Göğe Merdiven

 

Aybars Fırat  

Kızlar ve oğullar


“Türk milleti olarak neden olaylara ve insanlara çok yüksek bir zaviyeden bakıp, makul değerlendirmeler yapamıyoruz. Sadece az okuduğumuz ve araştırmadığımız için mi?” Hep düşündüğüm bu soruyu Türk Dünyası’nın önemli fikir adamlarından Kazakistanlı şair Muhtar Şahanov’u dinlerken cevap buldum.

Söyleşimizde bize şöyle bir benzetmede bulunmuştu: “Bir insan ancak gözünün yetiştiği açıdan olayları ve insanları görüp değerlendirebilir. Bir kartal ise meseleye çok daha yüksekten bakar ve görebilir. Binlerce kilometre
yüksekteki bir uçaktan da bakmak ve görmek mümkündür ama uzaydan baktığınız zaman çok daha güzel görünüşüyle olayların özünü görebilirsiniz.” Kendimize, komşularımıza, milletimize, dost ve düşmanlarımıza
uzaydan bakabilirsek hadiseleri çözümlemek bizim için çok daha kolay olacaktır. Bu bakışa sahip insanlar ise
kolay yetişmiyor. Başka toplumlarda buna yatkın insanlar çok özel bir eğitimden geçiriliyor. Çünkü ayaklı kütüphane veya dahi tipindeki bu insanların çoğalması milletlerinin güçlenmesidir. Uzay bakışına ve bilgisine sahip olan milletler diğerlerini idare etmişler ve edeceklerdir. Bizim de geçmişte olduğu gibi bugün de bu tipte evlatlar yetiştirmemiz gerekmektedir. Bu sebeple bugün yeterince ilgilenmediğimiz, bu yüzden bazı büyüklerimizin büyük dava peşindeyken ilgilenemeyip ne yazık ki fire de verdiği kızlarımızdan ve oğullarımızdan söz edecek, onların çok özel bir şekilde yetişmeleri için neler yapmamız gerektiğini soruşturacağım.
Kendimize bakarken küçük şeyleri görmeyi ihmal ediyoruz. Vatan ve milleti kurtarmaktan bahsediyoruz
ama kendimizi ve çocuklarımızı iyi terbiye etmeyi düşünmüyoruz. Kızlarımızı ve oğullarımızı mükemmel
yetiştirmekten söz ediyorum; Milletler ne top ne tüfekle güçlü olabilirler. Esaret altında bile olsanız
iyi yetişmiş insanlarınız varsa yeniden diriliş imkanınız her an elinizin altındadır, her türlü boşluğu doldurabilirsiniz. Atalarımız,"El gider, töre kalır" demişler. Bir tek yetişmiş adamınızla bir kıtayı karıştırabilirsiniz. Milletleri istediğiniz gibi yönlendirir, dilediğinizi elde edersiniz. Bu tipteki özel yetiştirilmiş insanlara İngilizlerin
Lavrens, Hemphery, William Campbell gibi ajanları, iyi birer örnektir. Bunlar, tek başlarına Arapları bize
karşı kışkırtıp ayaklandırmış ve tamamen ayırmış, Vehhabilik mezhebini kurarak İslam’a fitne sokmuş,
Türkistan coğrafyasında ve Afganistan’daki Türk etkisini ve gücünü neredeyse yok etmişlerdir. Onlar
bilgi birikimi açısından tek kişilik ordu gibidirler. Bizde de benzer müsbet ve menfi örnekler vardır.
Kadınlar bakımından oldukça az isme sahibiz. Ama mesela İngilizler öyle mi? Ne çok
kadın yetiştirip göndermişler bir bilseniz! Vehhabiliğin kurucusunu yönlendirmek için
görevlendirilen İngiliz kadın, Safiye ismiyle Abdülvehhab’la nikahlanmış ve casusluk görevini
sürdürmüştür. Konuyla ilgili olarak ayrıntılı bilgi için “İngiliz Casusunun İtirafları” adlı kitaba
bakabilirsiniz. 1710’larda başlayan ve çok geniş bir coğrafyada sürdürülen Türk Dünyasını içten bölme ve yok etme çalışmaları bugün de devam ediyor. Çok iyi yetişmiş bazı İngiliz çocukları başka kimliklerle başka
ülkelerin tahtlarında oturuyorlar. Bunların içinde, kimliklerini saklamaya gerek duymayanlar da var;
Kral Hüseyin’in tahtında İngiliz anneden doğma bir kişi oturmaktadır. Annesinin babası İngiliz ise Ürdün
ordusunun başdanışmanıdır! İngiliz, Amerika ve İsrail menfaat bölgelerinde, Irak’ta, Türkiye’de
ve başka yerlerde bu türde çok iyi yetiştirilmiş İngiliz (vd milletlerin) çocukları görev yapmışlar ve
yapmaktadırlar. Tabii bu bilgiler arşiv değeri olduğu için hemen açıklanamıyor. Yahut çok az kırıntılar
dışarıya sızıyor. Bunlardan biri ile ilgili bir kitaptan notlar aktarıp yorumu size bırakacağım.
Eser, Prenses Misbah Haydar’ın 1944’de yazdığı Arabesk adlı romandır. Çevirisi Celal Kapkın'ca yapılmış ve 1991 yılında Yaprak yayınları arasında çıkmıştır. (390 sf) Yazar Misbah Haydar, bir İngiliz anne ile Peygamber soyundan bir Arap Şerifinin, Ali Haydar’ın kızıdır. 1902 yılından başlayarak Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yıllarının Şerif ailesi açısından hikayesinin işlendiği kitabın her yerinde kahramanlar daha çok İstanbul’da yaşadığı ve bu toprağın ekmeğini yedikleri halde açık bir Türk düşmanlığı vardır. Kitapta İslam, her vesileyle adeta dalgageçilen bir üslupla aşağılanmaktadır. Eseri okurken “çocuklarını nasıl yetiştiriyorlar?” sorusu dikkatimi çektiği için şimdilik eseri sadece bu açıdan irdelemek istiyorum:
Tahmin edileceği gibi Misbah, Şerif ailesine giren İngiliz annesi tarafından bir Arap’tan çok bir İngiliz gibi yetiştirilmiştir. Sözkonusu kitap da İngiliz Binbaşı F.D.S.Fripp’in yönlendirmesiyle yazmıştır. Babasının (Şerif Ali Haydar) hayatı üzerine bellek tazeleme işini İngiliz Binbaşı G.M.S. Stitt yapmıştır.(sf.7) Önsözdeki bu bilgilerin ne anlama geldiğini arka kapaktaki şu notlar aydınlatıyor: “Misbah’ın annesi Britanyalıydı. .Bu kitapta büyüleyici bir ağırbaşlılıkla, büyük Doğu ailelerinden birinin yaşamı betimlenmiş: ama kuşkusuz, yarı Britanyalı soyundan gelen bir yansızlıkla.” Bu cümleler bile tam bir sahtekarlıkla karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor. “Yarı Britanyalı soyundan gelen yansızlık” koskoca bir yalan. İngilizler kadar desiseci ve nankör bir millet daha var mı? Yazar kitabını hem olayları çarpıtarak, hem de taraflı bir İngiliz'in bakışıyla yazmıştır. (Çevirenin dilinin çok kötü olduğunu da söyleyelim) Yazar, satır aralarında sık sık bir Arap gibi değil bir İngiliz gibi yetiştirildiğini ifşa etmektedir. Zaten İsabel Dunn adındaki (sonradan Fatma adını alan) annesinin, 1902’de Arap Şerifiyle yaptığı evliliğini “önceden
planladığını” yazmaktadır. Evlilik, İngiliz elçiliğinin bilgisi dahilinde olmuş, nedense bu hanıma resmen “evlendikten sonra elçilikten herhangi bir yardım veya koruma alamayacağı” söylenmiştir. (Sanki casusluğa gönderilme gibi bir durum!) Bu evlilikten doğan ilk çocuğun (yazarın ablası) bütün bebek takımı İngiltere’den gelmiştir.(?) Fatma “Lohusalık döneminden aylarca önce dikkatini, doğmamış çocuğunun kafasına müzik ve güzellik isteği aşılamak ve güç yetirebildiği ölçüde neşeli ve mutlu bir yaradılışa sahip olmasını sağlama arzusu
üzerine toplamıştı. Bu amaç uğruna elinden geldiğince çirkin şeylere bakmamaya ve kulak tırmalayıcı gürültüler duymamaya çalıştı. Düşüncelerini mutluluk üzerine yoğunlaştırdı, saatlerce klasik müziğin en
iyilerini dinlemek için bir gramafon edindi”(sf.23) (Klasik Müziğin en iyilerinden Batı klasiklerini kastettiği anlaşılıyor.) (O kadar büyük bir ırkçı ki, Türkçe müzik veya konuşmalara bile tahammülü yok!)İstanbul’da Çamlıca’da yaşayan Şerif ailesinin önemli bir ferdi olarak Arap dünyasındaki gelişmeleri kalbinden dinleyen İngiltere öyle bir evlat yetiştirmiştir ki;”uygunsuz ve hoş olmayan olaylara neden olmadan ve karmaşık duygularla incinmeden istemlerini elde etmek büyük incelik ve diplomasi gerektiriyordu. Prenses Fatma bu konuda o kadar başarılıydı ki evliliğinin ilk birkaç ayı içinde bu çok büyük evin dönme ekseni haline geldi.”(sf.23)(Kadın iyi bir diplomat!) Evin arabacısı Hasan Ağa bile “bir zamanlar Britanya elçiliğinde arabacı olmak için İngiltere’den gelmiş, sonra bir Türk kızıyla evlenmiş, Müslüman olmuş ve Şerif’in hizmetine girerek artık herhangi bir şey kullanamayacak kadar yaşlanıncaya kadar bağlılıkla hizmet etmişti.”(sf.28) denilen Jim tarafından yetiştirilmektedir.” (Kökü maziye uzanan bir sızma?) Kitaptaki bölümlerden biri İngiliz Etkileri başlığını taşıyor. “Fatma,Şerif’in ev halkına, birçok İngiliz yöntem göreneği getirmişti. Aslında bunları taşımak yüreklilik gerektirirdi ama o yüreklilikten hiçbir zaman yoksun kalmamıştı ki.”(sf.82)”Fatma, baştan sona, bir Arap Prensin
İngiliz karısı olmuş,bir Müslüman ailenin içine Noel Şenlikleri getirmişti. Şerif çocuklarının çoraplarını doldurmanın ve Noel Ağacı süslemenin onlar için en güzel eğlence olduğunu düşünürdü. Pera’dan paketler, paketler getirtir,Noel gecesi, çorapları,fındıklar,portakallar, şekerler ve oyuncaklarla doldurur Fatma ile birlikte onları küçüklerin yatakları üzerine asardı. ..Gümüş çıngıraklı ve dizginli Ren Geyiğinin çektiği altın
cenk arabasında yıldızlar arasından gelenin Noel Baba’dan başkası olmadığına kesinlikle inanırdı. Onun
kocaman bir sakalı,büyük kırmızı bir burnu vardı ve gözlerinin içi gülerdi.”(sf.83)(Görüldüğü gibi
tablo ve eğitim tamam!) Fatma yani İsabel Dunn savaşla birlikte İstanbul Sokaklarını Almanlar doldurmaya başladığında Fatma (İsabel) “her gece çocuklara Müttefikler için dua ettirirdi. Şerif’e her zaman İngiliz kadını olarak kaldığını, kızlarına İngilizleri sevmeyi öğrettiğini ve onların başarısı için dua ettiğini söylemişti. Buna kaç koca izin verebilirdi? Türklerin yenilmesinin kocasının yazgısını nasıl etkileyeceğini kavrıyor muydu? Ama Şerif sıradan insanlardan değildi; ..İngilizleri severdi o; Oğullarına İngilizce öğretiyordu ve çocuklar küçük
yaşta İstanbul’daki İngiliz Lisesine gönderilmişlerdi. Şerif İngiliz kuruluşlarına içtenlikle hayrandı, giysilerini bir İngiliz mağazasından satın alırdı. İngiliz donanmasıyla çok ilgilenmişti ve belki de bir İngiliz’den daha iyi tanıyor, daha çok gururlanıyordu onunla. Büyükbabası Abdül Muttalip gibi, Britanya için duyduğu bu büyük dostluk ve ateşli hayranlık yüzünden ...”(sf.83-84)
.(Fazla alıntı yapmama sanırım gerek kalmadı.) Görüldüğü gibi Kraliyet Akademilerinde, gizli servislerde çok iyi yetiştirilen çocuklar, çok iyi çocuklar yetiştirip dünyayı kendi ulusunun menfaatlerine ve kültürüne doğru yönlendirebilmektedir. Biz de İngilizlerin yetiştirip Arapların koynuna koyduğu kızlardan yetiştirelim, aynı işi yapsınlar demiyorum. Ama hiç olmazsa bunca oyunu çözebilecek bir zeka seviyesinde çocuklar yetiştirelim. Onlara hiç olmazsa tatil dönemlerinde daha fazla vakit ayıralım. Okumayı, araştırmayı, yazmayı sevdirelim. Kendimiz yaparak. Onlara kendine güvenmeyi ve Türk Kültürünü öğretelim. Onlara kendi masal ve hikayelerimizi anlatalım. Özellikle “Merak etmeyi” öğretelim. Buluşçu olmalarını sağlayalım. Bütün bu özelliklerin temelini de ancak o-6 yaş arasında, okul öncesinde verebiliriz. Bu yaşlarda onların bütün özellikleri şekillenmiş olmaktadır. Bu sebeple ne yaparsak bu yaşlarda yapabileceğimizi unutmayalım. Çocuklarımızı güzel yetiştirmemize çok katkısı olacağını düşündüğüm şu iki kitabı da gecikmeden mutlaka okumanızı acizane tavsiye ediyorum: 11. Dr.Fitzhugh Dodson, Çocuk yaşken eğilir, Türkçesi: Seçkin Selvi, Özgür Yayınları Sadece çok iyi yetişmiş insanlar yetiştirmek elbette yeterli değildir. Bunların birbiriyle güçbirliği yapmaları ve teşkilatlanmaları da çok önemlidir. Her halukarda Uzay bakışına değilse bile hiç olmazsa kartal bakışına sahip gençler yetiştirelim. Bu bakışa sahip olmak dahi bizim kurtuluşumuza yeter.


aybarsfirat@yahoo.com





www.ufukotesi.com - 08 / 2002  

aybarsfirat@yahoo.com

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.