurmuşlardı. Bu durum maliyesinin çökmesini ve ülke içinde sermaye birikimini engelliyordu. Mali sıkıntı başlayınca maliye bakın nasıl borçlanmaya yani finansmana başvuruyordu. Kısaca o da şöyleydi: 1-Avrupalı para sahipleri Avrupa devletlerine yüzde 3-4 faizle para verir finans sağlarken, 2-Osmanlı devletine bu paralar önceleri yüzde 11-12 faizle verilirken 5-6 yıl içinde bu faizler yüzde 20’leri bulmuştu. 3-Orijinaldir bu borçlanmanın danışmanları da kimlerdir bilir misiniz? Hazine-i Meclisi Alisi adında üç Avrupalı danışmandan oluşan bir kuruldur. 4-Devlet giderlerini batıdan borçlanarak karşılamaya başladı. (ilk istikraz Kırım savaşı giderleri için 1854’te yapıldı.) 5-1856’da İngiliz sermayeli Bank-ı Osmani kuruldu. Bu olay Osmanlı devletinin para basma hakkı dahil (senyoraj hakkı) devletin elinden çıkmasını sağladı ve bankaya daha sonra Fransızlar da ortak oldular. 6-1860’dan itibaren Galata’da (Komisyon Han, Hawyar Han) bünyesindeki Ermeni, Rum, Yahudi Cenevizli vb. bankerlerin ülke kaderine hakim olmalarını sağladı. Baltacı, Zografos, Bogos, Zarifi, Kamonto gibi ünlü bankerler oluştu ve bunların çalışmasıyla 19 Kasım 1871’de Dersaadet Tahvilat Borsası kuruldu ve faiz Osmanlı hayatının vazgeçilmez finans kaynağı olarak meşrulaştırıldı. Öyle ki Batılı hayat tarzında yaşamak, Beyoğlu’na çıkmak adına han, hamam, evler, arsalar satılıyor bunlar gayrimüslim ve yabancı Levantenlerin eline geçiyordu. Bu hayat tarzı o hale geldi ki, bu tefecilere borçlu olmayan tüccar ve devlet ricali neredeyse kalmadı. Hatta Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan, Mithat Paşa, Namık Kemal gibi zamanın ünlü yöneticileri bile bu sarmala borçlanmışlardı. Durum bu merkezdeydi. Yani Osmanlı 1900’de bu şartlarda dahi dünyanın 5. büyük ekonomisiydi ve I. Dünya Savaşı kof ağaca son darbe olmuştu. Bu sonuçtan önemli dersler çıkarmalıyız. Dünya sürekli değişir. Değişim dönemlerinde akıl ve bilim göz önünde olmaz ve bilimsel metotlar uygulanmaz ise her değişim dönemine uyum sağlayamayan devlet veya kurumlar ya yok olur, tasfiye olur veya çöker bir kısmı kurtulur. Evet bilimsel alt yapısı Rönesansla atılan gelişmelerin sonucunda dünya 1792 Fransız Devrimi ile bir zihniyet değiştirdi. Bu 1760/1840 arasında bunu algılayan İngiltere’ye sanayi devrimini yaptırdı. Kurumlarını buna göre yeniden yapılandırıldı. O günkü dünyanın hâkim medeniyeti Osmanlı idi ve tabii olarak bu değişim Osmanlıyı vurdu. Sonuçları kısa gelişimleriyle yukarıda anlattığımız gibi oluştu. Bugün 1990 yılında Sovyet Rusya’nın çökmesiyle yenidünya düzeni denilen oluşum batı tarafından devreye sokulmuş oldu. Yeni sistem Sovyet Rus imparatorluğunu tasfiye etmeyi 15 Aralık 1991’de gerçekleştirdi. Bu süreçte, istifa ederek siyasi hayatını ve Sovyetlerin dağılma sürecini tamamlayan Gorbaçov olmuştur. Ve yeni dünya düzeni global pazarlarda sınırların şeffaflaştığı malların ve sermayenin rahat dolaştığı batıda dağlar gibi biriken malların ve üretim gücünün transferi ve trilyon dolarlık sermayelerin sınır tanımadan geçtiği bir sistemdi. Bu sistem için mikro devletler güçsüz dirençsiz olacaklardı. Yani kültürlerin alabildiğine bölük pörçük olmaları ve kendi içinde çatışır olmaları gerekiyordu. Bir tesadüf müdür bilinmez ama ABD bağımsızlığının ilanı 4 Temmuz 1776’dır. Adam Smith de meşhur teziyle “Ulusların Zenginliği” kitabıyla 1776’da dünyaya yön veriyordu. 215 yıl sonra kapitalizm kuruluş amacına büyük oranda ulaşmış oluyordu. Hızla yeni tezler 1980-1990 ve 2000 yılında devreye sokulmalıydı. Zbigniew Brzezinski, Francis Fukuyama, Samuel P. Huntungton vb. gibi teorisyenler kapitalizmin yeni evresine geçmeliydiler. Fakat katı bir gerçek ortaya çıkmıştı. Milli değerler birden güçlenmeye başlamıştı ve dünyanın yeni gerçeği medeniyetler ve bunların oluşturduğu medeniyet kuşakları ortaya çıkmıştı. Ve yeni birliktelik kültür birliği ve kültür akrabalığıydı. Bu kültür kuşaklarının dağıtılması zaafa uğratılması gerekmekte idi. Bunun alt yapısı 11 Eylül olaylarıyla ve bir dizi gizli servis operasyonu ile hazırlandı. Sahte raporlarla Afganistan’a ve Irak’a müdahale edildi. Ülke süratle Şii-Sünni çatışmasına doğru kontrollü bir şekilde yol almaktadır. Bu evrede batının karşısına Türk ve İslam dünyasının lideri bu sefer de Türkiye olarak kâh coğrafyasıyla kâh Viyana’dan Çin Seddi’ne derin bir alana en azından sosyo-kültürel olarak hakim bir Türk-İslam varlığı söz konusudur. Ve yine yeni Mustafa Reşitlere, Mithat Paşalara, Prens Sabahattinlere ve Cağdan Con Con aydınlara (!) ihtiyaç vardır. Bunlar da hazırdır. Hepimiz onları üniversite panellerinde, radyo ve gazetelerde görmekteyiz. Tarih artık yapılmaktadır. Yeni tarihin Kaziye-i Hükmiyyesini Kaziye-i Muhkemeye dönüşmemesi artık Türk aydınının elindedir. Bugün geçmişte olanlardan ders alacak bilgi birikimimiz mevcuttur. Geçmişten daha iyi durumda bir kültür birikimi tabanımız mevcuttur ve kullanılabilirse bir sanayi gücümüz de vardır. Daha iyi çağdaş dinamik ve eğitimi üst düzeyde askerî ve sivil müesseselerimiz vardır. Peki eksik nedir? Çağdaş mantığı anlayan gereklerini yapacak ülke menfaatini öne alan tamamen milli politikaları kısa, orta ve uzun vadeli planlara göre organize edecek siyasi kadrolara ihtiyaç vardır. Tarih bilimi ders alınmak içindir. Ders alınmazsa tarih tekerrür edecektir. İsmail Sarı


Bu haber 4471 defa okundu.

Ufuk Ötesi  : 2006 / 06

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002