Ölçü

 

Cem Sökmen  

Bugün Bir Şey Söylemek Gerek!...


Bizim aydın olarak kabul edebileceğimiz kişi bugün içinde yaşadığı toplumun karşı karşıya bulunduğu sıkıntıları dert edinen, söyleyeceği sözünü (eğer bir çalışması varsa) eline geçirebildiği bütün imkânlarla, bütün ortamlarda söyleme iradesini gösterecek olandır. Sadece para kazandığı meselelerle ilgilenen, menfaat sağlayamayacağı hiç bir konuya ilişmeyen adamın hayatta sahip olabileceği en son vasıftır, “aydın (entelektüel) olmak...”

Aralık ayının son günlerinde bazı gazetelerde Fikret Otyam’ın 80. yaş günü dolayısıyla düzenlenen bir davetin haberi vardı. İlgili haberlerde davetlilerin arasında Çetin Altan, Demirtaş Ceyhun, Aydın Boysan, İlhan Selçuk, Sedat Ergin, Tarık Akan gibi isimlerin bulunduğunu okuduk. Demek ki köşelerinde veya kendilerine rahatlıkla açılan gazete sütunlarında zaman zaman birbirleriyle ulusalcılık ve küreselcilik kavgası yapan bu isimleri ulusalcılığın ve küreselciliğin üzerine çıkarak birleştiren bir başka aidiyet alanı var. Buna sosyal doku birlikteliği de diyebiliriz muhit beraberliği de. Buradaki birlikteliğin çerçevesine bir mim koyarak yazımıza devam edelim…

İKİNCİ ENDÜLÜS VEYA İKİNCİ ERGENEKON
Fikri derinliğiyle ve bildiğini söyleme iradesiyle Türkiye’nin aydınlarından biri olan Durmuş Hocaoğlu geçen günlerde “Ey Türkler” başlıklı yazısına “Entelektüel bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır. Entellektüel ancak manevi baskı gücüne sahiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercih meselesi değil mecburi tek istikamettir.” diyerek başlıyor ve okuyucuya şöyle sesleniyordu:
“Ey Türkler ya ikinci Endülüs ya da ikinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.” Bu ifadelerde ortaya konulan özelliklere uyan ciddi bir aydın potansiyeline sahip olduğumuz halde, bu potansiyelden gerektiği gibi faydalandığımız söylenemez. Vereceğimiz bir-iki örnek bu durumu maalesef doğruluyor. Bundan 5 yıl evvel bir sosyoloji doçentiyle sohbet ederken Prof. Yılmaz Özakpınar’ın eserleriyle ilgili fikrini sormuştuk. Aldığımız cevap şöyleydi “O kim? Ben tanımıyorum...” Yaşını başını aldığı halde ilmiyle kendisini ispat edememiş, kendisine sağlanan imkânları, verilen zamanı doğru dürüst kullanmamış insanların makam, mevki sahibi oldukları, saygı gördükleri yerde hangi kimlikten, hangi millilikten, hangi yerlilikten bahsedebiliriz? Zamanı ve imkânı olduğu halde okumayan, düşünmeyen, araştırmayan, rehaveti hayat tarzı haline getiren insanların birlikteliğine “biz” denemez.
Kendisine Irak Savaşı hakkında ne düşündüğü sorulunca, “Ben şu anda sadece yazacağım kitaba konsantre oluyorum” cevabını veren lâle devri edebiyatçıları el üstünde tutulursa “biz” diye bir şeyden bahsetmek mümkün olmaz. Zaten bu “biz ve onlar” körleşmesi, bu topraklara bağlılıkları ve her türlü menfaatten uzak idealizmleriyle sahici manada “biz” olan, Türkiye’nin vicdanı olan gerçek entelektüellere layık oldukları ilginin gösterilememesine sebep olmuştur. Kimlerle hangi ortaklıklara sahibiz ve bu ortaklığın mahiyeti nedir, bunun üzerinde de iyice düşünmek gerekiyor.

AYDIN: TOPLUMUN SORUNLARINA ÇÖZÜM ARAYAN İNSAN
Bizim aydın olarak kabul edebileceğimiz kişi bugün içinde yaşadığı toplumun karşı karşıya bulunduğu sıkıntıları dert edinen, söyleyeceği sözünü (eğer bir çalışması varsa) eline geçirebildiği bütün imkânlarla, bütün ortamlarda söyleme iradesini gösterecek olandır. Sadece para kazandığı meselelerle ilgilenen, menfaat sağlayamayacağı hiç bir konuya ilişmeyen adamın hayatta sahip olabileceği en son vasıftır, “aydın (entelektüel) olmak...” Kitle kültürünün yol açtığı sıradanlaşma yüzünden, toplumsal teveccühün, insana saygının ve dolayısıyla da hâkimiyetin “İçerik insanından” “görüntü insanına” doğru irtifa kaybettiği bir ortamda yaşıyoruz. Batıcı aydınlar, yani tercüme odası sakinleri, hiçbir orijinalite kaygısı hissetmeden istikametlerini belirledikleri için bu topraklar için düşünce üretme sorumluluğunu üzerlerinden atmışlar, aydının başlıca vazifesi olan düşünce ve kavram üretimini hiçe saymışlardır.

YERLİ AYDININ İŞLEVİ
Kendi kimliğinin devamından yana olan aydınların ise mesuliyeti çok büyüktür. Onlar hâlihazırda Batı’nın ve küresel yabancılaşmanın karşısında zor durumda olan bir kültür yapısını canlandırmak zorundadırlar. Çünkü Tanpınar’ın dediği gibi, ‘her şey bizden yeni bir terkip bekliyor. ”Sevdasında samimi olan insanlar, gününü yaşayan insanları da “biz”in içine katmayı başarmalıdır. İdealist yerli aydınların cehdi, en geniş toplumsal mutabakatı gözeterek, geleceği inşa edecektir.
Son söz bilge şair Arif Nihat Asya’dan… Şöyle diyor Asya: “Kimimiz ‘benim değil’ diye, kimimiz de ‘benimdir’e dayanarak her gün ne değerler mahvediyorduk. Şu memlekette bilhassa ‘Benimdir’in manasını yeniden öğretmeye lüzum vardı.”


www.ufukotesi.com - 01 / 2006  

ufuk@ufukotesi.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.