Küllük

 

Mehmet Koca  

O ışık orada yandıkça


Karşı koyma, savunma, koruma gibi kelimeler anlamları itibarıyla beni çocukluğumdan bu yana hep rahatsız eder. Neden karşı koyayım? Ya da neden kendimi savunma gereği hissedeyim, neden koruma önlemi alayım?

Karşı koyma, savunma, koruma gibi kelimeler anlamları itibarıyla beni çocukluğumdan bu yana hep rahatsız eder.
Neden karşı koyayım? Ya da neden kendimi savunma gereği hissedeyim, neden koruma önlemi alayım?
Sanırım 1993 yılının sonbahar aylarından biriydi. Bizden çok uzaklarda olan bir Türk generali de benimle aynı duygu paralelindeydi ki ağzında şu cümleler dökülüvermişti.
-Ben bir Türk askeriyim, Türk generaliyim, beni kim yenebilir ki?
Özbek General Raşit Dostum'un bu sözlerini o zaman çalıştığım gazetenin manşetlerine taşımakta tereddüt bile etmedik. Dünyanın neresinde bir Türk varsa, ister sivil, ister asker, ister memur, işçi her ne olursa olsun, O'nu kim alt edebilir ki.
Psikolojik savaşın en önemli aşamasını işte bu alanda verdik. Yıllardır kendi özel televizyonlarımızdan, Türkçe yayınlanan gazetelerden, bilinçaltımıza hep bu mesaj gönderildi.
Türkler başarısızdır,
Türkler beceriksizdir,
Türkler hiçbir işe yaramaz,
Türkler silah üretemez, uçak yapamaz, uzaydan anlamaz, bilim dünyasından uzaktalar, bir oscarlı filimleri bile yok
Ve en en sonunda 1996 yılının Mart ayında
-Türk askeri Güneydoğu'da yenilebilir...
Bu yorum şeytan suratlı müttefikimiz ABD Savunma Bakanlığı'nın Ortaoğu üzerine üç ayrı senaryo adını verdiği "Bölgesel bir savaşta Ortadoğu-Balkan ülkelerinde askeri durum" başlığı altında verildi. Çetin günler o tarihde başladı. Türk askeri tereddüt bile etmeden Irak'ın derinliklerinde karargah kurdu, hiçbir zaman doğrulanmamasına rağmen, Suriye sınırlarından 50 km, İran sınırlarından 20 km içeri girildiği biliniyordu. 1998 yılına gelindiğinde Türk askeriyazdığı destana isim bile verme gereği duymadı.
Genelde Türk milleti, özel de ise Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı yürütülen psikolojik saldırılar 1998 sonrası doruk noktasına çıktı. Bu tarihte, Genelkurmay kendi bünyesinde sivil kuruluşlara kapılarını açmaya başladı. Türk halkının kendisi olan TSK, özgüven konusunda hiçbir politika değiştirme gereği duymadı. Etrafında çöreklenen düşmanlarına verdiği mesaj hep açık oldu.
-Sıkıysa gel
Gelemediler, gelmeye yürekleri güçleri yetmedi, aslında bundan sonra da askeri bir güç olarak gelmeleri de mümkün değil. Neden mi alın size 1923'den günümüze hiç değişmeyen bu anlayıştan küçük bir hikaye

+++

Rahmetli dedemle çıktığım ilk ve son uzun yolculuktu. 1978 yılının bir sonbahar ayında İzmir'e kendi kamyonumuzla Etibank Alüminyum Tesisleri'nden yüklediğimiz işlenmiş cevheri götürüyorduk. Uzun yol boyunca gençliğinden, yaşadıklarından, yakın tarihin yokluk yıllarından, asfalt yolların etrafında kalan acı-tatlı hatıralarını nakletti.
Ilgın, Akşehir, Çay ve Bolvadin'e kadar kah ağlayarak kah tebessüm ederek hiç duraksamadı.
Bolvadin'de ikindi namazı için durulduğunda bir kaç ihtiyara, hatırlayabildiği isimleri sordu, tanıyan çıkmadı. Yeniden araçlara binildi tekrar yola koyulduk. Yakınından geçtiğimiz tepelerde, aşılan yamaçlarda, düz yollarda gecenin karanlığında gözlerini bir an olsun kırpmadan baktı durdu. Belli ki, eski hatıralarından bir iz aradı.
-Her yer değişmiş ak oğlum, her taraf pahluka olmuş, memlekete mamurluk gelmiş diyerek gururlandı, bazen bu gurur yetmedi, ağaran sakallarını ıslattı gizli gizli. Gözleri doldu yaşlı adamın. İzmir dedem için çok önemli bir yer, 17 yaşında olmasına rağmen katıldığı Kurtuluş Savaşı'nda denizi gördüğü ilk şehir.
-Biz girdiğimizde her taraf alev alev yanıyordu, duman, is oyle yoğundu ki, bazı yerlerde burnumuzun ucunu göremiyorduk, aşağı yel dumanı, ısıcağı alıp yüzümüze yapıştırıyordu, tepeden aşağıya doğru seğirterek inerken İzmir'in üstünde bir alev topu evlerin üstünü yalayıp geçiyordu.
Sustu, sabaha karşı girdiğimiz İzmir yetmiş küsur yaşındaki adamı çevikleştirmişti. İzmir'de dedemden ayrı gezdim akşama kadar, geri dönüşte, bir Türk gemisinden Konya'ya zirai gübre yükü bulduk, devasa bir gemi, koca kamyonlar içinde manevra yapıyor, yükünü ambardan kalın çelik halatların çıkardığı vinçlerle alan araçlar limana çıkıyordu.
Dedem, kamyonun içinde beklemeyi sevmedi, aşağıya inip, geminin ön kısmına doğru yürü. Gün yenice batmıştı, arkada İzmir'in ışıkları yeni yeni yanıyordu. En başa kadar yürüdü, elinde bastonunu önüne dayanak yapıp cebinden gözlüklerini çıkardı. Karşıda yanan ışıklar dikkatini çekti.
-Heyy gidinin izmiri hey, ne çok değişmiş... diyerek bir kısık sesle attığı narayı hemen yan tarafımızda bulunan bir gemi görevlisi duymuş olmalı ki dedemin bu içten haykırışına cevap verdi:
-Hacı baba, Hacı baba, orası İzmir değil, orası ada ada.
Dedem şaşkınlıkla sordu.
-Haaa, eyvallaahh, biz buraya yanarken geldiydik, orada adayı görmedim. Af buyur, ne adası o?
Gemi görevlisi hiç istifini bozmadan hem elindeki işiyle meşgul oldu hemde dedemin sorusuna cevap verdi.
-Yunan adası hacı baba, yunan adası...
Dedem, oracıkta dondu kaldı, ne sorduğunu bile unuttu. Bastonu geminin çelik tabanına sertçe vurdu bir kaç kez, gözlüğünü çıkarıp yan cebine koydu,
-Orada yunanın ışığı yanacak, burada da İzmirliler iş görecek haa yazıklar olsun böyle memlekete yazıklar olsun...
Sertçe geriye döndü ve benim beklediğim hareketi yaptı, sağ elini hafifçe arkaya kaldırdı ve sertçe;
-Teeeeeeee deyip kamyona doğru yürüdü. Arkasında kalmama rağmen ağladığını çok iyi biliyordum, gemi çalışına genç adam şaşırmıştı, ne olduğunu anlamamıştı bile.
Geri dönüşte dedem kasabaya ulaşana kadar zorunlu olmadıkça konuşmadı, suratı asıktı, birdaha İzmir'e nasıl girdiklerini bize hiç anlatmadı.


www.ufukotesi.com - 10 / 2002  

mehmetkoca@ufukotesi.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.