Seyran

 

Hayri Ataş  

İlk öğretmenlerim: Babaannem ve dedem


Dördüncü sınıfta idim galiba. Adeta kan kaynatan bir Ağustos sıcağında köye iki saat uzaklıktaki tarlamıza ekin biçmek için sabahın oldukça erken bir vaktinde yola çıktık. Maksat güneş iyice yükselmeden tarladaki işi kolaylamaktı. Tarlaya vardığımızda dedem hemen kollarını sıvadı, tırpanı eline alıp Haydi Bismillah dedi ve tarlanın yola en uzak kısmından ekinleri biçmeye başladı.

İlkokulu Sivas’ın bir köyünde annemden babamdan uzakta, ancak beni çok seven dedem ve babaannemin yanında okumuştum. Ana baba hasreti olmakla beraber hayatımın en renkli, en eğlenceli zamanları idi o günler. Bir kere uçsuz bucaksız alanlarda canımızın istediği gibi koşar oynardık. Zaman ve mekân sınırını kendimiz koyardık. Bütün sokaklar, damlar, tarlalar, harman yerleri, bahçeler, bağlar, dereler, ırmaklar bizim oyun alanlarımızdı. Yazın köyün aşağısındaki ırmakta yüzer, sonra ırmak kenarındaki yüce ağaçların altına uzanır hayallere dalardık. Uzun kış gecelerinde ocak başına toplanıp masallar, hikâyeler dinlerdik. Bahara doğru ise yaylaya çıkardık. Yazın en sevdiğim işlerden birisi ekin biçmeye gitmekti. Bu işi beceremezdim, zaten dedem de fazla yorulmamam için bu işe pek razı olmaz ancak yine de orak kullanmama, onları bilememe, biçilmiş ekinleri deste yapmama izin verirdi.
Dördüncü sınıfta idim galiba. Adeta kan kaynatan bir Ağustos sıcağında köye iki saat uzaklıktaki tarlamıza ekin biçmek için sabahın oldukça erken bir vaktinde yola çıktık. Maksat güneş iyice yükselmeden tarladaki işi kolaylamaktı. Tarlaya vardığımızda dedem hemen kollarını sıvadı, tırpanı eline alıp Haydi Bismillah dedi ve tarlanın yola en uzak kısmından ekinleri biçmeye başladı. Dedemin, tırpanı genişçe bir kavis çizecek şekilde savurup sapsarı başakları devirmesi hoşuma gidiyor, ben de arkasından biçilenleri toplamaya çalışarak onu takip ediyordum. Dedem ara sıra duruyor, arka cebindeki bileği taşını çıkarıp tırpanın ağzını biliyor, sonra tekrar işe koyuluyordu. Öğleye doğru, dedem hem biraz dinlenmek, hem de babaannemin hazırladığı çayı yudumlamak için tırpanı bıraktı. Ben hemen tırpana sarıldım ancak dedem kullanmama mâni oldu. Zira tırpan benim için hem ağır hem de tehlikeli idi. Ayrıca tırpanın ağzını köreltebilirdim, çünkü ağzı taşa veya sert bir cisme çarpan aracın bileğilenmesi oldukça zahmetliydi. Bundan başka ne köyde ne de yanımızda yedek tırpanımız vardı. Dedemle birlikte çaylarımızı yudumladıktan sonra ben kalkıp tarlada dolaşmaya başladım. İçimde tırpanla ekin biçme hevesi kabardı ve usulca tırpanı aldım. Tıpkı dedemin yaptığı gibi ben de yaylana yaylana savurmaya başladım. Tabii onunki kadar düzenli biçemiyordum, hatta ziyan ediyordum bile denebilir. Dedem durumu fark edip bana seslenmişti. Lâkin benim bırakmaya niyetim yoktu. Tırpanı bir savurdum, bir daha derken “çaat!” diye bir ses duydum. Tırpanın sapını kaldırdığımda o sert çelik aletin tam ortasından ikiye ayrıldığını gördüm. Tırpan kırılmıştı, ben de şaşırmıştım. Dedem durumu anladı ve üzerime doğru, haklı olarak, yürümeye başladı. Ben korkudan kaçmaya başladım. Zira dedem çok kızmıştı. Çünkü yedek tırpan yoktu, köy iki saat uzaktaydı, köye gitmek, ödünç bir tırpan bulup geri gelmek uzun iş. Kısacası o gün bütün iş kalacaktı ve bu sıcakta ekinin tarlada kalması geçim kaynakları buna bağlı insanlar için büyük ziyan demekti. O kızgınlıkla dedem üzerime gelirken birden kendimi babaannemin kollarının arasında buldum. O anda dedemin olduğu yerde çivilenmiş gibi durduğunu ve bana vurmak için kaldırdığı elinin havada asılı kaldığını gördüm.
Babaannem beni emniyete aldıktan sonra başını kaldırdı ve dedeme sertçe “Herif, herif sen hiç çocuk olmadın mı?” diye bağırdı. Sonra beni de alıp bir köşeye oturdu. Hiçbir işe elini sürmedi. Dedem gerisingeri döndü, biçilen ekinleri demet yaptı, sonra onları tarlada uygun bir yere istifledi. İşini bitirince dönüp yanımıza geldi. Eşyaları eşeğe yükledi. Sonra da beni belimden tutup kaldırdı, eşeğin üzerine oturttu ve köye doğru yola çıktık. Köye kadar ben hiç konuşmadım. Dedem köyün hemen yanı başında tarlamızın kıyısındaki alıç ağacından bana alıç topladı, yine dere kenarındaki söğüt ağacından kestiği daldan da bir düdük yaptı. Akşam yine hiçbir şey olmamış gibi baş başaydık. Rahmetli dedem ertesi gün köyde ödünç bir tırpan bulamadığı için yorgunluğu ve işin uzamasını göze alarak tarlayı o gün orakla biçti. Ancak tırpanın kırılmasıyla ilgili bana hiçbir şey de demedi. Zira ben o gün hem dedemin hem de babaannemin nasıl yorulduğunu görerek zaten cezamı çekmiştim. İş uzadığı için çok istediğim yayladaki evimize gitmemiz de gecikmişti. Bu da işin cabası idi. Onlar bunu biliyorlardı ve üzüntümün de farkındaydılar, beni daha fazla üzmek istemiyorlardı.
Şimdi düşünüyorum da dedemin bana kalkan eli iner miydi? Hiç sanmıyorum. Zira dedem yanında kaldığım beş altı yıl boyunca bana yüksek sesle bile konuşmamıştı. Benim isteklerimi hiç geri çevirmemişti. Ben onun için sadece torun değil aynı zamanda emanettim de. İyi hatırlıyorum. Bir ineğimiz vardı ve ben onu çok sever; suyunu, samanını, yemini verirdim. Bir gün ihtiyaç dolayısıyla dedem onu başka köyden birilerine satmış. Duyunca ne kadar ağladım, nasıl üzüldüm. Bunun üzerine dedem gidip köyün alt tarafındaki yolda adamlara yetişip üste para vererek ineği geri alıp bana teslim etmişti.
Babaannemin dedeme söylediği sözün kıymetini uzun yıllar sonra öğretmenliğe başladığım zaman anladım. Anne, baba, öğretmen olarak birçok davranışlarına kızdığımız hatta cezalandırdığımız çocuklarımızın yaptıklarını bizler de yaptık, ancak büyüyünce unuttuk. Belki ara sıra çocukluğumuza dönsek onların yanlışlarını daha kolay düzeltebiliriz gibi geliyor bana. Benim hayattaki gerçek anlamda ilk hocalarım olan dedem ve babaannemi yaklaşan öğretmenler gününde şimdi öğretmen olmuş torunları olarak rahmetle yâd ediyorum.
hayriatas@gmail.com


www.ufukotesi.com - 11 / 2006  

ufuk@ufukotesi.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.