gezi

 

Nazan Sezgin  

17. YY ın ŞARLATANI : SABBETAİ ZVI


Soğuk savaş yıllarına rastlayan çocukluğumuzda birisi bir başkasına garez olunca komünist derdi. Bu sıfat çoğu zaman benzersiz argo sözlüğümüzden seçilen zarif sözlerle anlam bakımından pekiştirilirdi. Derken devran değişti ve komonizma tedavülden kalktı. İnsan tabiyatıyla pek uyumlu olmadığı anlaşılmıştı. Demirperde kalkınca sınırsız enerji kaynaklarına sahip Sovyetlerin bil’umum halklarından binlerce işçi Türkiyede kaçak olarak çalışmaya başladı ki bunların arasında pek çok da Ermeni olduğu söylenmekteydi (besleyin!).

Dünya da tek kutuplu oldu ve köpeksiz köyde birileri değneksiz gezmeye başladı. Türkiye gibi kıritik bir bölgede yer alan bir ülkede birileri yine kızdıkları veya çekemedikleri insanlara bu defa “Sabetayist” sıfatını yakıştırmaya başladı. Önce 5. koldan fısıltı halinde sonra “Beyaz” dizilerdeki derin (!) bilgilerle. Derin bilgi tabii, beyaz dizi bunlar, pembe değil. Kim icad etmişti bu sabeteyist lafını? Öncelikle ümmetçi sağın iki önemli kalemi icad etmişti, ama sonradan pek bilimsel (!) olan bu deyimi halen Marksist ve üstelik sovyetolog olduğunu iddia ederek ülkemizi güya onomastik bilimiyle tanıştıran bir purofesör ve mesai arkadaşlarıyla onları kaynak gösteren kimi akademisyen ve gazeteciler yaygınlaştırdı. Sabetayistler Rumeli’de Selanik dönmesi olarak bilinenlerdi ve Osmanlı onlara “avdeti” demişti.
Eskiden ümmetçi sağın söylemi olan bu konu şimdi sosyal demokratların ve Atatürkçü düşünce kanadının fazlasıyla ilgisini çekmekte ve beyaz kitaplar neredeyse yok satmaktaydı. Halkın kitabı Kur’ansa, aydınının kitabı Beyaz dizilerdi. Kimse yazılanların doğru olup olmadığını tartışmıyordu bile, çünkü okuyucuların ortak tarih bilincine Türkiye tarihinin 1923’te başladığı nakşedilmişti. Daha eskisi konusunda çoğu ilkokul dördüncü sınıfın bilgi düzeyindeydi. Oturup da Köprülü’den, Barkan’dan, Köymen’den tarih okuyacak kadar ne merakları ne de bilgileri vardı. Dedikoduyu tarih zannederek okumaya başladılar. Kimler Sabetayist değildi ki? İstiklal Harbimizi kazanan eşsiz kılıçlar, erkekler tekkelerde yan gelip yatarken cepheye gitmiş, Cumhuriyetimizi kuranlar, halkın sevgilisi olmuş başbakanlar, Cumhurbaşkanı eşleri, yazarlar, şairler, gelmiş geçmiş tarihi kişiler, velhasıl bütün Türk eliti. Verilmek istenen mesaj belliydi: Siz koyun postuna ve güderilere bürünerek Anadoluya gelmiş göçebeler, siz kimsiniz ki? Sizi güden dönmelerle devşirmelerdi? Milli Mücadeleyi siz kendiniz mi yaptınız sanıyorsunuz? İngilizler Özbekler Tekkesini bilmiyor muydu? Onlar göz yummasaydı siz ne yapabilirdiniz ki? vb. Tabii bizim aydın (!) bu mavala hemen inandı ve hiç birinin aklına “iyi de imparatorlukları kim kurmuş?” sorusu gelmedi. Yazanlar hem iyi para kazandılar hem de kıskıs güldüler. Kıskıs gülenlerin bir kesimi de bence Selanik dönmeleriydi, çünkü olduklarından çok fazla büyütülerek, taltif (!) edilmişlerdi.
Sabetayist ne demekti? Kimdi bu Sabetay? S. Sevi, Mora yarımadasındaki Patras’tan İzmire göçen Yahudi ailelerinden birinin oğluydu.1626’da İzmirde Agoraya bitişik bir evde doğdu. Haham olmak üzere eğitildi. Genç yaşında farklı kişilik özellikleri gösterdiği için dikkati çekmeye başladı, konuşmasıyla dinleyenleri etkilemeye başlamıştı ve dinen yasak olan Kabbala’yla ilgili bazı ifadeleri kullanınca hahamları kızdırdı. Bazen coşuyor, buna aydınlanma dönemi diyor, bazen içine kapanıyordu. Ailesi tuhaflığı fark etti ve Sabetayı iki defa evlendirdi ama o hanımlarla ilgilenmedi. Aydınlanma dönemlerinde etrafında büyük kalabalıklar toplanmaya başladı. Bu nümayişler İngiliz Sefaret katibi Pol Riko’nun da dikkatini çekti ve gönderdiği raporlarda bir hahamın kendini “mesih” ilan ettiğini bildirdi. O tarihlerde Yahudi dünyası yine zordaydı. Ukraynada Kazakların ayaklandığı ve yüz bin Yahudiyi kılıçtan geçirdiği söyleniyordu ve bir kurtarıcı bekleniyordu. Ukrayna o devirde Polonya’ya bağlıydı ve kırallığın vergilerini Yahudiler topluyordu. Hahamların canı sıkılmıştı, sapkın bir mezhep mi doğmaktaydı? Hem Osmanlı toprakları onlar için emin bir sığınaktı. Padişahın gazabından korkarak Sabetayı şikayet ettiler, bir süre Geliboluda hapis yattı. Daha sonra Kahire ve Kudüs taraflarına gitti. Gazze’de Nathan isimli bir kalpazanla tanıştı, o da onun beklenen mesih olduğunu tasdikledi. Birlikte cizyesini ödeyemeyen fakir yahudiler için zenginlerden para topladılar daha doğrusu dolandırdılar. Bu arada Sabetay Lehistandaki kıyımdan kurtulmuş ve o taraflara gelebilmiş süfli bir kadınla evlendi. Tekrar Türkiyeye dönerek puropagandaya başladı. En sonunda Edirne sarayında Padişah Avcı Mehmed’in huzuruna çıkarılarak sorguya çekildi, sıkıştırıldı ve müslüman olursa canının bağışlanacağı söylendi. Korkudan müslüman olarak Aziz Mehmet Efendi adını aldı. Hatta hacca bile gitti (bunun müritler arasında müthiş hayal kırıklığı yarattığı söylenir). Kendisine Kapucubaşı unvanı verilerek maaş bağlandı. Osmanlı bu, politikalarına aklımız yetmez, aynı kişi İspanyada Engizisyon ateşinde yanmaz mıydı? Gelgelelim, Sabetayın müslümanlığı sureta idi, yine rahat durmadı, Edirnede camilerde bile mesajını yaymaya başlayınca bu sefer Arnavutluğun çok ücra bir yerine sürüldü ve orada öldü. Ölümü sır imiş.
Biz burada hikayeyi özetleyerek anlatmaya çalıştık. Ayrıntıyı merak eden okuyucularımızın ilk başvuracağı temel kaynak Bodrumlu Yahudi tarihçi Avram Galanti’nin Sabetayizm adlı kitabıdır. Bu kitap 1930’larda yayınlanmış onlar hakkındaki ilk esaslı araştırmadır. İnce bir kitaptır. İkincisi İ.Aleaddin Gövsa’nın Sabetay Sevi adlı kitabıdır. Gövsa Selanik dönmelerinin Yeşilköydeki kız okulunda çok uzun yıllar önce müdürlük yaparken tuhaf olaylar gözlemleyince bir araştırma yapmış ve kitap yayınlamıştır. Bu kitap kolayca bulunmaktadır. A.Galanti’nin kitabı ZVİ yayınevi tarafından basılmıştır. Ben de S. Sevi’nin İzmirde doğduğu evin halen mevcut olduğunu bu kitabın önsözünden öğrenmiş ve bilmediğim için de kendime kızmıştım. ZVİ Yayınevi bu konuda çok yayın yapmaktadır, hatta Cemaat aleyhinde yazan A. Safi beyin kitabını dahi basmıştır, yayıncı ana tarafından dönme olduğunu yetişkin yaşında öğrendiğinde çok şaşırdığını söylemektedir. S. Sevi’nin ve Şemsi Efendinin torunu olduğunu iddia ederek, cemaate saklanmayın, ortaya çıkın demektedir. Bir üçüncü kitap da yıllardır Türkiyede yaşayan İrlanda kökenli fizik öğretmeni J. Freely’in “Kayıp mesihin peşinde” adlı kitabıdır ve S. Sevi’nin Polonyalı müritlerinden vs bahseden bir araştırmadır.
Kaldığımız yerden devam edelim, peki müritlere ne olmuş? diyeceksiniz, ona hâlâ inanan bir kısmı ölümünden sonra Selaniğe yerleşmeye başlamış. Büyük bir gizlilik içinde varlıklarını idame ettirmeye başlamışlar. Fakat kısa zamanda aralarında ruhanî bazı anlaşmazlıklar çıkmış, hatta bu iş o kadar ileri gitmiş ki birbirlerini öldürüp cesetleri kireç kuyularına attıkları bile rivayet ediliyor. Neticede üç malum cemaat ortaya çıkmış; Kapaniler, Karakaşlar, Yakubiler. Bunların irtibatlarının kopuk olduğu, ayrı mahallelerde yaşadığı yazılır, söylenir ama en bilinen dönme mahallesi Yılanlı Mermer’dir. Tabii bir zamanların Osmanlı Selaniğinde. Cemaatler içindeki Türklere en yakın olan ve devlet memuriyetinde çalışanların da küçük Yakubi cemaatine mensub oldukları yazılı. Karakaşlar ve Kapaniler ticaretle uğraşmışlar, zenginleşmişler, refahlarıyla birlikte eğitim seviyeleri de yükselmiş ve elit üstü elit bir sınıf oluşturmuşlar. Ama bu yine mesih’in bir gün sabaha karşı geri döneceği kabilinden hurafelere inanmalarına engel olamamış ve her sabah deniz kıyısına bir karşılayıcı göndermeye devam etmişler. 1875 yılında Selanikte neşredilen Goncayı Edeb adlı dergide aydınlık kafalı gençler “17.yy.ın şarlatanı” başlığıyla Sabetay’ı hedef alan bir makale yazınca derhal cemaatten kovulmuşlar. Bu ifade yazımızın başlığı olmuştur. .
Zaman içinde tarihimize daha serinkanlı bakabilme şartları doğdu, araştırmalar yayınlanıyor, insanlar Balkan Savaşı faciası üzerine bir süredir düşünüyor, yazıyor, saklı tarih aydınlanmakta. İttihat ve Terakki’yi kimin nasıl maşa olarak kullandığı, hareket ordusu gönüllülerinin nasıl kandırıldığı, Sultan 2. Abdülhamit’in hangi sinsi amaçla tahttan indirildiği ve bunun Rumeli Türklüğü’nün nasıl mahvına sebeb olduğu geç de olsa anlaşılıyor. Dikkatler sonuçta yine malum cemaat üzerine yoğunlaşıyor. Sultan Abdülhamit neden başka yer yokmuş gibi Selanikte ve üstelik bir İtalyan yahudisinin Allatini’nin köşkünde ikamete mecbur ediliyor? Makedonya Risorta nedir, bir mason locası mı? İtalyanlar hangi cüretle Tırablusa ve 12 Ada’ya asker çıkartabiliyor, İtalyanlara iktidara gelmenin diyeti mi ödeniyor ve kapalı kapılar arkasında gizli işler bize bugünkü icraatları mı hatırlatıyor? Neden Mustafa Kemal ve yiğit arkadaşları Tırablusa yekten değil de ancak gizlice gidebiliyor? Bulmacanın parçaları birbirini tamamladıkça ipuçları İttihat Terakki’nin aydınlatılmaya muhtaç karanlıklar içindeki kuruluşuna kadar gidiyor. Ya Balkan savaşı? İşkodra, Yanya, Edirne mertçe direnirken Selaniğin Bulgar zulmü korkusu bahane edilerek şerefsizce teslim edilişi ve Arnavut Tahsin paşanın başka bir yere değil de İtalya’ya gidişi, Esat Toptani ve Gega arnavutların ihaneti bizleri düşündürmelidir. Emmanuel Karasso gelince 1919’da kızını alarak gidip Napoliye gitmiş ve 1934’te Tiriyeste’de ölmüştür. Haberi veren İngiliz gazetesi ihtiyar avukatın iaşe müfettişliği sırasında 2 milyon lira vurduğunu yazmış. Günahı gazetenin boynuna. Karaso Cavit ve Talat beylerin üstadı azamı imiş. (Gönye ve Hilal, T.Vakfı Yurt Yay.). Bu ülkede İttihatçılar ve Balkan Harbinin konuşulması nedense bir tabudur. İmparatorluğu parçalayanlar ya. En büyük kahraman ve milliyetçi ya da ilerici (!) dir. Yıldız sarayının yağmalanması, vagon ticareti vurgunu, muhalif gazetecilerin öldürülmesi çoktan unutulmuştur. Oysa gelenler gideni aratmıştır. Neticede önde gelenlerin küçük bir kısmı İzmir suikastı bahanesiyle ipe gitmiştir, iyi de olmuştur, Gazi Paşa yüreğinde duyduğu Rumeli’nin acısını belki bir nebze olsun hafifletebilmiştir, dünyadaki bütün mason localarının Karakaşi Cavit Bey’i affettirebilmek için araya girdiği rivayet edilir. Malum cemaatin tek büyük kaybı budur. Kan ve ölüm demek olan Balkan Savaşında burunları bile kanamamıştır. Sadece1917 de Yunanın sinsice çıkardığı yangında (yunanın başlıca hüneridir) arşivlerinin yanarak yok olduğu söylenir (acaba?). Mübadele söz konusu olduğunda da sayıları 15 bin civarında olduğu bilinen bu cemaatin Yunan meclisindeki milletvekilleri eliyle Anadoluya gönderilmemek için dilekçe vererek “biz ne Türk ne de İslamız” dedikleri malum. Ama Yunan bunların ticari potansiyelini bildiği için derhal başından savmış. Eğer kalsalardı, 1941 yılındaki Nazi işgaliyle tirenlere doldurulacak ve Selanikte kalan 80. bin yahudinin kaderini paylaşacaklardı. Bugün de Türkiyede TESEV’lerle Karakaşi sözde purof .ler tv’lerde fetva veremeyecekti. Bence fazla ukalalık etmeyip hallerine şükretmeliler. ZVİ yayınevinin sahibi cemaat asimile oluyor diye bence hiç üzülmesin. Kalan küçük odak yetiyor ve icraata devam ediyor. Eli kalem tutanlar Birinci Meşrutiyetten beriye saklı tarihimizi iyi öğrenmelidir ve öyle yazmalıdır, aksi halde geçenlerde Amerikanlaşmış bir Türkün cenazesinin getirilişinde yaşanan, Ertegün/Özbekler Tekkesi polemiğinde tanık olduğumuz bir tıfıl köşe yazarının inatla kargaları kılavuz edinmesi gibi gülünç duruma düşerler. Kaynak gösterilen kitaplar yanlışları ayıklandığı takdirde hacmen yarıyarıya küçülür. Yeri gelmişken zamanında her iki mekanı da incelemiş biri olarak tekkenin Bülbülderesi mezarlığından epeyce uzakta olduğunu okuyucularıma belirtmek görevim. Ne yani? Mezarlık yukarıya mı taşınmış? Yakınlarda önünden geçtim, yerindeydi. Hem Bülbülderesi mezarlığının tamamı da dönmelere ait değildir. Giriş kısmında Rumeliden gelen Türk ve müslimler gömülüdür. Ortalara doğru mezarlığın havası aniden değişir, mezarlar çok sıktır, ama çok bakımlıdır. Birden bir müslüman mezarlığında olmadığınız duygusuna kapılırsınız. Bu tuhaf mezarlık bir maşatlık da değildir. Fotoğraflı mezar taşları sizi şaşırtır, bilinen ve az bilinen dönme soyadlarını taşlarda okuyabilirsiniz. Birçoğu da eski yazıyla yazılıdır. Mezarlar yukarılara doğru devam eder, bu netameli yerden bir an önce kaçayım duygusu içindeyken birden yanınızda özel bekçi belirir ve ne aradığınızı sorar. Biraz hasbıhalden sonra size anneler gününde gelmenizi tavsiye ederek kaybolur. Bülbülderesi, mezarlıkların nasıl bir açık hava arşivi olduğunun çok önemli bir delilidir. Ve namuslu araştırıcılarını beklemektedir. Çok da iyi korunmalıdır, bütün eski mezarlıklar gibi.
Balkan savaşında Türk ve müslüman nüfus tam bir soykırıma uğrarken burunları dahi kanamayan dönmeler, mecburen ahali mübadelesiyle Anadoluya geldiklerinde tabii ki İzmir ve İstanbulu tercih etmiş, getirdikleri kapitalle yine tüccar ve sanayici olmuşlardır. Ama Türkler ne arazisinin ne emlakinin karşılığını alabilmiştir. Havuzlu Türk konaklarında büyüyen ağa kızları İzmir’de bahçesiz Rum evlerine sığınmak zorunda kalmış ve incir işletmelerinde işçi olmuştur. Bunlardan biri de benim anneannemdir. Erkek nüfusu kırılmış, geriye yaşlılarla kucaktaki oğlan çocuklar kalmıştır. Üstüne üstlük pis muhacir diye aşağılanarak Osmanlıya yaptıkları vefasızlığın bedelini bir de böyle ödemişlerdir. Ama şimdi Balkan Türklüğü dirilişte. Yaşanan acılardan ders alındı. Kuman/Kıpçakların müslüman torunları, (Konyarların, evladı fatihanın, serdengeçtilerin, dalkılıçların, sürgün Karamanoğullarının) kalkındılar, ama alın teriyle, eroin ticaretiyle değil. Balkan Federasyonu Başkanı Ö. Pehlivanoğlu konuşmasıyla gerçek bir sivil toplum örgütünün ne yapmaması gerektiğini bir güzel ifade etti. Yakında Batı Tırakyada sınırımızın 2. Balkan savaşının da gerisinde olduğu, Lozan’da hakkımızın yendiği, Dedeağacın bile geri verildiği tartışılmaya başlar umarım. Balkan kazanı yavaş yavaş ısınmakta, fokurdamaya başladığında hiç bir şey yapmadan sadece seyretmeli hem de gülerek, çakallar birbirini yesin ve Osmanlı tokadını patlatmak için fırsat kollanmalı. Öyle de “aman İsrail lobisini kızdırmayalım” diyen AB ci emekli monşer milletvekilleriyle bu iş nasıl olur? diyeceksiniz biliyorum. Olur da yeter ki kararlı olalım. Montrö anlaşması nasıl yapıldıysa ve Hatay nasıl geri alındıysa.
Bugünlerde S. Sevi’nin eviyle ilgili tartışmalar başladı, müze olsun mu, olmasın mı? Dedikodu basınının körüğü çalışıyor, yalan, yanlış. Bu ev neredeymiş?
Büyük acılarımıza sebep olan sahte mesihin doğduğu ev İzmirde İkiçeşmelik caddesinde Agoranın hemen bitişiğinde 920. sokaktadır, merak edenler için yazıyorum. Muhtar dahil çevre halkı Sabetayı bilir, Polonyadan bile ziyaretçilerinin gelmekte olduğunu anlatır. Konuşmalardan 35-40 yıl öncesine kadar burasının bir yavudhane yani yoksul yahudilerin tek odalarda yaşadığı mekan olduğu anlaşılır. Şimdi tam bir çöplük ve berduş yatağıdır.
17 yüzyıldaki bu şarlatanın etkileri günümüze kadar gelmiştir. Ama bunu çok büyüterek her taşın altında Sabetayı aramak bu şarlatanı çok büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır.
sevimnazan@gmail.com


www.ufukotesi.com - 02 / 2007  

ufuk@ufukotesi.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.