Evrak-ı Perişandan

 

Doç. Dr. Fethi Gedikli  

Kenarda Kalmış!


Meşhur yazarımız Uşşakîzade Halid Ziya’nın (Uşaklıgil) 1342/1924 tarihinde İstanbul’da Orhaniye Matbaas’ında basılan “Kenarda Kalmış” adlı kitabı bazı yazılarını bir araya getirir. Bu yazılardan “Türk Sesi” adını taşıyan birisini (s. 59-67) yeniden okumanın, yazıldığı devir olan İkinci Meşrutiyet devri aydınlarının halet-i ruhiyesini anlamak bakımından önemli olduğunu düşündüm. Diğer taraftan, dilimizin 1910’lardan beri geçirdiği macerayı da bu yazı bir kere daha göstermektedir. Yazı burada yeniden yayımlanırken tarafımızdan biraz kısaltılmıştır:

“Türk sesi
Edâ-yı vahşetine, garabet-i elhanına (vahşi edasına, nağmesinin garipliğine) rağmen bu sese derhal aşina çıktım. Hüviyet-i ırkıyemin tâ menbaına kadar çıkan bir istînâs ile (alışkanlıkla), a‘sâr ve ensâlin bînihaye (yüzyılların ve nesillerin sonsuz) silsilesinden yükselerek tarihin derin ufuklarına uçan bir hiss-i muarefe ile (tanışıklık hissiyle) hemen ilk ihtizazından (titreyişinden) anladım ki bu sesle Türklüğümün arasında, mecruh ve müteellim Türklüğümün arasında bir uhuvvet (kardeşlik) var; bu dakikada ağlayan yüreğimle bu sesin feryad-ı şikayetinde, asırlarca evvele ait bir beraber doğmak, aynı kandan gelmek, aynı göğüste büyümek, ve bîhudud fezalarda yekdiğerini kaybettikten sonra bu saat-i musibette buluşmuş olmak irtibatı vardı. Derhal ruhumun sızlayan enînleriyle onun zulmetlere feryatlarını gönderen galeyanları kucaklaştılar, sarılıp öpüştüler, beraber uçtular.
***
Hezimetler, elvah-ı dilhırâşıyla (feci tablolarıyla), kandan ölümden, girye ve nâleden (gözyaşı ve iniltiden) müteşekkil mahûf (korkunç) alayını sürükleyerek tevâlî etmiş, ve bütün Türklük, talih-i meşumunun bela ve âfet yağdıran sema-yı müzliminden düşen saika (yıldırım) altında yüksek nâsiyesini (alnını) eğmeyerek, sabûr gözlerini kırpmayarak, polat ruhu titremeyerek, necib bir sükut içinde inkıraz-ı âmâline, iflâs-ı hayaline şahit olmuş idi.
Evimin arkasında, hattın üzerinden, bir ümide koşan asker katarlarını müteakib, bir tecelli-i bîrahmin kasırgalarından kırılanlar, yuvasını, toprağını, ecdadının mezarını, mevcudiyetinin ocağını, bütün mazi ve istikbalini müthiş bir kabusun ka‘rına (kuyusu dibine) atarak hakikate üryan bir gölge şeklinde çıkan muhacirler; gözlerinde yaşlar donmuş analarla boğazlarına bir türlü koyamayan bir ukde tıkılmış babalar, sarı benizlerinde bir daha silinemeyecek kadar derin dalgalarıyla vahşi bir hayretin nikâbını (örtüsünü) taşıyan çocuklar, nihayet yaralılar, hastalar, ve daha sonra ölüler, takım takım, alay alay dönmüşlerdi. Bînihaye (nihayetsiz) katarlar, gidenlerle gelenlerden, koca bir memleketin bu kenarda çırpınan meddücezrinden, ümit ve hayal emvâcını (dalgalarını) sürmek istedikçe bîinsaf kaderin önünden ye’s ve hırmânla (mahrumiyetle) dönen bir deryanın telâtum-i cidâlinden mürekkeb bir manzara-i devvâre (dönen bir manzara) şeklinde, hattın üzerinden akıp geçmişlerdi. Ve bu yüz binlerce insan, insaniyete mukadder olabilen en müthiş dakikayı geçiren bu mehîb kitle-i beşer güya mahûf bir âfetin rüyasına ait zilâl-i mebhute (şaşkın bir gölge) idi ki en vahşi bir matemi bir kelime-i şikayet ref‘ etmeksizin, bir nevha-i tazallüm (sızıltı) çıkarmaksızın vakur ve ulvi bir sükut içinde yaşıyordu. Âlâm ve mesâible, belâyâ ve âfet ile muhammer (elemler ve musibetlerle, belalar ve afet ile mayalanmış) Türk ruhu tevekkül ve tahammülünden, ölümlerin bile fevkınde yüzen miknet-i kibarânesinden (kibarâne kudretinden) bir nebze kaybetmeyerek feragatına, sabır ve intizara müntehi felsefesiyle dişleri kilitlenmiş, dudakları basılmış, sâkit (sessiz) duruyordu.
Bir gün katarlara bir vakfe (durma) geldi, ve bu vakfe devam etti. Güya memleketin mevcudiyeti, hayat ile memat arasında bir nokta-i muallakıyete asıldı, daha sonra köy akın akın enkaz-ı harb ile dolarken hattın üzerine hilalleriyle bir dizi araba getirdiler. Evimle ikinci hat arasında kana boyanmış ay parçalarıyla harbin gene hikmetini takrir eden bir duvar yükselmiş oldu.
***
Hilal-i Ahmer’in (Kızılay’ın) bu arabalarını bekleyen neferler içinde bilhassa biri vardı ki nazar-ı dikkatimi celb etmiş idi. Köyün kızlarını, tehi (boş) evlerini dönen kış rüzgarlarının altında onu serseriyâne seyredenler de görürdüm. Gözlerinde daima düşünen bir hülya, geniş alnıyla dolgun yanaklarında geceleri parıldamak lazım gelen bir lem‘a (parıltı) vardı. Bir gün ona elleri arkasında, dudaklarının arasından bir küçük şimşir dalı sallanarak, gözleri sabit bir nazarla ileri dikilmiş, tesadüf ettim.
Bu, bir şair miydi?
Belki… Fakat her şeyden evvel bir Türk çocuğuydu. Öyle vakur bir vaz‘ u tavrı vardı ki nefer elbisesinin altında onu bir hava-yı serdarâne ile ihata eder (baş kumandana yakışır bir havayla sarar) gibiydi. Belliydi ki bu Türk çocuğunun kanı, köyünün iki kaya arasından akan saf ve berrak suyuna benzerdi, ona bir çamur katresi karışmamıştı.
Aldanmadığına emin olan bir hisle hükmettim ki gecenin arasından gelip beni bulan, matemimi alıp beraber uzak bir ufka uçuran ses onun sesidir.
Bu gün, yine bir haber-i elîmle bitmiş idi; yine köyün boş evlerinin, câbecâ (yer yer) beyaz sırtlarını rüzgarlara karşı şişiren çadırların, battal çamurlarıyla yayılan kırlarının, üryan ve cılız kollarını kaldıran ağaçlarının üzerine yıldızsız bir gecenin koyu gölgesi yarın için azîm bir sual-i endişenâkın çengel-i kasvetini (büyük bir endişeli sualin kasvet çengelini) takmış idi.
(…)
Onu hayalen görüyordum. O da günün müsmim teessüratından (zehirli üzüntülerinden) sonra uyuyamamış olacaktı, ve arabasının kapısını soğuk havalara açarak başı kenara dayanmış, bacakları sallanarak gözleri karanlığın içinde, kalbi, bîçare saf ve sade kalbi pek tahlil olunamamış, pek ehemmiyet ve vahameti anlaşılamamış bir ceriha ile sızlayarak, etrafından melül ve şikeste (kırık), efsürde (sessiz) ve bîtab, hasta ve malül geçen kardeşleri, sonra, daha ötede, yanmış köyleri, yıkılmış evleri, çiğnenmiş tarlaları düşünerek, ve nihayet hayalinin bir tâyerân-ı gayr-i ihtiyarisiyle (istek dışı uçuşuyla) çocuklarını, düşünen dullarıyla nişanlılarını görerek taşmış idi.
Basit ve sade teşekkisinin (şikayetinin) içinde bunların hepsine ayrı ayrı ifadelerle mersiyeler söyleyen, giryeler serpen, selamlar yollayan gayr-i kâbil-i tayin bir belagat vardır ki bu yek-tarz ve yek-eda neşîdenin yalnız ruhundan çıkan bir tenevvüyle vakit vakit bir lisan-ı muhteşem oluyordu.
(…)
O köşeyi ben de görüyordum; Türk ilinin uzak bir yurdunda o baba ile anayı, o genç gelini ben de görüyordum; fakat şu dakikada onlar da uyumuyor ve belki bu sesi onlar da kalblerinde, kalblerinin ihtizaz-ı evtarında (titreyen tavırlarında) işitiyorlardı.
Birden sustu. Ağlıyor muydu?.. Ötekiler de, o uzak yurtta bekleyenler de bu dakikada ağlıyorlar mıydı?...
Başımı iki ellerimin içine aldım, ve şu anda hayatımın en derinden gelen yaşlarıyla uzun uzun, kana kana, doya doya ağladım.”
1328 [1910]

Türkiye iyi bir uluslararası hukukçusunu yitirdi!

Devletler Umumi Hukuku hocası Prof. Dr. Aslan Gündüz, 54 yaşında, 20 Ocak 2004 Salı gününün ilk saatlerinde hayata veda etti. Gündüz bir senedir mide kanseri tanısıyla İ.Ü. Tıp Fakültesi'nde tedavi görüyordu. Merhum Aslan Gündüz, 1950’de Elazığ-Baskil’de Hacı Timur-Hanife Gündüz’ün oğlu olarak hayata gözlerini açmıştı. Gündüz, 21 Ocak 2004 Çarşamba günü Maltepe Merkez Camii'nde öğle vakti kılınan namazın ardından Küçükyalı Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Ölümü Türk üniversite ve bilim topluluğu arasında zamansız ve büyük bir kayıp olarak derin bir üzüntü uyandıran Gündüz, akademik hayatına 1976’da mezun olduğu İ.Ü. Hukuk Fakültesinde başlamıştı. 1984 yılında, yardımcı doçent olarak atandığı Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden kendi isteğiyle emekliye ayrılana kadar (2001) Devletler Hukuku anabilim dalı başkanlığını yürütmüştü. Gündüz, ölmeden önce İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığını yürütüyordu.
Aslan Gündüz doktorasını 1983 yılında İstanbul Üniversitesinde vermiş, Marmara Üniversitesinde iken 1988’de doçentliğe ve 1994 yılında profesörlüğe atanmıştı. Profesör Gündüz, 1993 yılında İngiltere’nin Essex Üniversitesinden master derecesi de almıştı.
1988-1991 ve 1993-1994’de M.Ü. Avrupa Topluluğu Enstitüsü Müdür Yardımcılığı, 1995-2000’de M.Ü. Avrupa Topluluğu Enstitüsü Müdürlüğü, 1996-2000’de M.Ü. Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Merkezi Müdürlüğü, 1994-1995’de M.Ü. dekan yardımcılığı gibi idari görevler de üstlenmişti. Bu arada merhum hocamız, 1995-1997 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye ile ilgili davalarda Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Türk Hükümeti'nin temsilcisi olarak görev yapmıştı.
Kıta sahanlığı hukuku, Avrupa hukuku, insan hakları, azınlık hakları hakkında ikisi İngilizce beş kitabı, kırk civarında bilimsel makalesi bulunmaktadır. Makalelerin bir bölümü A.B.D., Kanada ve İngiltere’de olmak üzere yurt dışında yayınlanmıştır. Ayrıca hoca milletlerarası hukuk sahasında birçok yüksek lisans ve doktora tezini yönetmişti. Kitapları şunlardır: Yabancı Devletlerin Yargı Bağışıklığı ve Milletlerarası Hukuk, Üçdal, İstanbul 1984; Limni Adasının Hukuki Statüsü Üzerinde Türk-Yunan Uyuşmazlığı, Otağ, İstanbul 1985; Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar ile İlgili Temel Metinler, İstanbul 1987, 1994, 1998 ve 2000; The Concept of Continental Shelf in its Historical Evolution (Tarihi Evrimi İçinde Kıta Sahanlığı Kavramı), Marmara Üniversitesi Yay., İstanbul 1990; Human Rights and Security in Europe: The CSCE Process (Avrupada İnsan Hakları ve Güvenlik: CSCE Süreci), İstanbul 1994.
Uzaktan bakıldığında hoca insanlara biraz mesafeli ve sert tabiatlı görünse de aslında yumuşak huylu, son derece dürüst, şahsiyetli ve çalışkan bir insandı. Doçentken İngilterede yüksek lisans yapacak kadar alçakgönüllü ve ilim talep eden bir karaktere sahipti. Nur içinde yatsın! FG.


www.ufukotesi.com - 02 / 2004  

fethigedikli@ixir.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.