Kasım 2008

Ö T E S İ

 

09.12.2019 



Arabistan yolculuğu


Allah nasip etti ve 5-16 Ocak 2006 tarihleri arasında kutsal topraklara hac ziyaretim oldu. Bu topraklara 1995’te Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı hastanelerde görevli doktor olarak ve 2002’de ticari vize ile de gitmiştim.

Kutsal topraklar olan Mekke, Medine; bu arada Cidde ve Taif şehirlerinde gördüklerimi, hissettiklerimi hayırlara vesile olur düşüncesiyle sizlerle paylaşmak istiyorum. Kutsal topraklardaki bu ziyaretlerimi iki açıdan değerlendirebilirim. Birincisi hali vakti iyi olan Müslümanlara farz olan hac ibadetini yapmak ve yararları açısından; ikincisi önemli bir purojem olan “Adriyatikten Çin Seddine Türk İzleri” isimli kitabım sebebiyle bu bölgedeki Osmanlı mimarî eserlerini ve son durumlarını tespit etmek. Bu iki alandaki artıları ve eksileri sizlerle paylaşmak mutluluğuna eriştiğim için Allah’a şükrediyorum. Önce hac ibadeti açısından değerlendirmeyi uygun buluyorum. Hac hepimizin bildiği gibi ekonomisi ve sağlığı yerinde olan Müslümanlara farz olan ibadetlerden biridir. İlk olarak 1995 yılında Diyanette görevli KBB uzmanı olarak gittiğimde duyduğum heyecan ve güzel hisleri, bu son gidişimde de fazlası ile yaşadım. 1995’te Mekke Diyanet Hastanesinde görev yapmış ve ilk KBB polikliniğini kurmuştuk. Bu sebeple gerekli alet ve malzemeleri temin için Cidde’ye iki defa gitmiş, şehri gezme imkânı bulmuştum. Hepimizin bildiği gibi hac vizesi ile gidenlerin Mekke ve Medine dışına çıkmaları mümkün değildir. 1995’teki hac ziyaretlerimde her şeyi Diyanet görevlilerinin halletmesi ve belki de meydana gelen aksiliklerin bize yansıtılmaması sebebiyle hiç bir müşkülatla karşılaşmamıştım. 2002’de ise 7 kişilik bir ekip ve ticari vize ile Şam üzerinden aktarmalı gidip gelmiştik. Bunda da ticari vizenin vermiş olduğu avantajdan dolayı bir zorluk ile karşılaşmadık. Hatta Cidde havaalanından kiraladığımız bir araç ile bir buçuk saatte Mekke’ye vardık. Mekke’deki görevlerimiz bittikten sonra yine aynı şeklide Taif ve Bedir üzerinden Medine’ye geçtik ve Cidde’ye uğrayıp döndük. Bu da çok hoş bir ziyaret oldu. Ocak 2006 ise ziyaretimiz hac vizesi ile oldu. Bu yolculukta bazı sıkıntılar yaşadık. Cidde’den Mekke’ye, Mekke’den Medine’ye gidişler tam bir ıstıraba dönüştü. Çünkü burada dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir uygulama var. Cidde havaalanında pasaportlara el konuluyor ve ülkeyi terk ederken havaalanında size geri veriliyor. Mekke-Medine-Cidde transferlerinde saatlerce “mektep” denilen yerlerde beklemek zorunda kalınıyor. Bu durum tam bir işkence ve keşmekeşe dönüşüyor. Buna İslam ülkeleri ve Suudi yetkilileri farklı bir yöntem bulmalı. Bu, pıratikte hacılara sıkıntı çektirmekten başka hiç bir işe yaramadığı gibi çok fazla zaman kaybına da sebep olmaktadır. Kısacası Suudi Arabistan’ın hac vizesi ile çekilen sıkıntıları, mektep uygulamalarını kaldırması, daha insancıl ve bütün dünyanın kabullenebileceği bir uygulamaya geçmesi kendisine artı puan olarak yazılacaktır. Hac ile ilgili puroblemli diğer bir konu Kâbe’nin etrafındaki sıkışıklıktır. Kâbe’nin etrafı kıralın sarayı ve 5 yıldızlı oteller tarafından tamamen kuşatılmış durumdadır. Hilton ve Continental ve yeni yapılmakta olan Zemzem Tower ve kıralın sarayı dahil olmak üzere hepsi yıkılmalı, Kâbe’nin etrafı tamamen genişletilmeli, 4-5 milyon insanı alacak bir hale getirilmelidir. Çünkü hac dönemindeki 10 günlük süre zarfında hacılar yollarda pisliklerin üzerinde namaz kılmakta ve rezil olmaktadır. Bu durum Müslümanlara yakışmamaktadır. Arafatta ciddi bir sorun olmamakta, ancak Mina ve Müzdelife’de sıkışıklık, yersizlikten değil düzensizlikten kaynaklanmaktadır. Bu üç bölgede tuvaletler iki katına çıkartılmalı ve raylı sistemlerle ulaşım rahatlatılmalıdır. Bu negatifliklerin yanında hac görevimizi yapmanın manevi zevki tarife sığmaz bir zenginliktir. Bunu yaşamak lazım, ancak o zaman anlaşılabilir. Kâbe’de, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da dünyanın her yerinden gelen siyah ya da beyaz Müslüman kardeşlerimizle birlikte namaz kılmak, dua etmek, semaya ellerimizi açıp Allah’a yalvarmak, maddi düşüncelerin silinip maneviyatın öne çıktığı anları birlikte yaşamak. Bu her Müslümanın tatması gereken bir duygudur. Medine ise bir farklı güzel. Yüce peygamberimizin kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi’de namaz kılmayı, kabrini ziyaret etmeyi ve burada dua etmeyi Allah tüm Müslümanlara nasip etsin. Ayrıca Kuba mescidi, Cuma mescidi, Mescid-i Kıbleteyn, Uhud şehitliği ve Okçular tepesi, Hendek savaşının geçtiği Yedi Mescidler bölgesi, Osmanlı tiren istasyonu ve Hamidiye camisi, Osmanlı kalesi. Bunları ziyaret etmeyi, tarihi yaşamayı, “hacı” olmayı... tekrar tekrar söylüyorum, Allah herkese nasip etsin. Ziyaretimin ikinci aşaması ise bu coğrafyadaki Türk mimari kültür mirasının tespiti ve bu kutsal topraklarda Osmanlıyı, dedelerimizi, Fahrettin Paşayı, Cemal Paşayı anmak ve anlamak idi. Bu pencereden baktığımızda Osmanlı yaklaşık 600 yıllık imparatorluğu boyunca en yoğun mimari eserleri Balkanlarda verdi. Ancak Ortadoğu ve diğer bölgelerde de pek çok mimari eser bıraktı. Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra bu eserlere karşı her yerde yoğun bir yok etme kampanyası sürdürülmüş ve bu, halen de devam etmektedir. Bunun sebebi dünyanın en adil ve hoş görülü imparatorluğunun izlerini yok etmektir. Bu yok edilebilirse, bugün dünyayı yönlendiren güçler adaletsizliklerini adalet diye yutturabileceklerdir. Kutsal topraklar ve Taif de bu tahribattan payını en fazla alanlardan olmuştur. 400 yıldan ziyade hükmettiğimiz bu topraklar için maddi manevi her şeyimizi verdik. Hepsi bir yana bu kutsal emanetlere zarar gelmesin diye binlerce Türk genci bu topraklarda şehit düştü. Buna rağmen son 100 yılda Osmanlı kültür mirasına karşı en yoğun katliam yapılan ülkelerden biri de Suudi Arabistan olmuştur. Gerçi Suudi Arabistan kendi tarihî mirasına da yoğun katliam yapmış bir ülkedir. Bu gün Mekke’de Osmanlı dönemine ait sadece 2 adet yapı bulunmaktadır. Bunlardan birisi Kâbe’nin hemen etrafında bulunan revaklar ve altın oluktur (1. resim). İkincisi ise Merve tepesinin arkasındaki mahallede bulunan Osmanlı konağıdır (2. resim). 2002 yılında tespit ettiğimiz Ecyad kalesinin yerinde ise Zemzem Tower yükselmektedir (3-4. resim). Medine’de ise daha fazla Osmanlı eseri mevcuttur. Bunlar Hicaz demir yolu, Medine tiren istasyonu, Hamidiye camisi, Osmanlı kalesi, Okçular tepesi etrafındaki surlar, Mescid-i Nebevi’deki ilk kısımdır. Bunlardan Mescid-i Nebevi’deki ilk kısım hariç (yeşil kubbenin olduğu bölüm), 1995 ve 2002’deki ziyaretlerimde diğer eserlerin hepsi harap halde idi. Ancak bu sene oldukça mutlu oldum. Çünkü gar binası ve camide restorasyon çalışmaları vardı. İstasyonun iç kısmı restore edilmiş, Hamidiye camisi, ana gar binası ve ön kısmında restorasyon çalışmaları devam ediyordu. Medine savunmasını yapan Fahrettin Paşanın da ruhu bu icraatla şad olmuştur. Medine’deki yetkililerden diğer bir beklentim, etrafı tellerle çevrili ve harap halde olan Osmanlı kalesinin de restore edilmesidir. Ya da Türk büyükelçiliğinin olayı dostane yollarla halletmelerini diliyorum. Bu da yapılabilirse Medine’de kalabilmiş bu 4 eserimizle gelecek nesillere o topraklara uzun yıllar hizmet ettiğimizin somut delili kalmış olacaktır. Çünkü ecdadımız bu kutsal toprakların 400 yıl hizmetkârlığını yaptı. Mekke’de Kâbe’den büyük, Medine’de Mescid-i Nebevi’den yüksek bina yapmadı. Ecdadımız o toprakları korumak için binlerce şehit verdi. Medine tiren istasyonunda rayların üzerine keçe döşetmişti. Tiren geldiğinde gürültüsünden Resulullah’ın ruhu rahatsız olmasın diye! Böyle ince ve nazik bir milletin bıraktığı eserleri tahrip etmek Müslümanlara yakışmaz. Hele hele Suudi yetkililere hiç yakışmaz. Bu eserler onları küçültmez büyültür. Çünkü tarihe değer vermeyen milletlerin geleceğe güvenle bakması mümkün değildir. Tarih milletlerin her şeyidir. Bu gün o topraklarda yaşayan tüm Arap toplulukları bunu Osmanlı imparatorluğu, yani Türklere borçludur. Borçlarını ödemelerini istemiyoruz, ancak Osmanlı onların da geçmişidir. Ona biz de, onlar da saygı duymalıyız. Bu vesileyle tüm okuyuculara saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Dr. Orhan Gedikli


Bu haber 4864 defa okundu.

Ufuk Ötesi  : 2006 / 06

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
           
       
 
   

Karahan 2002