Aykırı Bakış

 

Dr. Yusuf Gedikli  

Yine Kerkük


İki tane aşiret liderinin, velev ki arkalarında İsrail ve ABD dahi olsa, koskocaman görünen Türkiye Cumhuriyetinin gözleri önünde hiç bir hak ve hukukları olmadan sırf kuvvet yoluyla Kerküğü alma cüreti göstermelerine şaşmıyoruz. Şaştığımız koskocaman görünen Türkiye Cumhuriyetinin olan bitenleri sadece seyredip hadiseleri iki lafla geçiştirmesi.

Irakta 30 ocak 2005’te yapılan seçimlerin öncesinde ve sonrasında en çok tartışılan konu, Kerküğe yönlendirilen Kürt göçünün seçim sonuçlarını nasıl etkiliyeceği idi. 13 şubatta açıklanan sonuçlara göre Kerkükte Kürtler 237 bin, Türkmenler ise 73 bin oy almışlardır. Yani Türkmenlerin oyu Kürtlerin aldığı oyun üçte biri bile değil.
Tabii ki bu adil bir seçim değil. Bunu herkes biliyor. Ancak yeni idari yapı da bu neticelere göre şekillenecek. Bunu da herkes biliyor.
Kürtlerin Kerkük politikaları kendilerine göre çok doğrudur. Kerkük zaten onların değil. Almaya çalışmasalar hiç bir zaman onların olmayacak. Almaya çalışırlarsa, belki onların olacak. O zaman kazançları da büyük olacak. Kaybedecek bir şeyleri yok, aksine kazanacakları var. Kısacası denenmeye değer bir politika ve görünen o ki İsrail, ABD ve AB’nin desteğiyle başaracaklar.
İki tane aşiret liderinin, velev ki arkalarında İsrail ve ABD dahi olsa, koskocaman görünen Türkiye Cumhuriyetinin gözleri önünde hiç bir hak ve hukukları olmadan sırf kuvvet yoluyla Kerküğü alma cüreti göstermelerine şaşmıyoruz. Şaştığımız koskocaman görünen Türkiye Cumhuriyetinin olan bitenleri sadece seyredip hadiseleri iki lafla geçiştirmesi.
Belki faydası olur. Bir kez daha yazalım. Kerkük Kürtlerin eline geçerse Türkiye Cumhuriyeti kendisini yok saysın. Kerkük Kıbrıstan daha mühimdir ve durum da gayet vahimdir.
Türkmen liderleri, Türkmen toplumu ve dahi Türk milliyetçileri külahlarını önlerine koyup biraz tefekkür etsinler. İki tane aşiret reisiyle baş edemeyeceksek, hem liderlik işini bırakalım hem de milliyetçilik nutukları atmayı.
Türkiyede her zaman hatırı sayılır bir Türkmen aydın kadrosu olmasına rağmen onlar da Türkiye Cumhuriyetinin ruhunu anlayamadıklarından, hep yanlış taktik ve sıtratejiler geliştirmişlerdir. Daha doğrusu hiç bir şey geliştirememiş, hal ve gidişin bugünkü noktaya gelmesinde onların da azımsanmayacak menfi rolleri olmuştur.
Amerikan kuvvetleri Irağa Türkiyeden girselerdi, vaziyet yine değişmezdi. Bize yine zırnık koklatmazlardı. Nasıl ki şimdi PKK’ya bir şey yapmıyorlar. Hatırlatalım, İncirlik üssü de bizde.
Kürtlere karşı uygulanacak tek siyaset mukabele-yi bil-misil siyaseti, yani ayniyle, misliyle karşılık vermektir. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti de, Türkmen liderleri de, Türkmen toplumu da, Türk milliyetçileri de kuru laflarla daha çook övünür...

Bülent Ecevitin sözleri

Aponun yakalandığı devrin başbakanı Ecevit, tv ve gazetelere verdiği demeçlerde Aponun yakalanışı esnasında “Amerikanın bize niçin yardım ettiğini bilmediğini, belki bir gün tarihçilerin bunu yazacağını” söyledi (Star, 13 şubat 2005, 19 haberleri).
Biz söyleyelim: Apo bir Marksistti. Fakat çok dikkate şayan bir özelliği vardı. Marksizm yıkılmadan önce de sonra da Amerika ile hiç bir münasebete girişmemişti. Hatta Marksizm yıkıldıktan sonra ABD tarafından kendisine görüşme teklifi yapılmışsa, onu bile reddetmiş olabilir. Yeni dünya düzeninde kendisine bağlı olmayan bir teröristin kendisine bir yararı olmadığını ve olmayacağını görünce ABD, sabrı taşan Türkiyeye yardıma karar verdi. Böylece hem kendisine bağlı olmayan Apoyu cezalandırdı, hem Suriyenin elindeki kozu aldı, hem Türkiyenin sempatisini kazandı. Hem de güya terörizme karşı savaş verdi.
İşte her şeyi bilen ve yapan koskoca Türkiye Cumhuriyetini idare eden echel vatandaşların hali...

Sarkozy’nin sözleri

Fransa, Türkiyenin AB’ye girmesi hususunda oya sunuma (referanduma) baş vuracağını anayasasına ekledi. Bu sebeple eleştirilen Fransa iktidar partisi genel başkanı Sarkozy’nin sözleri ise pek manidardı. Sarkozy, cevabında mealen şöyle dedi:
“Türkiyenin AB üyeliği için yapılacak iki şey vardır. Ya hayır deyip kapıyı kapatmak ya da evet deyip AB üyeliğiyle sonuçlanacak veya sonuçlanmayacak bir süreci başlatmak.” Yani Türkiyeyi alınmayacak.
Benzer ifadeleri Fransanın eski cumhur başkanı d’Estaing de söylemişti.
Adamlar daha ne desin? Her şeyi açık açık söylüyorlar. Kabahat onlarda mı?

Hükümetin müsbet bir icraatı : 452 tirilyonluk arge ödeneği

Hükümet, 2005 bütçesinde 452 tirilyon liralık (452 milyon YTL) bir meblağı ar-ge (araştırma geliştirme) için ayırmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin 82 yıllık tarihinde arge için ilk defa bu kadar yüksek bir meblağ tahsis edilmektedir. Bundan önceki ödenekler dostlar alış verişte görsün veya devede kulak cinsinden ödeneklerdi.
Türkiyede yıllar önce kurulan bir TÜBİTAK vardı. Son yıllarda Türkiye Bilimler Akademisi! adıyla bir levha kuruluşu da devreye sokuldu (Atatürkün bilimler akademisini kurmaması Türkiyeye çok şey kaybettirdi). Fakat bunların ikisi de amaçlarından sapmıştı. TÜBİTAK, Yunan mitolojisi kitapları basarken, TBA Türk-Yunan dostluğu için karşılıklı kız oğlan mübadelesi yapıyordu (Halen yapmaktadır).
Üniversite, akademi, enstitü ve sair kuruluşların hepsi sadece adlarıyla mevcuttur.
Türkiye bugüne dek her hususta olduğu gibi teknolojide de taklitçiydi. Gerçi her hususta olduğu gibi bu hususta da iyi bir taklitçiydi. Ama na kadar iyi ve ne kadar kısa zamanda taklit ederseniz ediniz, ilim ve teknolojide önder ülkeler her zaman sizden ileride olacaklardır. Üstelik size işlerine gelen teknolojiyi vereceklerdir ve siz hep geriden gideceksiniz. Onlarla at başı hatta ileride gitmek istiyorsanız, teknolojiyi aktarmak değil, üretmek, geliştirmek zorundasınız. Bu da ancak argeye para ayırmak ve çalışmak neticesinde kabildir. Yoksa Toynbee’nin dediği gibi “taklit hiç bir zaman yaratıcı olamaz.”
Bilimsel araştırmada Hindistan çok güzel bir örnektir. Asırlarca yabancı işgali altında kalan, halkının büyük kısmı açlık sınırında yaşayan Hindistan bilime ayırdığı meblağ, sanayinin her sahasında gösterdiği muvaffakıyet, kendi kültürüne gösterdiği saygı ve sevgi ile halen dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olmuş ve dünyada hürmet uyandırmıştır. Önümüzdeki on yıllarda Hindistanın dünyada her bakımdan bir merkez olacağı hakikattır.
Hindistan 2000’li yıllarda ihracatının beşte birini ilmî üretim (bilgisayar yazılımı) ihracından sağlamaktadır. Hintli bilim adamları ülke dışına çıktıklarında beş yıldızlı otellerde kalmaktadır (Bizim vatandaşımıza sorsanız, ineklere selam duran ülke diye küçümsemeye kalkar).
Bu sebeple hükümetin mevzubahis icraatını takdir ediyoruz. Lakin müsbet ilimlerin yanı sıra sosyal bilimlere de tahsisat ayrılması gerekir. Bu mevzuda bir kaç hususu belirtmemiz faydadan hali değildir.
Birincisi Türk tarihinin ana hatlarını teşkil eden Çin, Doğu Roma, Ermeni, Gürcü, Süryani, Latin tarihleri yetkin kişiler tarafından ve şerhli şekilde Türkçeye tercüme ettirilmelidir. Şu anda sadece Çin vesikalarının tercüme işi yürütülmektedir.
İkincisi Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça, Macarcada mevcut Türkolojik eserler Türkçeye tercüme ettirilmelidir. Günümüzde İngilizce, Fransızca, Almanca veya Rusça bilenler, öteki lisanları bilmedikleri için Türkoloji edebiyatından yararlanamamaktadırlar.
Üçüncüsü başta Türkiye olmak üzere Osmanlı coğrafyasındaki bütün tarihî eserlerin onarılması için yeni pilan ve puroğramlar yapılmalı ve gerçekleştirilmelidir.
Dördüncüsü bundan da öte 375’ten beri Paris yakınlarındaki Katalanum ovasına kadar Türk toprağı olan Avrupadaki Türkçe yer isimlerinin tesbiti, tanıtılması, Türk arkeolojik eserlerinin tesbiti, çıkarılması, korunması, tanıtılması için para ayrılmalıdır (Attilanın Aetyüsle savaştığı yere de bir anıt dikilmelidir). Tarihçe malumdur ki, Fransanın büyük kısmı, İtalyanın kuzeyi, Almanyanın güneyi, İsviçre, Avusturya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Polonya, İskandinavya, Romanya, Kuzey Karadeniz ve bütün Balkanlar takriben 1.700 yıldan beri çeşitli Türk devlet ve kavimlerinin toprağı olmuştur. Bu Avrupa toprakları Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve en son Osmanlılar olmak üzere Türklerin eserleriyle bezenmiştir ve bu ülkelerdeki bir çok yer ismi Türkçe olduğu gibi Avrupa lisanlarında dahi binlerce Türkçe kelime vardır. Ayrıca Türkler o ülkelerin etnojenezinde (etnik teşekküllerinde) mühim rol oynamışlardır (Bu hususlardaki çalışmalarımızı ileride neşredeceğiz).
Böylece Avrupalıların önüne taarruzi bir tezle çıkmış olacağız ki, belirttiğimiz üzere bu tez farazi bir tez değil, tarihî ve hakiki bir tezdir. Bilindiği gibi Avrupalılar Anadolu topraklarına kendilerinden zaptedilmiş topraklar nazarıyla bakarlar ve reconquista (yeniden fetih) için ellerinden geleni artlarına koymazlar.

Hükümetin müsbet bir icraatı daha

Hükümet namına kaydedilmesi gereken müsbet bir icraat da bu hükümetin şu ana değin gelen hükümetler içerisinde ilk defa millete, vatandaşa kıymet vermesi olmuştur. Bizim her fırsat düştüğünde belirttiğimiz, devletin vatandaşına değer vermediği, ona saygı göstermediği hususu ilk defa olmak üzere bu hükümet tarafından kırılmıştır. Başbakan Erdoğanın uçak kaçıran hava korsanını bir telefonla teslim alması, Abdullah Gülün dünya güzelinden, şarkıcılardan tutunuz da siporculara kadar başarılı olan kimseleri kabul ve tebrik edişi, Türkiyede ilk kez görülen olgulardandır. Hele Gülün Afganistanda ve Irakta rehin alınan, Güneydoğu Asya depreminde haber alınamayan Türklerin aileleriyle bizzat alaka kurması, onlara bizzat bilgi vermesi, hatta evlerine gidip onların acılarına ortak olması, bilhassa kutlanması gereken davranışlardır. Daha evvel devletin başbakanı, bakanı, hatta en ufak memuru vatandaşın seviyesine inmez!?, onunla ilgilendiğini söyleme bir yana düşünmeyi bile zul görürdü (Dediklerimiz daha ziyade Gül için geçerlidir).
Önceki hükümetler sadece siporcularu o da gönülsüz, mecburen kabul ve tebrik eder, mükafatlandırırdı.
Güneydoğu Asya zelzelesi ve tusunamisinde devletin felaket bölgelerindeki Türklerle ilgilenmesi ve onları almak için uçak göndermesi de takdir edilecek bir davranıştır. Evvela insana, insan hayatına verilen değerden dolayı, sonra bir ilkin daha başarılmış olmasından dolayı. Eğer böyle yaparsanız, hem bir kişi bile olsa insanınızın hayatına değer verdiğinizi gösterirsiniz, hem hayatı için kaygı gösterdiğiniz yurttaşınızı dünyanın öbür ülkelerinin yurttaşları karşısında mahçup ve ezik bırakmazsınız, hem de o vatandaşı ve ailesini, muhitini devlete daha çok bağlamış olursunuz, devlet olarak daha çok sevilirsiniz. Vatandaş da devletini daha çok sever, ona daha çok sahip çıkar, daha çok vergi öder.
Hükümetten beklentimiz davranışını tüm dallara yayması, müsbet ve ictimai bilim mensuplarına da şamil olacak şekilde genişletmesidir. O zaman Türkiye, Hindistanın saygısını, itibarını, pirestijini kazanabilir.


Kızıltepe olayı

21 kasım 2004 günü Mardinin Kızıltepe kazasında bir baba oğulun emniyet kuvvetleri tarafından öldürülmesi, kamu oyunu haklı olarak hâlâ meşgul etmektedir.
Olayda öldürülen çocuk 12 yaşında idi ve 13 yerden kurşun yarası almıştı.
Kamu oyu olayın üzerine gidince emniyet kuvvetleri çocuğun üstünde silah çıktığını ve silahın daha evvel başka bir olayda kullanıldığını açıkladı. Son olarak hazırlanan iddianamede baba oğul terörist olarak suçlandı. Her iki davranış, devletin kendi kuvvetlerini korumaya yönelik olduğu intibağı veriyor. Devlet, emniyet kuvvetlerini gözden çıkarsa personelin morali bozulacak, desteksiz kalacak. Olayı kabullense yine zor durumda kalacak. Yani devlet öteye döküyor dolmuyor, beriye döküyor almıyor. Tam bir fasit daire.
Sağ basında bir tane yazının çıkmaması ise sağın demokratik barometresini göstermesi açısından manidardır...
Olaya hangi açıdan bakarsak bakalım, 12 yaşındaki bir çocuğun 13 kurşunla kevgire çevrilmesini hiç bir kayıt ve şartta tasvip edemeyiz. Biz İsraile çocuk öldürdüğü için nasıl karşı çıkıyorsak, çifte sıtandart kullanmadan bu hadiseye de karşı çıkmalıyız. Aydın namusu, şerefi, haysiyeti bunu icap ettirir. Suçlular kim olursa olsun, bir an önce bulunup yargıya teslim edilmelidir. Yüksek rütbeli askerlerin bile yargılandığı günümüzde eğer suçluysa, emniyet güçlerinin de yargılanması ve cezalandırılması gerekir.
Türkiyeyi yurt içinde ve dışında zor vaziyette bırakan böyle vakalarla karşılaşmamak için emniyet güçlerinin daha dikkatli olması lazımdır. Bu da emir komutayla değil, ancak hizmet içi eğitimle olur. Yani personel neyi, ne zaman, nasıl yapacağını veya yapmayacağını bilmelidir ve ona inanmalıdır. Aksi halde sokma akılla yedi adım gidilmez.


www.ufukotesi.com - 02 / 2005  

ufuk@ufukotesi.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.